101 dk

Yönetmen:Danny Boyle

Senaryo:Joe Ahearne, John Hodge

Ülke:İngiltere  ,   ABD,  Fransa

Tür:Suç, Dram, Gizem

Vizyon Tarihi:14 Haziran 2013 (Türkiye)

Dil:İngilizce, Fransızca

Müzik:Rick Smith

Oyuncular: James McAvoy, Vincent Cassel, Rosario Dawson

Özet

Sanat eserleri konusunda uzman olan Simon tanınmış bir müzayede müdürüdür. Franck adındaki bir gangster ile birlikte milyon dolarlar değerindeki bir tablonun çalınma eylemine katılır. Olay esnasında oluşan kargaşada başına korkunç bir darbe alır ve uyandığında tabloyu nereye sakladığı konusunda hiçbir şey hatırlamamaktadır. Ne tehditler ne de işkenceler onun hafızasını geri getirmeyecektir. Bunun üzerine Franck Elizabeth isimli bir hipnoz uzmanını tutar, böylece Simon’un beyninin derinliklerindeki bilgiye ulaşmayı planlamaktadır. Seans ilerledikçe geçmişine dönen Simon için geçmişteki tutkularının canlanlanma zamanıdır.

Filmin yönetmenliğini Trainspotting ve 5 Oscar ödüllü Slumdog Millionaire gibi sevilen filmlere imza atan Danny Boyle yaparken, başrollerini James McAvoy, Rosario Dawson, Vincent Cassel oynuyor. |

Alt yazı

19 milyon, bu teklif verilmişti bayım.

 20 milyon sterlin veren var.

 Evet, yirmi.

 20 milyon dendi.

 Koridorun sonundan 21 milyon geldi.

  Rembrandt’ın bir tablosu var.

  Adı, “Celile Denizi’nde Fırtına.”

  Tabloda kendisi de var.

  Bizim Rembrandt, resmin içinde.

  Fırtınanın tam ortasında, öylece durmuş, doğrudan size bakıyor.

  Ama onu göremezsiniz.

  Göremezsiniz, çünkü tablo çalındı.

  Bugüne dek pek çok tablo çalındı.

 Hala kayıplar.”

Aslan Sürüsü” hemen solumda.

 Teşekkür ederim.

 Artırmayı bin sterlinden açıyorum.

  Eskiden isteyen herkes tablo çalabiliyordu.

  Silaha gerek yoktu.

  Biraz kas gücü ve cesaret yeterliydi.

  İşte    bu kadar.

  Ama artık o kadar kolay değil.

 O günler mazide kaldı.

  Kimse böyle büyük vurgunlardan sonra ayakta kalamaz.

 Bu yüzden, artık prosedür    tedbirler ve güvenlik önlemlerimiz var.

  Artık bir politikamız var.

  Artık çantaları arıyoruz, manyetik alarmlarımız, sessiz dedektörlerimiz    röntgen cihazlarımız ve kameralarımız var.

  Ayrıca tatbikatlar yapıyoruz.

 Bize söyledikleri ilk şey şu: Kahraman olmaya kalkışmayın.

 Bu bir soygundur!

 Hiçbir sanat eseri insan hayatından daha değerli değildir.

  Çok mantıklı bir tavsiyedir bu.

 Hiçbir sanat   eseri insan hayatından daha değerli değildir.

  Ama    bir şeyler ters giderse    veya bir durum oluşursa, en değerli objeyi    veya objeleri güvenli bir yere götürmemiz gerekir.

  Yani, gecikmeli açılan    hızlı kurtarma kasalarına.

 Bunun dışında yapacak başka da bir şey yoktur.

 Gelin, açık artırmanın tadını çıkarın.

  Sonuçta, insanların salona gelip, teklif vermesini istiyorsunuz.

  Hele bir de satışın en gözde parçasını 25 milyon sterline satmak istiyorsanız    teklif vermelerini dört gözle beklersiniz.

 650.

000 sterlin.

 88 numaraya satıldı.

 Hayırlı olsun hanımefendi.

 Hanımlar ve beyler   şimdi kısa bir ara veriyoruz.

 Döndüğümüzde, baş mezatçımız Francis Lemaitre   Goya’nın “Havadaki Cadılar” eseri için açık artırmayı başlatacak.

 Çok teşekkürler.

  Değerli eserlerin satıldığı günler polise bilgi veriyoruz    ve dışarıda duran bir minibüste Ukraynalı eski deniz komandolarını    bizim tabirimizle, işler sarpa sararsa diye hazır bekletiyoruz.

 Simon, geliyor musun?

 Başlıyorum.

 KAYBETTİN Tamam.

 Hadi bakalım.

  Tabii, biz tedbirleri artırdıkça, kötü adamlar da kurnazlaşıyor.

  Öyle kolayca yakalanmıyorlar.

 Biz tedbir alıyoruz, onlar plan yapıyor.

  Araştırma ve keşif yapıyorlar.

 Kameralarımızı, dedektörlerimizi    ve Ukraynalı eski deniz komandolarını öğreniyorlar, ama bazı şeyler değişmiyor.

 Hala biraz kas gücü ve cesaret gerekiyor.

 İyi günler hanımlar ve beyler, Delancy’s’e hoş geldiniz.

 Francisco de Goya’nın muhteşem eseri, “Havadaki Cadılar” tablosunu   satışa çıkarmaktan onur duyuyoruz.

 Modern resmin babası olarak kabul edilen Goya   insan zihnini tuvale yansıtan ilk büyük ressamdı.

  Artırmayı 5 milyon sterlinden açıyorum.

 Teşekkürler bayım.

 5 milyon geldi.

 Açılışı yaptık.

  5 milyon 500 bin.

 6 milyon.

 Salonun ortasından 10 milyon teklif edildi.

 Koridor tarafından 11 milyon geldi.

 12 milyon.

 13 milyon.

 17 milyon.

 Teşekkürler bayım.

 18 milyon.

 19 milyon.

 Şansınıza küsün.

 20?

 21 milyon sterlin.

 Acele etmeyin.

 22 milyon.

 Teşekkürler.

 Telefonda bir alıcımız var.

 26 milyon.

 Telefondan 26 geldi.

 Koridordaki hanımefendi 27 verdi.

 – Az bir miktar mı?

 – Az.

 27 milyon 500 binlik teklifi kabul ediyorum.

 Son fırsat.

 Satıyorum.

  27 milyon 500 bin sterline satıyorum.

 Ve sattım.

 104 numaraya satıldı.

 Yere yat!

 Yere yat!

 Gaz.

 Gaz!

 Herkes hemen dışarı çıksın!

 Herkes binayı terk etsin!

 Hemen!

 Gaz bombası.

  Gaz bombası, gaz bombası.

  Lütfen dikkat.

 Lütfen dikkat.

  Lütfen binayı tahliye edin.

  Lütfen asansörleri kullanmayın.

  En yakın acil çıkışa doğru ilerleyin.

  Böyle bir şey başınıza geldiğinde, ki elbet bir gün gelecek   önemli olan paniğe kapılmamaktır.

  Tatbikatlarda öğretilenleri sakin bir şekilde hayata geçirin.

  Eğer şartlar elverirse   eğer, unutmayın, sadece bu mümkünse    bir şeyler ters giderse    veya bir durum oluşursa    en değerli objeyi veya objeleri    güvenli bir yere götürmemiz gerekiyor.

 Kıpırdama.

 Geri çekil.

 Unutmayın, kahraman olmaya kalkışmıyoruz.

 Yere koy.

 Hiçbir sanat eseri insan hayatından daha değerli değildir.

 Hayır, hayır, hayır  Yapma.

 Geri zekalı!

 Riz, gidelim.

 TRANS İyi günler hemşire.

 Nasıl hissediyorsun bakalım?

 İyi.

 Yataktan kalktın mı?

 – Yürüdün mü?

 – Evet.

 Yürüyorum, ayaklandım.

 Kim olduğunu biliyor musun?

 Evet, sanırım.

 Evine dönmek ister misin?

 Muhteşem!

 Hadi millet, yürüyün.

 Teşekkürler.

 Hay sokayım!

  S.

ktir.

  ÇIPLAKLIĞIN İDEAL FORMU Efendim?

  Hey, Simon.

 Franck seni görmek istiyor.

 Nerede o?

 Bilmiyorum.

 Üzgünüm Franck.

 Sen almış olmalısın.

 Bir yerlere saklamış olmalısın.

 – Evet, herhalde ben aldım.

 Biliyorum  – Aldın mı, almadın mı?

 Hatırlayamıyorum!

 Kafama darbe aldım!

 Onu nasıl hatırlıyorsun?

 Kafamda böyle kocaman bir iz varken, unutmak mümkün mü sanki?

 Ne bekliyordun?

 Önce sen saldırdın.

 Elimde tüfek vardı.

 Simon, plan basitti.

 Tek yapman gereken tabloyu alıp bana getirmekti.

 Biliyorum  E, nerede o halde?

 Bilmiyorum, hatırlamıyorum.

 Hatırlayamıyorum.

 Üzgünüm ama hatırlayamıyorum.

 Franck!

 Hafıza kaybıymış, yalana bak.

 Kim yer Ian bu numarayı?

 Gerçekten doğru söylüyorum.

 Boşuna uğraşıyoruz.

 – Ne demek istiyorsun?

 – Hatırlayamıyor.

 Nasıl bundan emin olabilirsin?

 Şu haline bak.

 Bilseydi şimdiye çoktan söylerdi, kimse bunlara dayanamaz.

  HEY – Biliyor musun?

 Seni öldürsem yeridir.

 Ne duruyorsun?

 Al canımı da bu ıstıraptan kurtulayım.

 Sonra da   lanet olası tablonu kendin bulursun.

 Riz.

 Biraz yemek ver şuna.

  Genel anlamda beyin fonksiyonları yerinde.

 Ama mikro düzeyde, detaylar bulanık.

 Yani kesin olarak bilemeyiz.

 Belki hatırlar, belki hatırlamaz.

 Yapabileceğiniz tek şey bekleyip görmek.

 – Yapılabilecek hiçbir şey yok mu?

 – Hafıza kaybı için yok.

 Tek tedavi zaman.

 İlaç falan yok mu?

 – Hafıza kaybı için bir ilaç tedavisi yok.

 – Peki ya diğer tür tedaviler?

 AI bakalım.

 Birini seç.

 Hipnoz mu?

 Doktor, işe yarayabilir dedi.

 Çaldığım tabloyu nereye sakladığımı hatırlayamıyorum mu diyeceğim?

 – Başka bir bahane uydur gitsin.

 – Ya işe yaramazsa?

 İşe yaramazsa mı?

 Simon  İşe yaramazsa mı?

 Tamam, tamam.

 Bu olsun.

 – Neden o?

 – Ne bileyim, adı hoşuma gitti.

 Pekala.

 Bomboş bir arazide yürüyorsun.

 Normal şartlarda tam da panik olmana sebep olacak bir yer.

 Cape Canaveral’dasın ve Görev Kontrol’ün komutası sende.

 Roket fırlatılmaya hazır ve çok heyecanlı olduğun halde   roketi vaktinden evvel fırlatmayacaksın.

 İzliyorsun, örümcek ağını terk ediyor   ve yerden yavaşça sana doğru gelmeye başlıyor.

 Yerden 10.

000 metre yukarıdasın   ve sorunsuz şekilde çalışan jet motorlarından gelen ses   seni sakinleştiriyor çünkü biliyorsun ki    aslında aç değilsin.

 Hissettiğin duygular, stres ve yalnızlıktan başka bir şey değil.

 Golf topunun son düzlükte yavaşça yuvarlanarak deliğe düştüğünü görüyorsun.

 Pekala, adım Simon Newton değil.

 Adım David Maxwell.

 Araba anahtarlarımı bulamıyorum.

 Şunu yapmayı keser misin?

 Vurma öyle.

 Adını söyle.

 Tamam.

 – Adım David Maxwell.

 – Tamam, hazır.

 Peki ya ağzımdan bir şey kaçırırsam?

 Seni uyandırırız.

  Bay Maxwell?

  Bay Maxwell?

  – Bay Maxwell?

 – Buradayım.

 Pardon.

 Bir sorun mu var?

 Yok, hayır.

 – Adım Elizabeth Lamb.

 – Ben de  Bay Maxwell.

 Buyurun.

 Tabii.

  Araba anahtarlarını mı bulamıyorsun?

  Evet.

  Anahtarlar içeride.

 – Keşke öyle olsa.

 – Ceketini as.

 Lütfen otur.

 Daha önce hipnotize edildin mi?

 Hayır.

 Yani  Hayır.

 Hatırlayabildiğim kadarıyla, edilmedim.

 Herhalde anahtarları bulabilmek için oldukça vakit harcadın?

 Her şeyi denedim ama nafile.

 Kafamın içi bomboş.

 Anlıyorum.

 Pekala   bugün seni çok yormak istemiyorum.

 Tek istediğim  arkana yaslanman.

 Ve gözlerini kapat.

 Başladık galiba.

 Başka birini düşünmeni istiyorum.

 Senin yerine hatırlayabilecek biri.

  Başka bir adam.

  Senin gibi biri ama sen değil.

 Ona odaklanmaya çalış.

 Zihnini ona devret.

  Geldi mi?

 – Evet.

 – Hemen hipnotize mi oldu?

  Diğer kişinin adı ne olsun?

 Simon.

  Simon Newton.

 – Çıkarın onu oradan.

 – Hayır, hayır.

  Pekala Simon.

 Seansa hoş geldin.

 Teşekkürler.

 Burada olmak çok güzel.

 İyice rahatlamanı istiyorum Simon.

 Sesin hoşuma gidiyor.

 Şimdi zihnin düşünmeye başlıyor.

 Anahtarları düşün.

 Şimdi onları elinde hissedebiliyorsun.

 Şekli, metal dokuyu hisset.

 Şimdi rengini görebiliyorsun.

 Mavi.

 Mavi bir anahtarlığın ucundalar.

 Zihnin onları son hatırladığın anı düşünmeye başlıyor.

  Yürümeye çalışıyorum    cebimdeler.

  Onların cebinde olduğunu gözünde canlandır    cebinden çıkarmadan önceki hallerini hayal et   onları bir yere koydun.

 Güvenli bir yere    zamanı geldiğinde onlara uzanacaksın ve koyduğun yerde olacaklar.

 Nereye koydum demiştin?

 Dolaba koydum.

  Dolapta ne var Simon?

 Şey  Çok pardon.

 Hipnotize mi oldum?

 Hayır, sadece araba anahtarlarını buluyordun.

 Şuraya bir bakalım.

 Çok üzgünüm.

 Sürekli tabloyu düşündüm ama o sürekli “anahtar” deyip durdu.

 Demek hipnoz işe yaramayacak.

 Kadın 30 saniye içinde ismini öğrendi.

 Anahtarlarını da buldu.

 Kafasının içindeki her şeyi bulabilir.

 Ne yani, yine anahtarlarımı kaybettim mi diyeceğim?

 Zeki olanımız sensin.

 Bizi bu çıkmaza sen soktun, sen çıkaracaksın.

 Bu sefer bir yolunu bul.

 Müzayede soygunu kahramanının durumu kritik Hey!

 Geri zekalı yayalar!

 St.

 Pancras’a lütfen.

 Müzayede patronu polise ifade verdi Havadaki Cadılar hakkında ipucu yok Musallat oldum diye düşünüyorsundur.

 Yo, sadece büyük bir baskı altında kaldığını düşünüyorum.

 Dürüst olmak gerekirse, anahtarlarımı aramak için gelmedim.

 Onları buldum, sağ ol.

 Aradığım şey biraz daha   kişisel.

 Ve   ne olduğunu söyleyemem.

 Porno değil ama.

 Gerçekten.

  Ve bu şeyi bulmam benim için çok önemli.

  Hipnoz da bunun için biçilmiş kaftan.

 Ne aradığını bilmeme gerek yok.

  Pekala, gözlerini kapat ve bir asansörde olduğunu hayal et.

  Kadife kaplı duvarları,   halı kaplı bir zemini olan ferah bir asansör.

  Asansörün kapıları kapanırken    göz kapaklarının ağırlaştığını hissediyorsun.

 BAŞIN BELADA MI?

  Gözlerin yavaşça kapandıkça asansör aşağı inmeye başlıyor    ve bu asansörün seni rahatlattığını fark ediyorsun.

 DİNLİYORLAR MI?

  Şu anda üç kat aşağı inmiş bulunmaktasın    ve istesen asansörden çıkabilirsin ama daha derine    inmek istiyorsun.

  Daha derine.

 KAÇ KİŞİLER?

  Derine indikçe rahatlıyorsun.

  Belki de buradan hiç çıkmak istemeyeceksin.

  Burası çok güvenli.

  Çok rahat.

  Çok huzurlu.

 Artık Simon’la konuşmak istemiyorum.

 Bizi dinleyenlerle, Simon’ı yaralayanlarla konuşmak istiyorum.

  Has.

KÜL.

 SANA YARDIM EDEBİLİRİM.

  Güvende hissediyor musun?

  – Güvende mi?

 – Evet.

  Bana zarar vereceğinizi sanmam.

  Bu konuda çok haklısın.

  Bu mantıksızca bir davranış olurdu.

 Ama insan böyle bir yaratık işte, haksız mıyım?

  Hepimiz bazen aptallaşırız.

 Mantıksız davranırız.

  Bence sebebi korku.

 Bilinmeyenden korkuyoruz.

  Biz dört kişi olduğumuz halde senden korkuyoruz.

 Korkmanıza gerek yok.

 Bunu duyduğuma sevindim.

 Simon değişik bir vaka.

 Çok rahatlıkla transa girip çıkabiliyor.

 Ama   zihni çok dolu.

 Korku.

 Dargınlık.

 Öfke.

 Sence neden böyle bir şey yaptı?

 – Muhtemelen açgözlülükten.

 – Sence açgözlü birine benziyor mu?

 Herkes er ya da geç açgözlü olur.

 Simon tabloyu almak istedi, o kadar.

 Kendi için mi?

 Başka biri için yapacak hali yok ya.

 Bundan emin misin?

 Rica ediyorum.

 Peki, bize yardım edebilir misin?

 Hipnoz işe yarayacaktır.

 Fakat?

 Beni de ekibe dahil ederseniz.

 Pekala.

 Komisyonun %3.

 Yeterli değil.

 Bak, ne demiştim?

 Mesele para değil.

 Ekipteki herkesle aynı konumda olmazsam   Simon bana saygı göstermez.

 Yol almak istiyorsan   insanları kullanabileceğin objeler olarak görmekten vazgeçmen lazım Franck.

 Hipnoterapi, istenmeyen veya sorunlu davranışları düzeltmeyi hedefler.

 Simon’da karşılaştığımız istenmeyen davranış, unutkanlık.

 – Yani bunu bilerek mi yapıyor?

 – Senin kastettiğin anlamda değil Dominic.

 Herkes başkalarından sır saklar, ama en çok kendimizden saklarız.

 Ve buna da “unutmak” deriz.

 Simon, şimdi   gözlerini kapatmanı istiyorum.

 Tamam, tamam.

 Evde olduğunu hayal etmeni istiyorum.

 Evin, kendini güvende hissettiğin bir yer.

 Burada dizginler senin elinde.

 Kendini dinç ve mutlu hissediyorsun.

  Kapı zilini duyduğunda    içini bir coşku kaplıyor.

  – Efendim?

 – Simon Newton ‘a paket var.

 Şey  geliyorum.

  Merhaba, Postacı Bey.

 Çok teşekkür ederim.

  Heyecanlısın    ama sakinliğini koruyorsun    çünkü bunun sıradan bir paket olmadığını biliyorsun.

  Paketin içinde   ne zamandır hatırlamayı beklediğin şey var.

 Paketi açtığında o gün ne yaptığını, tabloyu nereye koyduğunu   hatırlayacağını biliyorsun.

 Şimdi   acele etmeden   paketi açıyorsun.

 Aceleci davranmak istemiyorsun   çünkü buraya kadar gelmek bile büyük bir başarı.

  Yavaşça   içindekilere zarar vermeden   paketi açıyorsun.

 – Franck.

 Çıkabilir miyim?

 – Tabii.

 İyi misin?

 Evet Onlarla nasıl tanıştın?

 Riz   ondan uyuşturucu alırdım.

 Başka bir ilişkimiz yoktu.

 Ama sonra paraya ihtiyacım oldu.

 Neden?

 Kumar borcum vardı.

 Eskiden, daha doğrusu hala   kumar   bağımlısıyım.

 Oldukça iyi kumar oynardım.

  Ama yine de yeterince iyi değildim.

  Ve yeterince iyi değilsen, hiç de iyi değilsin demektir.

  Hele de o meblağlarda.

 Bırakmaya çalıştım.

 Denemediğim şey kalmadı.

 – Belki de hipnozu denemeliydim.

 – Kesinlikle.

 Bir dahaki sefere artık.

  Neyse, bütün kötü kumarbazlar gibi    daha çok borca girip daha büyük riskler aldım, tek umudum    şansımın dönmesiydi.

 Bu gerçekleşmeyince de    paniğe kapıldım.

  Pek çok insana   altından kalkamayacağım şekilde borçlandım.

 Asla borcumu ödeyemezdim.

  Sonra bu tablo geldi.

  – Bu lanet olası tablo.

 – Kumar oynamayı sever misin Simon?

 Seninle bahse girerim ki, ne kadarına istersen hatta    bu parçayı sonbahardaki satışta 25 milyonun üzerine satabilirim.

 Sterlin.

  Biliyorum, içeriden iş çevirmek çok saçma, ama o ara çok mantıklı göründü.

 Tanıdığım sabıkalı kimse yoktu, o yüzden Riz’e gittim.

 O da beni buraya getirdi.

  Beni Franck’le tanıştırdı.

  Tablo karşılığında Franck bütün borçlarımı kapattı.

  Ona yüklü bir borcum var.

 Ve ne yapacağımı bilmiyorum.

  Tablonun yerini hatırladıktan sonra onu öldürmenizden korkuyor.

  – Bu çok saçma.

 – Öyle mi?

 Biraz öldürmekten bahsedelim.

 Hiç birini öldürdün mü Dominic?

 Evet, Irak’ta çok adam öldürmüştüm, doğal olarak.

 Ama topçu birliğinde olunca kime ne olduğunu göremiyorsun ki  Nate.

 – Sen öldürdün mü?

 – “Öldürmek” ile neyi kastediyoruz?

 Size açılmamasına hiç şaşırmamalı.

 Davranış bozukluğu sergilediği yok, en mantıklı şeyi yapıyor.

 Açık ve net bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyor.

 Zaten tabloyu neden sizden sakladığını bir düşünsenize.

 Peki, önerin nedir?

 Nasıl kendini daha güvende hissetmesini sağlayacağız?

 Onun için en kesin çözüm, hepinizi Öldürmesi.

  – O zaman cidden derdi kalmaz.

 – Hem de hiç.

 Büyük ihtimalle.

 Pekala.

 Diyelim ki, hani lafın gelişi, o yolu denemedik.

 Başka bir yol var mı?

 En büyük korkularınız karşısında savunmasız olduğunuzu görmesi lazım.

 Saçmalık.

 Unut gitsin.

 Sizin de zayıf noktalarınız olduğunu anlamalı.

 – Tahmin ettiğim şeyi öneriyorsan  – Ben bir profesyonelim.

 – Sizi sahneye çıkarmayacağım.

 – Cevabım kesinlikle hayır.

 Birazdan duyacağınız ses  Simon’ın sesi olacak.

 Sizin için hazırladığım kelimeyi telaffuz edecek.

 O kelimeyi söylediğinde   kendi korku dünyanıza ineceksiniz   ve sadece Simon sizi oradan geri getirebilecek.

 Çilek.

 Simon.

 Simon, söyle hadi!

 Çilek.

 Bu inanılmazdı.

 İyi misin?

 Evet.

 Neden sordun?

 Farkında bile değil.

 Kusura bakma birader.

 Sırtına kese ister misin?

 İçeri nasıl ?

 Şey, eskiden   bilirsin işte, şeydim   Evet  HİPNOZ EL KİTABI  sanırım bizimki artık kendini yeterince güvende hissediyordur.

 – Hatırlayacak kadar, yani.

 – Sanırım.

 Şimdi yol alabiliriz.

 Bu hoşuma gitti, çok hoş.

 Yakında tabloyu buluruz.

 Peki ya zavallı Nate?

 O küçük meyvenin adını her duyduğunda korkudan titreyecek mi?

 Hayır.

 Hipnoz sonrası telkini etkili kılmak çok daha zor.

 Zor ama yine de yapabilirsin, değil mi?

 Herkese değil tabii.

 %5 miydi?

 İnsanların %5’ine yapılabiliyor, doğru değil mi?

 Evet.

 %5’i telkine son derece açık olarak sınıflandırılabilir.

 Vay canına, %5 demek.

 Kimin aklına gelirdi?

 Peki, onlara neler yaptırabilirsin?

 Öylesine soruyorum.

 Meraktan.

 Pekala.

 Diyelim ki, buna uygun kişileri buldun   onlara ulaştın, zihinlerinin en derin noktasına girdin   tamamıyla kontrolün altına aldın   eğer çok çalışırsan  ve mesai harcarsan   ve doğru yaparsan   neredeyse her şeyi   yapmalarını   sağIayabilirsin.

 Çilek  Yoldasın    üstü açık bir arabada    Fransa kırsalında gidiyorsun.

 Yanında güzel bir kadın var.

  Radyoda eskilerden bir şarkı çalıyor   ve ılık bir rüzgar eşliğinde güneş ensenizi kavuruyor    ve katettiğiniz her kilometre boyunca    bütün problemlerini geride ve geçmişte bıraktığını hissediyorsun.

  Kısa bir süre sonra, bir ayçiçeği tarlasını geçince taştan yapılmış    alçak bir bina görülüyor.

  Kızın elbisesi, bacakları    bir koridordan geçerek seni tablolarla dolu geniş bir odaya götürüyor.

 Caravaggio’nun “Tapınma”sı.

 Cezan ne.

 Vermeer’in “Konser”i.

 Van Gogh.

 Modigliani.

 Manet.

 Degas.

 Ve Rembrandt’ın ta kendisi.”

Celile Denizi’nde Fırtına”.

 Bunlar kayıp resimler   ya çalınmışlar ya da yok olmuşlar, ama şimdi beraberler   gerçekten oradalar ve güvendeler.

  Kadın elinden tutarak seni son bir odaya götürüyor.

  İşte burada    bu sihirli ve güvenli yerde    kendini hazır hissediyorsun.

  Paketi açıp    anıyı çıkarıyorsun.

  O gün olanların, yaptığın şeylerin anısı bu.

 Şimdi   güvende ve rahatlamış olarak   seyretmeye karar veriyorsun.

 Hatırlamaya karar veriyorsun.

   elli bin sterlin.

  88 numaraya satıldı.

 O günü hatırlıyorum.

  Hatırlıyorum.

 Tabloyu alıyorum.

  Kucağımda taşıyorum.

  Sonra bir jiletle tuvali çerçeveden ayırıp çıkarıyorum.

  Resmi saklıyorum.

 – Prosedüre devam ediyorum.

 – Unutma   hiçbir sanat eseri insan hayatından daha değerli değildir.

 Çok mantıklı.

 Ben unutmuyorum.

 Bakalım sen hatırlayacak mısın.

  Jileti atıyorum.

 En değerli objeyi veya objeleri güvenli bir yere götürmemiz gerekiyor  – Franck?

 – Geri çekil.

 Yere koy.

 Simon   İçine bakmak üzere.

 Buna izin veremem.

 Yapma.

 Güvenli bir uzaklıktan   vurulduğunu görüyorsun.

 Simon?

 Simon!

 Ama olanları izlemeye devam ediyorsun.

 Hatırlamaya devam ediyorsun.

 Hala bende.

 Uyanıyorum ve resim hala bende.

  Ayağa kalkıyorum ve dışarı çıkıyorum.

 Bir gürültü var.

  Uzaklaşmam lazım.

 Üzerimde bu resim varken burada kalamam.

 Kalbimin titrediğini hissediyorum.

  Titreyen şey telefonum.

 Telefona bakıyorum.

  Araba neredeyse beni öldürüyor.

 Arabayı 0 kadın kullanıyor.

 Kim?

 Sen!

 Aman Tanrım.

 İyi misin?

 Elizabeth?

 Ben Elizabeth değilim.

 Ambulans çağırayım mı?

 Hatırlıyorum.

 Her şeyi hatırlıyorum.

 Seni bir hastaneye götüreyim, tamam mı?

  Tamam.

 Elizabeth?

 – Kemerini takmana yardım edeyim mi?

 – Neden yalan söyledin?

 Ne?

 Unutmamı sağladın.

 – Resim üzerinde.

 – Bak, üzerinde.

 Pekala, en iyisi ben  bir ambulans çağırayım.

 Ceketini aç.

 Seni kim aradı?

 Özür dilerim.

 Gitmeme izin verir misin?

  Nereye bıraktığını söyle ona!

  Gitmeni istemiyorum.

 – Kızı boş ver!

 – Kızı unut!

 Ceketini aç!

 Tanrı aşkına, o resimle tek başına ne yapacaksın?

 Nereye koyduğunu söylet.

 Nereye bıraktığını söyle!

  Simon, beni duyabiliyor musun?

 Evet, duyuyorum.

  Güzel.

 Mavi ekranı görüyor musun?

 Evet  Sana bazı resimler göstereceğim   bir yandan da beyninin her resme verdiği tepkiyi inceleyeceğiz.

  Resimler sürekli olarak değişecek ama belli bir resmi düşünerek o resmi çağırabilirsin.

  10 saniyede bir, en az seçtiğin resim   Silinecek, ta ki geriye tek resim kalana dek.

  Ancak, bu resmi her düşündüğünde    sana elektrik verilecek.

  Ve bu resmi ne kadar çok seçersen, voltaj o kadar artacak.

  Anlıyor musun?

 Evet Selam.

 Kanepede uyudum.

 Senin için endişelenmiştim.

 Bir rüya gördüm.

 Rüya değildi.

 Çok, çok   ama çok özür dilerim.

  Bir insan nedir Franck?

 Uzmanlık alanım değil.

 Önemli değil.

 Birine takıntılı olmak normal mi?

 Hayır.

 Ama hislerinin olması   normal.

 Bizler   söylediğimiz, yaptığımız ve hissettiğimiz her şeyin bir bütünüyüz   ve bu benzersiz bütün, sürekli olarak yenileniyor ve hatırlanıyor.

 Dolayısıyla kendin olabilmen için sürekli kendini hatırlaman lazım.

 Tam zamanlı bir mesai bu, ama başka yolu yok.

 Kafasına vurarak bu bütünde bir çatlak oluşturdun.

 O da oluşan eksikliği   sahte anılarla ve hayallerle tamamlıyor.

 Doldurması gereken boşluklara   beni yerleştiriyor.

 Sana aşık mı yani?

 Biz buna aktarım diyoruz.

 Şu anda ne diyeceğimi   bilemiyorum Peki ama tablo nerede?

 Başından beri neredeyse orada.

 İyi de bu sefer sorun sen oldun.

 Doğru.

 Ama çözüm de ben olabilirim.

 Ne yapacağından emin değilsen, klasik bir yol dene.

 Klasik mi?

 Pekala.

 Bu nasıl?

 Benimle   yemeğe çıkmaya ne dersin?

 Ne yani, onunla yatacak mısın?

 Sırf hatırlasın diye onunla beraber mi olacaksın?

 Literatürde böyle bir tedavi yok tabii ama bu şartlar altında  -8’de beni al.

 – Nereye gitmek istersin?

 Sen seç.

 Benim için fark etmez.

 Kahve ocakta.

 – Tamam, ama mikrofon takacaksın.

 – Komik olma.

 Üstü kalsın.

 Teşekkürler.

  Onunla yalnız kalman fikri hiç hoşuma gitmiyor.

  Ben de can atmıyorum Franck.

 Ama takıntısının üstesinden gelmenin başka bir yolunu biliyorsan   duymayı çok isterim.

 Mekanı senin seçmene çok sevindim.

 Çok hoş bir yermiş.

 Öyledir.

 Ben de bir süredir gelmiyordum.

 Çok teşekkürler.

 – Buranın nesini önerirsin?

 – Şey   ben burada hep biftek yerim.

 Yalana bak.

 Burada hep biftek yediğim doğru değil.

 Daha önce buraya hiç gelmedim.

 Simon.

 Senin terapiye gitmen lazım.

 Son zamanlarda biraz kafam karışık.

 Sanki daha önce buraya gelmişim gibi geliyor.

 O garsonu tanıdığıma yemin edebilirim.

 – Sonra ne olacak?

 – İstediği şeyi verince    benim kontrolümde olacak.

  Sonra o da benim istediğimi verecek  –  bizim istediğimizi.

 – Bu kadar kolay yani?

 Aslında şu anda ona elektrik vermiyoruz.

 Ama o öyle olduğuna inanıyor.

  Şurası iyi.

 Solda durabilirseniz sevinirim, teşekkürler.

 Geldik, burada oturuyorum.

 Tamam mı?

 – Sorun değil.

 – Tamam.

 İyi geceler.

  Bir sorun var.

 Kıskanıyor.

  Kıskanıyor mu?

 Beni mi?

 Ay, ne şeker.

 Bu yüzden de seninle yatmak istemiyor yani.

 Biraz karışık bir durum ama öyle dedi.

 Evet.

 – Nasıl böyle düşündüğünü anlamıyorum.

 – Kendine sor.

 Şimdi de bunlar benim hatam mı oldu?

 Seni suçlamıyorum Franck.

 Evet, suçluyorsun.

 Sonuca ulaşamadıkça sürekli bir bahane ortaya atıyorsun.

 Ama hiçbir zaman bu senin hatan değil, öyle değil mi?

 “Beni de ekibe dahil et Franck.”

 “Bana saygı duymalı Franck.”

 “Kendini güvende hissetmeli.”

 “Kendi korkularımızı göstermeliyiz.”

 “En kesin çözüm Franck, hepimizi öldürmesi.”

 En kesin çözüm Elizabeth, adamı doğru düzgün hipnotize etmen   ve tabloyu bana geri getirerek vaktimi boşa harcamayı bırakman.

 Dur.

 Tanrım!

  – Hay sokayım.

 – Simon, benim Nate.

 Konuşmalıyız.

 Yukarı gel.

 Senin bir kanun kaçağı olduğunu   asla unutmamalıyım.

 Erkek arkadaşın var mı?

 Şimdi mi soruyorsun?

 Hayır.

 Erkek arkadaşım yok.

 Nasıl olur?

 Biriyle birlikteydim   ama saldırgan biriydi.

 O yüzden ondan ayrıldım.

 Adresi duruyor mu?

 Çok düşüncelisin   ama gerek yok, sağ ol.

 İntikam alman lazım.

 Biraz öfkelenmelisin.

 Mağdur olan insanlar öfkelenir.

 Ben yoluma devam ettim.

 Hayattaki tek gerçek zafer budur.

 Peki neden bu işe bulaştın?

 Çünkü benim için değişiklik oluyor.

 Sen de sürekli aşırı şişman ve panik atak hastası kişilerle   uğraşıyor olsaydın   neden ilgimi çektiğini anlardın.

 Sana bir şey itiraf edebilir miyim?

 Etmemeni yeğlerim.

  Uyku perisi gözlerini kapattığında  Yanında kim olacak?

  HEY – Dinle, ben   ben   seninle  Tekrar görüşmek mi istiyorsun?

 Tam olarak öyle demeyecektim ama  Yani, anladın işte  Tamam.

 Olur.

 Güzel.

 Dikkatli ol.

  Görüntü büyüdükçe ve netleştikçe   sana yaptıklarını izlediğini fark ediyorsun.

 Sana yaptığı feci şeyleri izliyorsun.

 Ama vücuduna yağmur gibi   hiç durmadan inen darbeleri seyrettikçe   hiç olmadığın kadar kararlı oluyorsun.

  Hayatına farklı bir yön vererek yoluna devam etmenin    mümkün olduğunu biliyorsun.

 Bu olay, sana kim olduğunu dikte edemez.

 Fiziksel şiddet vücudunda izler bırakmış olabilir ama olayın anısı   ruhunu incitemeyecek.

 Simon?

 – Bütün bunlar planının bir parçası mı?

 – Neden bahsediyorsun?

 İkinizden.

 Beraber plan yaptınız.

 Yerini öğrenince, beni bir kenara atacaksınız.

 – Simon, lütfen sakin olur musun?

 – Ne zamandır Franck’le yatıyorsun?

 – Bu da nereden çıktı şimdi?

 – Yalan mı, inkar etsene hadi!

 – Yalan tabii ki.

 – Neden Nate bu konuda yalan söylesin ki?

 Çünkü Franck’i ekarte etmek istiyor.

 Tabloyu kendine istiyor.

 Yalanlarına inanmıyorum!

 İnanmadığın şey ne?

 İnsanların açgözlü olabilecekleri mi?

 Çocuklaşma!

 Bir haftadır bana dokunmamak için uydurmadığın bahane kalmadı   şimdi kaçacak yerin kalmadığında, böyle uçuk bir fanteziye mi başvuruyorsun  Bir dakika.

 Dur.

 Ne istediğini biliyorum.

 Yapmam gereken bir şey var.

 Nereden bildin?

 Sen söyledin.

 Gözlerini kapat.

  Simon.

  Gevşe.

 – Yerini artık hatırlıyor musun?

 – Olabilir.

 Ona söyledin mi?

 – Anlatmak ister misin?

 – Evet, zamanı geldi.

  Evet   Simon   hepimiz buradayız.

 En baştan anlatmak ister misin?

 – Evet – Güzel.

 Evet, istiyorum.

 Ben  – Özür dilerim, biraz gerginim de.

 – Yapma, çekinecek bir şey yok.

 Pekala.

 Sakıncası yoksa tuvalete  – Yok, tabii, lütfen  – Hemen dönerim.

 – Bu ne kadar sürecek?

 – Önemli değil.

 Beklemesini söyledim.

 Kalıbımı basarım ki, yalan söyleyecek.

 Söylemese iyi eder.

 Merak etmeyin, yalan söylerse, onu öldürürüz.

 Bir saniye, her halükarda öldürmeyecek miydik?

 Doğru diyorsun.

 S.

ktir!

 Lanet olsun.

  – Alo?

 – Benim, Simon?

 – Neredesin?

 – Franck’in evindeyim.

 Tanrım.

 Orada ne işin var?

 – Elizabeth, beni öldürecekler.

 – Hayır.

 Haklıymışsın.

 Başından beri planları buymuş.

  Gördün mü, işte bu yüzden tabloyu saklamam gerekliydi.

 Simon, sakin ol.

  – Şu anda neredesin?

 – Koridordayım.

 Kapılar kilitli.

 Bütün kapılar kilitli.

 Yukarı, Franck’in yatak odasına çık.

  Bir havuz    ve koridor göreceksin.

  – Komodini gördün mü?

 – Evet  Çekmeceyi aç-  Hayır, alttakini.

  – Silah var mı?

 – Evet – Kullanabilir misin?

 – Bilmiyorum, Daha önce hiç silah kullanmadım.

  – Polisi aramamı ister misin?

 – Hayır, hayır  Hayır, böylesi daha iyi.

 Elizabeth?

  Evet?

 Sana bir şey söylemek istiyorum.

 Hazır mısın?

 Hatırlıyorum.

  Nereye koyduğumu hatırlıyorum.

  – Bana söylemene gerek yok.

 – Hayır, var.

 Söyleme/iyim.

  Bir daha seni göremeyebilirim.

 Nerede olduğunu sana söylemem lazım.

  Şimdi söyle.

 Marble Arch’ın yeraltı otoparkında, kırımızı bir Alfa Romeo’nun içinde.

  Seni seviyorum Simon.

 Ben de seni.

 Lütfen Simon.

 Sakin ol, her şeyi yanlış anladın.

 Sandığın gibi değil.

 O kadın seni kullanıyor Simon.

 Tıpkı bizi kullandığı gibi.

 Başından beri seni kullanıyor, Simon.

 Elizabeth?

 Elizabeth?

 Nereye gitti?

 Söylesene.

 Kaçmasına izin verme.

 Hele tüm bu yaşadıklarımızdan sonra.

 Biliyorum Franck.

 – Bana ne yapacağınızı biliyorum.

 – Bu fikri kafana o soktu.

 Gerçek değil.

 Geri dönmeyecek Simon.

 Tabloya ulaştığı anda ortadan kaybolacak!

 Madem seni öldürmek istiyorum, o halde neden hala yaşıyorsun?

 Çünkü o beni seviyor.

 Ben de onu seviyorum!

 Senin hakkında ne düşünüyor, gör işte.

 Silah benim.

 Dolu değil.

 Benim evimden aldı.

 Nereye gittiğini sanıyorsun?

 Bakın, ne buldum.

 Pekala   hangisi biliyor?

 – Kadın biliyor.

 – Ona dokunmayın.

 İlk seferinde bulmuştu aslında.

 İlk bana geldiğinde.

 Hatırladın mı?

 Sadece araba anahtarlarını bulduğunu sandın.

  Ama aslında arabadaydı.

 – Arabada.

 – Arabayı paramparça ettim, yoktu.

 Kendi arabasında değil.

 Diğer arabada.

 Kırmızı arabada.

 – Nerede?

 – Lütfen, ben gösterebilirim.

 Ben gösteririm.

 Giydir şunu.

 Git ve getir.

 Simon’ı yanında götür.

 – Ne oluyor burada?

 – Seni ekipten atmadığımıza dua et Franck.

 Git ve getir.

 Tabloyu buraya getir, biz de kıza göz kulak oluruz.

 Söz.

 Bir şey söyle.

 Bu duygusallık ne böyle ya!

 Kadına bak, pes etmiyor.

 Hadi patron, git getir şu tabloyu.

 Dediği gibi, seni atmadığımız için şanslısın.

 – Bir şey içer misin?

 – Tabii, neden olmasın.

 Franck.

 Bana ne verdiğini gördün mü Franck?

 Hakkımda ne düşünüyor, gör işte.

 Aman Tanrım!

 – Bak, ona dokunmadım bile.

 – Dur, bir saniye.

 Siktir!

 Biliyordun.

 Sen  Yardım edin!

  neden hoşlandığımı   biliyordun   öyle değil mi?

 İmdat.

 Yardım edin.

 – Tamam – Merdivenlerden in.

 Merdivenlerden in!

 Hayır, hayır, hayır  Lütfen?

 Lütfen yapma.

 Bize yardım edebilir.

 Simon?

 Lütfen.

 – Sen in.

 – Tamam Çok şapşalım.

 Bir süredir yurtdışındaydım.

 Ve   ne aptalım.

 Her şey karman çorman, fişi bulamıyorum   ama arabayı mutlaka almam lazım.

 1848 sterlin cezası var.

 Bir daha yapacağım bir hata değil.

 Burada olmaz.

 Franck’in bildiği güzel bir yer var.

 Öyle değil mi Franck?

 Sen kullan.

 Hadi.

 Sen de arabanın arkasına otur.

 Elini sıkıca direksiyona bağla.

 Daha sıkı.

 İşte böyle.

 Tam olarak neler olduğunu öğrenmek istiyorum.

 Her şey kafamın içinde, değil mi?

 İçimde saklı   bir şey var.

 – Ne o?

 – Bir anı.

 Anı mı?

 Bastırılmış mı?

 – Evet – Simon   bazı şeyleri asla hatırlamamak bazen daha iyidir.

 Yapma!

 Franck, ben izin verdiğim için hayattasın, ama fikrimi değiştirebilirim.

 Özgür iradem var.

 – Yok mu?

 – Evet, var.

 – Yok mu?

 – Var.

 Pekala.

 Bakalım gerçekten var mıymış.

 Anılarımı hatırlat hadi.

 Bundan   bir buçuk sene öncesiydi.

 Kumar alışkanlığından kurtulmak istiyordun.

 Tek derdin buydu.

 Rest.

  Rastgele bir hipnoterapist buldun.

  Ve onunla tanışmaya gittin.

 – Simon Newton geldi.

 – Çok teşekkürler.

 Merhaba.

 – Adım Elizabeth Lamb.

 – Merhaba.

 – Memnun oldum.

 – Simon Newton.

 Merhaba.

 – Buyurun.

 – Teşekkürler.

 Ne konuda konuşmak istersiniz?

 İnternette kumar oynama bağımlılığım var.

 Akşam yemeğine çıkacak kadar param hala var ama.

  İyi anlaşıyorsunuz.

 Birbirinize çabuk ısınıyorsunuz.

 Ve tedavi başlıyor.

  Ama bağımlılığını kolay bırakamıyorsun ve daha fazla seans gerekiyor.

 Şerefe.

 Bunu bir de alkolle yapmamız lazım.

  Terapistine yakınlaşıyorsun.

 Yanında değilken seni özlüyorum.

  Fazla yakınlaşıyorsun.

 Ve aranızda bir ilişki başlıyor.

 Çok şehvetli bir ilişki.

 Öyle kal.

  Terapistin bunun yanlış olduğunu biliyor.

  Hastasıyla bunu yapmaması gerekirdi.

 Ama yapıyor işte.

 Sistine Şapeli’ne bakarsan, her yer   çıplak ten doludur ama organlarda kıl yoktur.

 Kıllar bize biyolojimizi, nereden geldiğimizi hatırlatır.

 Ama kıl olmazsa geriye saf mükemmellik kalır.

 Sanat gelişmeye devam etti, doğal olarak.

 Yo, aslında bütün bunlar Goya’nın suçu.”

Çıplak Maja” tablosundan sonra kıllar hep resimlerde yer buldu.

 Evet, işte o hanım.

 Modern sanat bu işte.

 Artık mükemmeliyet yok.

  HEY – Tamam, derdini anladım.

  Senin için yapmayacağı şey yok.

  Bir mükemmellik abidesine    aşık oluyorsun.

  Sevdiğin türden bir mükemmelliğe.

 – Fil mi oldun?

 – Hayır, fil değilim.

 Goya’nın “Havadaki Cadılar” tablosunu yapıyorum, sana anlatmıştım ya.

  Ama sonra sahiplenme dürtülerin kabarıyor.

  Şüpheci oluyorsun.

 Gece gündüz   onu kaybetmekten korkuyorsun.

 Bu seni çileden çıkarıyor.

  Ve kıskanmaya başlıyorsun.

 – Kime mesaj attın?

 – Kusura bakma, işle ilgili.

  Ona bağımlı olduğuna inanmaya başlıyorsun.

  Onsuz yaşayamayacağına inanıyorsun.

  Onu sevdiğin kadar ondan nefret etmeye başlıyorsun.

 Derken bir gece    onu başka bir adama bakmakla suçladıktan sonra  Sen kapa çeneni!

 Şöyle otursana.

 Çok güzel bir çift olmadılar mı?

 Şimdi istediğin kadar bak.

 Gözlerin bayram etsin!

 – Elizabeth.

 – Hayır, gidiyorum.

 Gidiyorum.

  İlişkiyi bitirmesi gerektiğini anlıyor.

 Senden ayrılmak istiyor ama onu bırakmıyorsun.

 Kabullenmek istemiyorsun.

  Özür diliyorsun.

 Bir daha yapmayacağını anlatan uzun mektuplar yazıyorsun.

  Ağlıyorsun, telefonlar ediyorsun.

 Kadın senden korkuyor.

 İki dakika konuşmak istiyorum.

  – İyice korkuyor.

 – Lütfen, içeri gireyim.

  Bu böyle devam ederse   bu hikayenin nasıl biteceğini biliyor.

 Merhaba.

 Nasıl gidiyor?

 Senden af dilememe izin vermelisin, beni affettiğini görmem lazım.

 Bunu gözlerinde görürsem, peşini bırakacağım.

 Söz veriyorum.

  Sonunda    onu öldüreceğini biliyor.

 Lütfen, yapma!

 Simon, canımı yakıyorsun.

 – Her şey geçti.

 – Hayır, hiçbir şey geçmedi.

  Polis konuyla ilgilenmiyor.

  Avukatlar adını değiştirmesini ve başka bir ülkeye gitmesini Öneriyor    ama o bunu yapmaya yanaşmıyor.

  Bir kez daha mağdur olmak istemiyor.

  Onun yerine, dizginleri eline almaya karar veriyor.

 Ve ısrarla devam etmek istediğin terapinin    amacını saptırıyor.

 Simon   unutmak istediğin şey kumar değil.

 Benim.

 Beni unutmak istiyorsun.

 Unutmamı mı sağladın?

 Terapistin unutmayı istemeni sağlıyor.

 Beni unutuyorsun.

 Bizi unutuyorsun.

 Ve kendini çok rahatlamış hissediyorsun.

 Omuzlarından büyük bir yük kalkıyor.

 Git.

  Günler geçtikçe, haftalar geçtikçe   yavaş yavaş unutuyorsun.

  Daha az arar oluyorsun.

 Arzuların diniyor.

  Terapiye geç kalmaya başlıyorsun.

  Derken hiç gelmiyorsun.

  Sonunda benimle ilgili anılarını bastırıyorsun.

 Ama biliyordun.

  Bir gün geri geleceğimi    biliyordun.

  Anıların yok olmadı.

  Sadece bir kafeste, kilit altına alındı.

  Ve yeterince kuvvet    yeterince    şiddet uygulanırsa    kilidi kırmak mümkün.

 Anılar geri geliyor.

 Ama tam olarak değil.

  Sadece kendini aldatılmış hissetmene   yetecek kadar geri geliyor.

 Seni öfkelendirmeye yetecek kadar.

 Franck!

 Kadın kime benziyordu?

 Sana.

 Tanrım, iyi misin?

 Elizabeth.

 Ben Elizabeth değilim.

 Ambulans çağırayım mı?

 Hatırlıyorum.

 – Her şeyi hatırlıyorum.

 – Seni bir hastaneye götüreyim, tamam mı?

 Anılar geri geldikçe  Tamam mı?

 – Kemerini takmana yardım edeyim mi?

 – Neden yalan söyledin?

 – Ne?

 – Unutmamı sağladın.

 Pekala, en iyisi ben bir ambulans çağırayım.

 – Gitmeme izin verir misin lütfen?

 – Gitmeni istemiyorum.

 Gitmeni istemiyorum.

 Sonra  Üzgünüm, Elizabeth kim bilmiyorum ama ben değilim.

  Bir kaç ay sonra geri geldin.

 Bay Maxwell?

 Bay Maxwell?

 Ben   buradayım.

 Bir sorun mu var?

 Yok, hayır.

 Adım Elizabeth  Lamb.

  Araba anahtarlarını bulamıyorsun.

 Anahtarlar içeride.

 Arabayı durdur.

 Anahtarları ona verir misin, Franck?

 Bagajda.

 Orada mı Elizabeth?

 Elizabeth, orada mı?

 Üzgünüm.

 İstemiyorum.

 Hiç istedim mi, onu bile bilmiyorum.

 Belki bir gün onu da anlatırsın.

 Hayır!

 Hayır.

 Hayır, hayır, hayır  Simon, bunu yapmak zorunda değilsin.

 Bütün bunları yaptığını unutmak istiyorum.

 Hayır.

 Lütfen!

 ONU BANA GETİR Onu bana getir.

 Dur lütfen!

 İyi misin?

 Hayır!

 Hey!

 Sana bir şey itiraf edebilir miyim?

 Etmemeni yeğlerim.

 Bay Le Pere’e paket.

 Teşekkürler.

  Merhaba Franck.

  Güzel görünüyor    değil mı?

  Duvarda güzel duruyor.

  Tablonun bana onu hatırlatmasından korkuyordum ama    onun yerine seni hatırlatıyor.

  Sana geri göndermemi istiyorsun, değil mi?

  Ya da satmamı    ve parayı bölüşmemizi.

  Ama    bunu yapamayacağımı biliyorsun.

  Özellikle de benim için bu kadar anlamlıyken    ve elde etmek için bu kadar çaba harcamışken.

  Simon, beni unutuyorsun.

 Bizi unutuyorsun.

 Sevdiğin kadını unuttuğunda bile    kumar oynayacaksın    yalan söyleyeceksin, aldatacaksın   ve çalacaksın.

 Sattım!

 Onun için bir tablo çalacaksın.

  Simon, incittiğin kadın için    bir tablo çalacaksın.

 Geçmişinde bıraktığın kadın için.

 ONU BANA GETİR  Belki bir gün beni bulursun.

  Umarım bulursun.

  Ama bütün bunlar sana fazla geldiyse    benimle hiç tanışmamış olmayı yeğlersen    keşke bunlar hiç olmasaydı dersen    sana hepsini unutturabilirim Franck.

  Tek yapman gereken ekrana dokunmak.

  Buraya dokun  Trans   ve sesimi dinle.

  Tercih senin.

  Hatırlamak mı istersin, yoksa    unutmak mı?

||