99 dk

Yönetmen:Marc Forster

Senaryo:David Benioff

Ülke:ABD

Tür:Dram, Gizem, Gerilim

Vizyon Tarihi:14 Temmuz 2006 (Türkiye)

Dil:İngilizce

Müzik:Asche & Spencer, Tom Scott, Thad Spencer

Çekim Yeri:New York City, New York, ABD

Oyuncular: Ewan McGregorEwan , Ryan Gosling, Kate Burton, Naomi Watts

Özet

Sam Foster (Ewan McGregor), işine kendini adamış New York’lu bir psikiyatristtir ve 21’inci yaşını doldurduğu gün intihar etmeyi düşünen bir hastasını bu intihardan kurtarmaya çalışmaktadır. Fakat hastası genç Henry Lethem’in (Ryan Gosling) intiharının ardında gerçek ötesi bir gizem saklıdır. Sam, Henry’nin hayatının derinlerine indikçe kendi bilinçaltında ve daha sonra da gerçek hayatında bazı değişiklikler olur.

Alt yazı

Önüne baksana, şapşal.

 – Pardon, pardon.

 – Alacak mısın şunu?

 Sapık herif.

 Geciktin.

 Her yerde seni aradım.

 Alarmı kapatıp uyuyakalmışım.

 – Bebek yüzünden gece hiç uyuyamadım.

 – Hangi bebek?

 Bilmiyorum.

 Komşularımızın çocukları yok mu?

 Komşularımız 90 yaşında.

 – Boyayı tuvalde tutmayı denesene.

 – Pis çalışmayı seviyorum.

 Öyle mi?

 Gitmem gerekiyor.

 Baksana.

 İçki içmeye başladım ve de haplar kullanmaya.

 Çünkü o anda acılarımı dindiriyor ve daha sonraya bırakıyor.

 Söylemek istediğim şu  İçki içme demiyorum.

 Toplantılara gittiğini biliyorum.

 Sana bildiklerimi söylüyorum sadece.

 Bu gibi şeylerle uğraşmak çok zor.

 Alkol duyguları öldürüyor da ondan.

 Akşam üstü dolu yağacak.

 Öyle mi dersin?

 Bana açık görünüyor.

 Sen de kimsin?

 Ben, Dr. Sam Foster.

 Sen, Henry olmalısın.

 Dr. Levy nerede?

 Seni aramadı mı?

 Hayır.

 Üzgünüm.

 Kendisi gitti.

 Yerine ben bakıyorum.

 – Nereye gitti?

 – Kendini pek iyi hissetmiyormuş.

 İki haftaya kadar dönecek.

 Sen nesin, yedek deli doktoru mu?

 Öyle de diyebilirsin.

 – Burası onun ofisi.

 – Evet, ortak kullanıyoruz.

 Haftada birkaç saat ben kullanırım.

 Otur, lütfen.

 Anladım.

 Bütün bir hafta, bunalımdaki yatırım bankacılarını   paranoyak kadınları tedavi edip   buraya geliyorsun, biraz da kamu hizmeti yapıyorsun.

 Tam tersine.

 Paranoyak olan bankacılar, bunalımda olan ev kadınları.

 Evet, üniversite 3. sınıftasın, öyle değil mi?

 Güzel sanatlar okuyorsun?

 Beni sana pas etti, ha?

 Zor vakaları sen alıyorsun.

 Onun yerine bakıyor olmam, seni rahatsız ediyor mu?

 Bana yardım etmeye çalışıyordu.

 Ben de yardım etmeye çalışacağım.

 Benden korkuyor mu?

 Bu yüzden mi gitti?

 Onu korkutuyor muyum?

 Senden korkmalı mı?

 Dosyanı okudum.

 Ben de seninkini okuyabilir miyim?

 Neden burada olduğunu anlat bana.

 Dosyayı okuduğunu sanıyordum.

 Arabanı ateşe verdin, neden?

 Hatırlamıyorum.

 Uyandığımda arabanın içindeydim, yanıyordu.

 Bu, genelde yaptığın bir şey midir?

 Yani yangın çıkarmak?

 Kimseye zarar vermek istemedim.

 Kime zarar verdin?

 Bilmiyorum.

 Ben gidiyorum.

 Hayır, otur lütfen.

 Daha vaktimiz var.

 Hayır, dolu başlamadan eve gitmek istiyorum.

 Polonya Kralı, yardımcılarından biriyle ormana ava gider.

 Etrafa bakarlar ve bir anda meydanın diğer ucunda bir çiftçi görünür.

 Kıpırdanma.

 Kral tüfeğini kaldırır ve çiftçi bağırır: “Ben bir geyik değilim.”

 Kral ateş eder ve adamı öldürür, yardımcısı hayrete düşer.

 Ve şöyle der, “Majesteleri, adam ‘ben bir geyik değilim’ dedi.”

 “Ya” der kral, “ben de sandım ki, ‘ben bir geyiğim’ diyor.”

 Bu bir fıkra.

 Hayır, kral mı, yoksa çiftçi mi   olduğumu düşünüyorum.

 Geyiksin.

 – Geyik miyim?

 – Evet.

 Görünüşe göre geyikmişim.

 – Çöplük.

 – Çöplük değil.

 Çöplük değil.

 Hâlâ orada.

 Bazen unutuyorum.

 Onlar başka bir hayata ait.

 Bu şarkıyı çok severim.

 Sizi tanıyorum.

 Psikiyatri 221, Profesör Azzopardi?

 Tristan Reveur üzerinde psikoz prezantasyonu yapmıştınız, değil mi?

 Trende sigara içmek yasak.

 Tabelaya baksana evlat, sigara içmek yasak.

 Anladın mı?

 Söndür sunu.

 Anladım.

 Söndür şu lânet olası sigarayı.

 Seni içeri kapatmaları gerekir, serseri.

 Beth, ben Sam.

 Biraz dinleniyorsundur umarım.

 Dinle, bugün hastanla görüştüm, Henry Letham.

 Onunla ilgili konuşmamız gerekiyor.

 Beni ara, oldu mu?

 Sesini duymak istiyorum.

 Böyle bir dolu fırtınasını tahmin edebilmek biraz tuhaf değil mi?

 Hava durumu kanalını seyrediyordur.

 Hayır, gazeteye baktım.

 Dolu hakkında bir haber yoktu.

 Beth nasıl?

 Bilmiyorum.

 Telefonlarımı cevaplamıyor.

 Senden her zaman hoşlanmıştır, öyle değil mi?

 Ne o, kıskanıyor musun?

 – Beth’i mi?

 – Hayır, numara yapıyorum.

 Öğrencilerin seni çok seviyor.

 Öğrencilerim beni çok seviyor, çünkü hepsine A veriyorum.

 Nereden bilebilirim ki?

 Bu çocuk yeni bir Rothko olabilir.

 – İyi olduğumu söylesene.

 – İyisin.

 – Beni hatırlayacaklarını söyle.

 – Kimlerin?

 Dünyanın.

 İstediğin bu mu?

 Dünya seni hatırlayacak.

 Şimdi, çıkar üzerindekileri.

 Merhaba.

 – Kim yaptı bunu?

 – Kız arkadaşım.

 Bunu nereden buldun?

 Bunu mu?

 Ben  Satın aldım.

 Henry, ne işin var burada?

 Seni beklemiyordum.

 Beklediğim biri var.

 Meteoroloji dalında kariyer yapmayı hiç düşündün mü?

 Hava durumu spikeri doluyla ilgili bir şey söyledi mi?

 Hava durumu spikeri mi?

 Hayır.

 Biliyor musun, onu dinleyemiyorum bile artık.

 Ağzından çıkan tek bir kelimeyi anlamıyorum.

 – Hava durumu spikerini mi anlamıyorsun?

 – Evet.

 Sen anlıyor musun?

 Tabii, yağmur var diyorsa, şemsiyemi alıyorum.

 Henry, bir ipucu ver bana.

 İşimde çok iyiyimdir.

 Şu anda bazı sesler duyuyorum.

 Sesler mi?

 Gelip gidiyor, ama geldiğinde  Şu anda duyuyor musun?

 Pekala.

 Ne dediklerini yazabilir misin?

 – Evet.

 – Merhaba, Dr. Foster, ben Frederick.

 Bana okuyabilir misin?

 Bana okuyabilir misin?

 “Evet.

 Merhaba, Dr. Foster, ben Frederick.”

 Hayır, bu ses kafanın içindeki bir ses değil, gerçek bir ses.

 Tamam, peki  Bilmiyorum.

 nasıl ayırt edeceğimi gösterebilirsin belki.

 Devam et.

 Ben  Ben yerinden oynatmadım.

 Yerinden oynatılmamaları gerektiğini biliyorum.

 Bakamıyorum artık.

 Ölme, Henry.

 Ölme.

 Merhaba, çocuklar.

 Rahatsız ettiğim için üzgünüm, ama  Frederick, bana bir dakika izin verebilir misin?

 Saat 11:00’de bir toplantım var.

 Bir dakika sürmez, teşekkürler.

 Tamam, pekala.

 Bu nasıl oldu?

 Kendim yaktım.

 Kendin mi yaktın?

 Neden?

 Cehenneme hazırlık için.

 Neden cehenneme gideceğini düşünüyorsun?

 Bilmem.

 Yaptığım şeyden dolayı.

 Yapacağım şeyden dolayı.

 Ne yapacaksın?

 Kendini mi öldüreceksin?

 Bunu ne kadar ciddiye almalıyım?

 – Cumartesi gece yarısı yapacağım.

 – Pekala.

 Durumun tamamen değiştiğini bilmen gerekiyor.

 İntihardan bahsettiğin anda, bazı müdahalelerde bulunmak zorundayım.

 Dinle.

 Dur bir dakika.

 Dur.

 Yani, sen şimdi onunla ilgilen   bunu bir dahaki sefere konuşuruz.

 Bir dahaki sefer olacak mı?

 Evet.

 Evet.

 Evet, üç günümüz var.

 Geliyor.

 Çıkıyor.

 Ben canavar değilim, lânet olasıcalar.

 Çekilin üzerimden.

 Kimse sana canavar demiyor, Daisy.

 Haydi bakalım.

 Demiştiniz ki  Ben bunu hak etmiyorum.

 İlaçlarını almayı unutmasaydın, bunları yaşamak zorunda kalmayacaktın.

 Ben canavar değilim.

 İyi biriyim.

 Öyle olduğunu biliyorum.

 İyi biriyim.

 – İyi biriyim.

 – Çok iyi biri.

 Geliyor.

 Bilmem gerekirdi.

 Geliyor.

 Uslu olacağım.

 Uslu olacağım.

 Uslu olacağım, istemiyorum  – Sammy.

 – Merhaba.

 O daha çocuk.

 O daha çocuk! Haydi artık, sakin ol.

 Daisy.

 O daha çocuk! O daha çocuk! Şahit olduğun için üzgünüm.

 – İyi misin?

 – Evet, evet.

 Ben, sinir hastası borsacılarla uğraşmaya alışığım.

 Sinir hastası borsacılar daha kârlı.

 Pekala, seni Club Med’e getiren ne?

 Kendini öldüreceğini haber veren bir hastam var, öğrenci.

 Tanrım.

 Sıraya geçmesini söyle.

 Bak, nasıl olduğunu bilirsin.

 Kendine ya da başka birisine zarar vereceğini söylüyorsa   onu buraya kapatabiliriz, ama sonsuza kadar tutamayız.

 Cumartesi günü yapacakmış.

 Onu şimdi alırsanız, o zamana kadar çıkar.

 Planlı çocuk.

 Her şeyi ayarlamış.

 Cumartesi, gece yarısı, öyle söyledi.

 Cuma günü alıp, hafta sonu boyunca tutarız.

 Gördüğün gibi, pek hoş bir manzara değil.

 Kaçabilirsen kaç derim

  – Hangi ilaçları verdin?

 – İlaç almıyor.

 Nerede benim erkeğim?

 Sabahtan beri canım ne çekiyor biliyor musun?

 İçecek bir şeyler.

 Neyin var?

 Biraz gergin gibisin.

 Yok bir şey.

 Olmayan şeyi anlat o zaman.

 Yorgunum sadece, o kadar.

 Bir telefon açacağım, sonra beraber banyoya gireriz.

 Beth, yine ben, Sam.

 Dinleniyorsundur umarım.

 Herkes seni sorup duruyor.

 Ara beni.

 Henry Letham hakkında konuşmak ve nasıl olduğunu öğrenmek istiyorum.

 Hoşça kal.

 Hastalarından biriymiş gibi konuşuyorsun.

 Hasta mı?

 Bitkin.

 Bitkin, ha?

 Haydi, New York City’de yaşıyoruz.

 Herkes bitkin.

 Nedir o, bir şifre mi?

 Evet.

 Evet, sanırım öyle.

 Doluyu bilen çocuk nasıl?

 Doktor-hasta gizliliğini duymadın mı?

 Yarınki tahmini ne, çekirgeler mi?

 Kafası karışık.

 Karışık mı?

 Bu da bitkin gibi bir şey mi?

 Bunu tartışmak istemiyorum şu anda.

 Bir kedinin kendisiyle konuştuğunu sanan avukatı anlatmıştın.

 Anlatmamalıydım.

 Kendini öldürmek istiyor.

 Mesele bu, öyle değil mi?

 Bu yüzden anlatmıyorsun.

 – Güvenilir bir danışmana hakkı var.

 – Yapma, Sam.

 Kendini, cumartesi gece yarısı   öldürmek istiyor.

 Randevu gibi.

 – Cumartesinin özelliği ne?

 – Soracak vaktim olmadı.

 Dinle, bu konuyu konuşabiliriz.

 Beni korkutmuyor.

 – Beni korkutuyor.

 – Evet, biliyorum.

 Ama bana güvenmek zorundasın.

 Güveniyorum.

 Güzel.

 – Yavaş, Jerry.

 – Tuttum.

 – İyi gidiyorsun, Mike.

 – O kadar kolay sanma.

 – O tarafa değil.

 – Haydi, anne, daha hızlı, daha hızlı.

 Durun.

 Çekilin çocuklar.

 Haydi.

 – Dur, dur, balonum.

 – Üzgünüm, evlat.

 Balon cennetine gitti.

 Önemli değil, bayım.

 Parktan bir tane daha alırız.

 – Haydi.

 – Söz mü, anne?

 Size doğru geliyor, çocuklar.

 Size doğru.

 Bay Reveur bir keresinde demişti ki: “Rüzgarı göremiyorsak, rüzgarın niyetini görebiliriz.”

 Burada, Pradilla Ortiz bize rüzgarı, duman, mum ateşi   ve Doña Juana’nın peçesindeki etkilerini göstererek zorla hayal ettiriyor.

 Goya’nın sanat eserinde sadece kurbanların yüzü belirgindir.

 Gözlerimiz tuvalin en parlak noktasına kayar.

 Hayatı için yalvaran mahkum adamın beyaz gömleği.

 Arkası, tepe ile çevrilmiş, kaçacak yeri yok.

The Dead Toreador esasen daha büyük bir eserin parçasıydı  Incident in a Bullfight.

 Eser, eleştirmenler ve halk tarafından alaya alınınca Manet sinirlenip eseri   ikiye bölmüş, arenada yere düşmüş olan kahraman, orijinalinden ayrılmış   ve eser, tesadüfen en beğenilen eserlerinden biri haline gelmiştir.

 – Merhaba.

 – Merhaba.

 Nasılsın?

 Eh işte.

 Bana söylediklerinden sonra, sınıfa gelip gelmeyeceğini bilemedim.

 Evet, başka nereye gideyim?

 – Biraz vaktin var mı?

 – Tabii.

 İçlerinde senin olan var mı?

 – Kalbimi kırıyorsun.

 – Neden?

 Bunlar çok kötü eserler, Sam.

 Tristan Reveur, kötü sanat için ne demiştir, biliyor musun?

 Demiştir ki: “Kötü sanatın, iyi sanattan daha trajik bir güzelliği vardır   çünkü insanın başarısızlığını belgeler.”

 Neden cumartesi günü yapmak istiyorsun?

 O gün, 21. yaş günüm.

 Adet, çıkıp sarhoş olmaktır diye bilirdim.

 Tristan, farklı bir adet başlattı.

 Ne yaptı?

 Öldü.

 Peki ya ailen?

 Ne olmuş onlara?

 Üzülmezler mi sence?

 Hayır.

 Buralarda mı oturuyorlar?

 Mahlus Gardens’dalar.

 Mahlus Gardens mı?

 O neresi?

 Jersey’de bir mezarlık.

 – Dosyayı okudun sanıyordum.

 – Üzgünüm.

 Okudum.

 Bundan bahsetmiyordu.

 Biraz eski.

 – Başka ailen var mı?

 – Hayır.

 Kız arkadaşın?

 Onunla konuştun mu?

 Hayır.

 Kim o?

 Hayır, düşündüğüm  Canal caddesinde, eskiden gittiğim lokantadaki  –  garson kızdan bahsediyorsun sandım.

 – Bana ondan bahsetsene.

 Kahve fincanımı doldururken, hatırımı sorardı.

 Garson muhabbeti, bilirsin.

 Onu, özel bir konuma sokacak bir şey değil.

 – Adını öğrendin mi?

 – Evet, adı Athena’ydı.

 Onunla evlenecektim.

 Evlenecek miydin?

 Evet, yüzük bile almıştım.

 Senin, kız arkadaşına aldığın yüzüğe benziyordu tıpkı.

 Yüzüğünü ben çalmadım, Henry.

 Tamam mı?

 Yemin ederim.

 Evet, ben kaybettim.

 Neyse, kız gitti.

 – Gitti mi?

 – Evet.

 – Yoksa başka bir yerde mi?

 – Ne demek istiyorsun?

 “Başka bir yer” falan yok.

 Başaramayacak.

 – Çok güzel.

 – Hayır.

 Turistlerin 5. caddeden aldıkları aptal şeylere benziyor.

 Öğrencinle konuştun mu bugün?

 – Hâlâ yapmak istiyor mu?

 – Bu konuyu konuşmak istemiyorum.

 Benimle, demek istiyorsun yani.

 İlaçlarını almıyorsun.

 Sayıyorum.

 Haftalardır bir tane ilaç almadın.

 İhtiyacım yok artık.

 Bu birlikte vermemiz gereken bir karardı.

 İlaç kullanırken resim yapamıyorum.

 Yapamıyorum.

 Beni sinirlendiriyor.

 Bunu gizli olarak yapman canımı sıktı.

 Gizlice haplarımı sayman da benim canımı sıktı.

 Birbirimize güvenmeliyiz.

 Hey.

 Bak bana.

 Onları yok edemem.

 Keşke edebilseydim.

 Sana bir söz verdim.

 Gitmem gerekiyor.

 Evde görüşürüz.

 Henry?

 Bir şey unutmadın mı?

 Ne oldu?

 Bana Henry dedin.

 Hayatım, adının ne olduğunu biliyorum herhalde.

 – Evet, ama bana Henry dedin.

 – Sam, seni tanıyorum, yemin ederim.

 Özür dilerim.

 Heyecanlanıyor musun?

 Harika bir rol, ama kız keşke daha çok karşı koyuyor olsaydı.

 Yapılan işkenceye razı olup, nehre atlıyor.

 – Bunu kullanabilirsin.

 – Hiç karşı gelmeden.

 Gelip seni görebilir miyiz?

 Çok güzel olur, değil mi?

 – Evet, anne.

 – Hep birlikte gidebiliriz.

 Kale   E3’e.

 Lila nasıl?

 İyi.

 Ona bir şey aldım.

 Elini uzatır mısın?

 – Tebrikler.

 – Teşekkür ederim.

 Çok güzel bir kız olduğunu duydum.

 Yüzüğü ne zamandır yanında taşıyorsun?

 Bir süredir.

 Ne bekliyorsun?

 Korkumun geçmesini, sanırım.

 – Yine denemeyeceğini nasıl bileyim?

 – Bilemezsin, Sam.

 Seni mutlu ediyor mu?

 Evet.

 Ama bu etmeyecek.

 At, C3’e, şah.

 Lânet olsun.

 Yanan çocuğun   rüyasını hatırlıyor musun, Freud’un bahsettiği?

 – Belli belirsiz.

 – “Hayır” anlamında mı?

 Evet.

 Çocuğu ölmekte olan bir babayı anlatır.

 Baba, gecelerce oğlunun yatağının yanında oturur   çocuk ölünce, ölü bedeni sergilenir.

 Çocuğun vücudunu mumlarla çevirirler.

 Baba bitkin düşmüştür.

 Uyuya kalır.

 Ve rüyasında oğlunu yanında görür, kolunu tutuyordur   ve kulağına şunu fısıldar: “Baba, yanıyorum, görmüyor musun?

” – Misafirin mi var?

 – Henry.

 – Sonra gelebilirim.

 – Hayır, önemli değil.

 – Fark etmez.

 – Dr. Patterson’ı tanıyor musun?

 – Hayır.

 – Memnun oldum.

 Ne oldu, Henry?

 Ne işin var burada?

 Satranç oynuyoruz.

 Sen ölüsün.

 – Sam?

 – Ölüşünü gördüm.

 – Sam, oyunu daha sonra bitiririz.

 – Tabii.

 – Nereye gidiyorsun?

 – Henry, otursana.

 Neden geri döndün?

 – Leon’u tanıyor musun?

 – Sana ne söyledi?

 – Benim hakkımda bir şey söyledi mi?

 – Hayır, hiçbir şey söylemedi.

 Leon’un seni tanıdığını sanmıyorum.

 O benim babam.

 Beni tanıyor.

 Bak, Leon’u uzun zamandır tanırım.

 – Çocuğu yoktur.

 – Sakın.

 Sakın böyle bir şey söyleme! Ne yapıyorsun sen?

 Kendi babamı tanımadığımı mı sanıyorsun?

 Babanın öldüğünü söylemiştin.

 Öldü.

 Öldü ve şu lânet kapıdan çıkan da ta kendisi.

 Kapıdan çıkan adam sapasağlam ve hayatta.

 Neler oluyor?

 Bir sürü kan gördüm, ölüsünü izledim.

 Ben yaptım.

 Benim suçumdu.

 Birine zarar vermiş olabilirsin, ama Leon’a değil.

 Kime zarar verdin?

 Babana mı?

 Hatırlamıyorum.

 Bazen hatırlamak istemeyiz, ama denemek zorundasın.

 Sen ne  Sen ne biliyorsun ki?

 Hiçbir şey bilmiyorsun.

 Bildiğin her şey yalandan ibaret.

 – Tamam mı?

 – Tamam.

 O halde gerçeği söyle bana.

 Dertlerin sona erecek, talih yüzüne gülecek.

 Dertlerin sona erecek, talih yüzüne gülecek.

 Evet, Henry.

 Henry?

 Henry?

 Henry! Henry?

 Henry, orada mısın?

 Tamamdır.

 Affet beni Affet beni Affet beni Affet beni Bir sorun var.

Henry, beni dinle.

Ayık kalmaya çalış, tamam mı?

 Sesimi dinle, Henry.

Ayık kalmaya çalış, tamam mı?

 Bu senin sesin mi?

 Bu mesajı ben bırakmadım.

 Sesi tıpkı seninkine benzeyen biridir.

 – Ne yapacağız şimdi peki?

 – Şu durumda yapacak pek bir şey yok.

 Nöbetçi ya da gözetleyici koyabilecek bir kaynağımız yok.

 Polise haber veririm, ama bir şey yapmayacaklardır.

 Neden?

 Bunalımlı gençleri aramaktan daha önemli işleri var.

 O halde, ben bulurum.

 Bulursan, beni ara.

 Gelip alırız.

 Ama bir iyilik yap, Sammy.

 Çocuk sesler duyuyor ve silah taşıyor.

 Dikkatli ol.

 Anne, bu adam ölecek mi?

 Haydi, hayatım, geç kalacağız.

 Başını alıp gitme yanımdan, seni küçük maymun.

 Ölecek mi peki?

 Şunu dinle.

 “Henry Letham’ın engin ve güçlü bir hayal gücü vardır.

 Konsantrasyonunu kaybetmezse, sanatıyla yeni dünyalar yaratacaktır.”

 Jim O’Shea mi?

 Profesör O’Shea.

 Nereden bildin?

 Çünkü Jim, sınıfındaki her yakışıklı çocukla yatmak ister.

 Tristan Reveur adında bir ressam duydun mu?

 – Evet, tabii.

 – Eserlerini beğenir misin?

 Hiç görmedim.

 Kimse görmedi.

 Kendini öldürmeden önce bütün eserlerini yaktı.

 Kendini mi öldürdü?

 18 yaşındayken, herkese üç yıl daha yaşayacağını   sonra New York’a gidip, kendini öldüreceğini söylemiş ve yapmış.

 Tek satırlık bir mektup bırakmış.

 “Zarif bir ölüm, sanatın en yüksek mertebesidir.”

 Tanrım.

 Henry’nin en sevdiği ressam o.

 Tabii.

 – Onunla ben konuşayım.

 – Konuşmak mı?

 Önce bulmam gerekiyor.

 O seni bulacaktır.

 Yardım edebileceğini biliyor.

 O yüzden sana gelip duruyor.

 Gelse bile, onunla konuşmana izin veremem.

 – Bütün kuralları çiğnemiş olurum.

 – Çiğne o zaman.

 Sende bir şey var, Sam.

 Bu çocuk sana güveniyor.

 Ama onun durumunda hiç olmadın.

 Bunu biliyor.

 Ama benim yaşamadığım sorunları olan kişileri her gün tedavi ediyorum.

 Benim yaptığım gün   küvete iki adet tıraş bıçağı aldım.

 Neden biliyor musun?

 Çünkü kanamaya başladığında, zayıf düşeceğimi biliyordum.

 Tek bıçağımı elimden düşürüp, işimi yarım bırakmak istemedim.

 Düşünebiliyor musun?

 Yanına yedek bir tıraş bıçağı alacak kadar hayatından nefret etmeyi?

 Ne diyeyim ona?

 Bırakılmayacak kadar çok güzellik var.

 Bunu söyle ona.

 O kadar çok güzellik var ki.

 Bir şeyler ye.

 Aç değilim.

 Fal kurabiyeni ye.

 Senin bu.

 “Dertlerin sona erecek talih yüzüne gülecek.”

 Çok yakında.

 Sorun nedir?

 Beth, ben Sam.

– Ona dokunmadım.

 – Beth?

Yerinden oynatılmamaları gerektiğini biliyorum.

 Beth?

 Beth?

 Beth?

 Benim.

 İyi misin?

 Işığı açacağım, tamam mı?

 Leon sana ulaşmaya çalışıyor.

 Toni de öyle.

 Tanrım.

 Beth, benimle konuşacak mısın?

 Ne konuşmak istiyorsun?

 Nasılsın?

 Gerçekten ne konuşmak istiyorsun?

 Senin için endişeleniyorum.

 Ve Henry Letham hakkında daha fazla şey bilmek istiyorum.

 Ona dokunmadım.

 Yerinden oynatılmamaları gerektiğini biliyorum.

 Ne demek o?

 Seni öpmek istiyorum.

 Öpücük oyunu oynamak ister misin?

 Hayır, Beth.

 Hayır, sen sadık bir erkeksin.

 İyi bir köpeksin.

 İyi, sadık bir köpeksin, Sam.

 Adı ne?

 Lila mı?

 Onu küvette, kanlar içinde bırakmalıydın.

 – Doğru olanı yapıyordu.

 – Neden bahsediyorsun sen?

 Çok uygunsuz bir davranış.

 Hastaları becermek yanlıştır, güzel olanları bile.

 Kuralları biliyorsun.

 Bu ilaçları kullanırken, içki içemezsin.

 – Görünüşe göre içebiliyorum.

 – Hayır, içemezsin.

 Gel haydi, Beth.

 Neden gelip bir duş almıyorsun.

 Cesedi yıkamak mı?

 Biz birer ceset olmayacağız ama, değil mi?

 – Bir hiçin anısı olacağız.

 – Seni yerine koyacağım.

 – Uyumam lazım, lütfen.

 – Hayır.

 Kanında bir sürü pislik var.

 – Duş olur mu?

 – Bizi seyrediyor.

 – Hayır, yalnızız.

 – Seyrediyor.

 Onunla konuşuyor musun hâlâ?

 Nerede olduğunu biliyor musun?

 Annesine sor.

 – Annesi ölmüş.

 – Öyle mi?

 Sen sor yine de.

 Alo?

 Alo?

 Evet.

 Ben Sam Foster, Dr. Sam Foster.

 Psikiyatrım.

 Evet, Henry Letham adındaki bir öğrenciyle ilgili olarak arıyorum.

 Öyle mi?

 Bu çok garip, Bn.  Letham.

 Bana sizin  Alo?

 Alo?

 Lânet olsun.

 Burası.

 Birazdan dönerim.

 Seni bekliyordum.

 Bn.  Letham?

 Ben, Dr.  Sam Foster.

 – Bu saatte rahatsız etmek istemezdim.

 – Hiç gelmeyeceksin sanmıştım.

 Daha önce gelirdim.

 Burada olduğunuzu bilmiyordum.

 Beni unutmak kolaydır.

 Burada yapayalnız.

 Oğlunuzun durumu iyi değil.

 O yüzden geldim.

 Onu bulmaya çalışıyorum.

 Bunu söylemek istemezdim ama, intihar etmeyi düşünüyor.

 Olive’i görmeye geldin, değil mi?

 Beni değil.

 Olive mi?

 İste orada.

 Çok yalnız kaldı.

 Ben ve Olive birbirimize arkadaşlık ediyoruz.

 Yıllardır bu evde yalnızız.

 Merhaba, Olive.

 Nasılsın, kızım?

 Seni hatırlamıyor.

 – Aç mısın?

 – Hayır.

 Oğlunuza nasıl ulaşabileceğimi biliyor musunuz?

 Yanına gitmiş olabileceği bir akrabası ya da arkadaşı var mı?

 Sana yiyecek bir şeyler hazırlayayım.

 Sen, Olive’le kal.

 Dolapta dünden kalan bir şeyler var.

 Çoğu gün tek kelime bile etmiyorum.

 Bazen o kadar uzun zaman konuşmuyorum ki   konuşmayı unutuyorum.

 Bn.  Letham, acil bir durum söz konusu.

 Siz  Benden nefret mi ediyorsun?

 Nefret ediyor olmalısın.

 Bu yüzden mi yaptın?

 Hayır, sizden nefret etmiyorum.

 Oğlunuza yardım etmek için geldim.

 Er geç geleceğini biliyordum.

 Burası sensiz çok sessizdi.

 Yalnız.

 Bn. Letham.

 Beni kim zannediyorsunuz?

 Oyun oynama.

 Artık oynama.

 Kimim ben?

 Seni tanımaz mıyım, Henry?

 Tek oğlumu tanımaz mıyım sanıyorsun?

 Tanrım, seni ne kadar özledim.

 Seni çok özledim.

 Bizi incitmek istemediğini biliyorum.

 – Anne?

 – Evet, bebeğim?

 Size ne yaptım?

 Bunun bir önemi yok artık.

 Sana asla kızgın kalamam.

 Cumartesi günleri ne yaparım?

 Çocukken, hayvanat bahçesine giderdik.

 Hatırlıyor musun?

 Morsun yüzüşünü seyretmeye bayılırdın.

 Ama artık büyüdüm.

 Yarın 21. yaş günüm.

 Doğum günümde ne yapacağım?

 Kim bilir?

– Artık bana hiçbir şey söylemiyorsun.

 – Sen benim minik oğlumsun.

 Sırlarını Athena’ya anlatıyorsundur artık herhalde.

 Athena mı?

 Athena’nın nerede oturduğunu hatırlıyor musun?

 Şu yaptığım pisliğe bak.

 – Temizlemem gerekiyor.

 – Başınıza bakayım.

 – Görmek istemezsin.

 – Bn.  Letham.

 Kimseyi incitmek istemedin sen.

 İstemediğini biliyorum.

 Başınıza bakayım.

 Bu ciddi bir yara.

 Bana bakma, hayatım.

 Bakma.

 Olive, bırak.

 Olive, bırak.

 Yiyecek bir şeyler hazırlayayım sana.

 Kanın zor duruyor, ha?

 Al, üzerine bastır.

 Dr. Foster?

 Sizinle biraz konuşabilir miyim?

 Kötü ısırılmışsınız.

 – Kuduz aşısı yaptırdınız, değil mi?

 – Evet.

 Bakın, ben Şerif Kennelly.

 Memur Carlisle ile konuştuğunuzu biliyorum   ama birkaç şeyi teyit etmek istiyorum.

 Saldırının 9625 Rickover sokağında gerçekleştiğini söylemişsiniz.

 – Evet.

 – Letham ailesine ait olan bir evde.

 Evet, kadının köpeği bana saldırdı.

 Kadına yardım gerekiyor.

 Kafasında ciddi bir yara var.

 Hastanede olması gerekiyor.

 – Maureen Letham ile aynı okuldaydık.

 – Öyle mi?

 Oğlunu tanırsınız belki.

 Kendisi benim hastamdır.

 Henry’yi hatırlıyorum.

 Soluk tenli, zayıf bir çocuktu, hep resim çizerdi.

 – Evet, o.

 – Beni biraz ürkütürdü.

 Tuhaf olan, doktor  Anlamaya çalıştığım şey   9625 Rickover sokağında kiminle konuşmuş olduğunuz.

 Pardon, Maureen Letham’da hemfikir olduğumuzu sanıyordum.

 Size adının Maureen Letham olduğunu söyledi mi?

 Evet, oğlu hakkında konuşuyorduk.

 Pek tutarlı konuşmuyordu.

 Yardıma ihtiyacı var.

 Sabahın 1’inde bu kadınla neden konuşmak istediniz?

 Bakın, oğlunu tedavi ediyorum.

 Acil bir durum söz konusu.

 Şerif, kadının yardıma ihtiyacı var.

 Çok kan kaybetti.

 Size, Maureen Letham ile aynı okula gittiğimizi söylemiştim.

 Cenazesine de gittim.

 Öleli aylar oluyor.

 Araba kazası, o ve kocası.

 Bildiğim kadarıyla, o ev hâlâ boş.

 Aileleri satmaya çalışıyor.

 Bir saat önce Maureen Letham ile konuştum.

 Kafadan hasta biriydi herhalde.

 Sizi ne kadar tutacaklar burada?

 Şehre geri dönmem lazım.

 Bakın, 9625 Rickover sokağı, oradaydım.

 Henry’nin annesi de vardı.

 Pekala, Dr. Foster.

 Sizi arayacağım.

 Numaranızı aldım.

 Şerif?

 Şerif?

 Bn. Letham, gözleri kahverengi miydi?

 Hayır.

 Kasabadaki en mavi gözlerdi.

 25 sent.

 Affet beni.

 – Yavaş, Jerry.

 – Tuttum.

 – İyi gidiyorsun, Mike.

 – O kadar kolay sanma.

 – O tarafa değil.

 – Haydi, anne, daha hızlı, daha hızlı.

 Durun.

 Çekilin, çocuklar.

 Haydi.

 – Dur, dur, balonum.

 – Üzgünüm, evlat.

 Balon cennetine gitti.

 Önemli değil, bayım.

 Parktan bir tane daha alırız.

 – Haydi.

 – Söz mü, anne?

 Size doğru geliyor, çocuklar.

 Size doğru.

 Perşembe de buradaydınız, değil mi?

 Piyanoyu yine taşıyordunuz, değil mi?

 – Yardımcı olabilir miyim, ahbap?

 – O çocuk ve balon.

 Aynı şey perşembe günü de oldu.

 Bizim biraz işimiz var.

 Git başka birini rahatsız et.

 Size doğru, çocuklar.

 İşte böyle.

 Boyası çizilmesin.

 Size doğru geliyor.

 Tanrım, nerelerdeydin?

 Ne oldu sana?

 Meraktan bir sürü kişiyi aradım.

 Neredeyse polisi arayacaktım.

 Ne oldu sana?

 Meraktan bir sürü kişiyi aradım.

 Tanrım, nerelerdeydin?

 Meraktan bir sürü kişiyi aradım.

 Neredeyse polisi arayacaktım.

 – Neler oluyor, Sam?

 – Bilmiyorum.

 Hayır, benimle konuşmalısın.

 Bütün gece ayaktaydım.

 – Koluna ne oldu?

 – Köpek ısırdı.

 – Köpek mi ısırdı?

 – İğne oldum, ağrı kesiciler aldım.

 – Hangi köpek?

 – Mantığa aykırı şeyler görüyorum.

 Ölü olarak bilinen insanlarla konuşuyorum.

 Beth’in sinir sistemi bozulmuş.

 Çocuk, olacakları önceden biliyor.

 Annesi beni oğlu sanıyor.

 Aynı çocuğun, aynı balonu, aynı yerde iki kere kaybettiğini gördüm.

 – Hayatım, mantıksız konuşuyorsun.

 – Hayır, mantıklı olan hiçbir şey yok.

 – Beni korkutuyorsun.

 – Mantıklı olan hiçbir şey yok.

 Pekala, biraz dinlenmen gerekiyor.

 – Sakin ol.

 – Tamam.

 – Uyuman gerekiyor.

 – Evet.

 Hayır, uyuyamam.

 Onu bulmalıyım.

 Vaktim daralıyor.

 – Sadece birazcık.

 – Öyle mi dersin?

 – Uzan.

 – Pekala.

 Tamam.

 – Birazcık uyuyabilirim.

 – Tamam.

 Birazcık uyuyabilirim.

 Uyanır uyanmaz beni ara.

 Seni seviyorum, Lila Tanrım.

 Her yerde seni aradım.

 Benimle merkez dışına gelip, bir arkadaşımla tanışmanı istiyorum.

 Merkez dışına gitmek istemiyorum.

 Dün gece annenle tanıştım.

 Nasıl yani, annemle mi tanıştın?

 Bana öldüğünü söylemiştin.

 O iyi mi?

 Herkes annenin öldüğünü düşünüyor, ama ben mutfakta onunla konuştum.

 – İyileşecek mi?

 – Bilmiyorum.

 Ya hasta, ya da bir şekilde yaralı.

 Bilmiyorum.

 – Kızgın mı?

 – Köpek bayağı kızgına benziyor.

 – Hangi köpek?

 – Olive.

 Olive mi?

 Olive’i uyuttuğumuzda 12 yaşındaydı.

 Karaciğerinde tümör vardı.

 Olive ölü değil.

 Basbayağı ölü değil.

 Evet, ölü, ama çok uslu bir köpekti.

 Oyun oynamayı kes.

 Neler olduğunu bilmek istiyorum.

 Geleceği bildiğini sanmıyorum.

 Sana yardım etmeye çalışıyorum.

 Cevap istiyorum.

 Annenle babana ne oldu?

 Bak, bana söylemen gereken şeyler var.

 Yani, amacın kendini öldürmek olsaydı, şimdiye kadar öldürürdün.

 – Neden öldürmedin?

 – Neden öldürmedin?

 – Neden bana gelip duruyorsun?

 – Neden bana gelip duruyorsun?

 Çünkü bana yardım edebilecek tek kişi sensin.

 O yüzden.

 Henry.

 Henry.

 İçinde bulunduğun durumda olan insanlar gördüm.

 Diğer tarafa geçmelerine yardım ettim.

 Yardım edersen, ben de sana ederim.

 Sevgiline ettiğin gibi mi?

 Adı Lila, değil mi?

 Bileklerindeki izleri gördüm.

 Sen mi kurtardın onu?

 Kendi kendini kurtardı.

 Evet, ama sen yardım ettin, değil mi?

 Hayır.

 İntihar, bazen dikkat çekme girişimidir.

 Lila’da, öyle değildi.

 Her iki bileğine 10’ar santimlik 3 dikey çizik attı.

 Her iki dirsek kemiğini ve radyal damarını yardı.

 Yanına ulaşabildiğimde, 2 litre kan kaybetmişti.

 Onu küvetten dışarı çıkardım, iki koluna da sargı koydum   ve ambulans çağırdım.

 Tekrar yapmasından korkmuyor musun?

 Hayır.

 Neden?

 Çünkü beni seviyor.

 Burada olsaydı   gözlerini daha çok açmanı söylerdi.

 Bırakılamayacak kadar çok güzellik olduğunu söylerdi.

 Haklıdır herhalde.

 Neyse   artık çok geç.

 Henry?

 Gitmene izin veremem.

 Kalmalısın.

 Seni merkez dışındaki

 – Çekil yolumdan.

 – Hayır, gelmelisin.

 Çekil yolumdan, tamam mı?

 – Çekil, çekil.

 – İzin veremem.

 Sana bir şey göstereyim.

 Annemle babamı öldürdüm.

 Annemi ve babamı öldürdüm.

 Cehenneme gideceğim.

 Ya da, oradayım zaten, bilmiyorum.

 Üzgünüm, Sam.

 Peşimden gelme.

 Canal sokağına, bir lokantaya.

 “Canal sokağına, bir lokantaya.”

 Hangi lokanta?

 20 lokanta var belki.

 Bilmiyorum, birini seç.

 Taksimetre açık kalsın.

 Affedersiniz.

 Athena diye bir elemanınız var mı?

 Evet.

 Athena! – Evet, ne var?

 – Athena?

 Ne var?

 Ne istiyorsun?

 Pekala, diğerine.

 Pekala, diğerine.

 Pekala, diğerine.

 Pekala.

 Bir tane daha var galiba.

 Fazla seçeneğimiz kalmadı.

 Ne istediğini bilmiyorum.

 Pekala, bir tane daha dene, lütfen.

 LOKANTA Affedersiniz.

 Burada Athena adında bir garson çalışıyor mu?

 – Athena mı?

 – Evet.

 Hayır, adını hiç duymadım.

 – Kahve alabilir miyim, lütfen?

 – Tabii.

 Athena’ya evlenme mi teklif edeceksin?

 Hayır.

 Onu tanıyor musun?

 – Aynı kızdan mı bahsediyoruz?

 – Polis misin?

 Hayır, çöpçatan denebilir.

 Burada çalışmıyor artık, ama aynı tiyatro sınıfındayız.

 Öyle mi?

 Nerede oturduğunu söyleyebilir misin?

 – Nesin sen, sapık mı?

 – Hayır, hayır.

 Ben bir psikiyatrım.

 Gördün mü?

 Psikiyatrsın, ha?

 Xanax reçetesi yazabilir misin yani?

 İhtiyacı olan bir hasta için Xanax reçetesi yazabilirim, evet.

 Peki.

 Athena’yı aramanda iyi şanslar.

 – Hapishane, efendim! – Danimarka bir hapishane.

 – O halde dünya da bir hapishane.

 – Hem de alası.

 Sınırları, koğuşları, zindanları olan bir hapishane.

 Danimarka en kötülerinden biri.

 Biz öyle düşünmüyoruz, efendim.

 O halde, sizin için fark etmiyor.

 Aslında, iyi ya da kötü diye bir şey yok, düşünceyle var oluyorlar sadece.

 Bana göre bir hapishane.

 Hapishane mi, efendim?

 Danimarka bir hapishane.

 Bu konuşmayı yapmıştık.

 Bir dakika.

 – “O halde hırsınız ” – O halde, hırsınız bunu öyle yapıyor.

 Aklınıza sığamayacak kadar dar.

 Kötü rüyalar görüyor olmasaydım, az ve öz sınırlar koyarak   kendimi uzayın kralı sayardım.

 – Oyunda en sevdiğim dize bu.

 – Güzel bir dize.

 Ama, benim en sevdiğim dize şu: “Ey! Ne hilekar ve köylü bir köleyim ben.”

 Ne demek olduklarını bilmiyorum, ama “köle” kelimesini seviyorum.

 Bayılıyorum.

 Gitmem gerekiyor.

 Yarın sabah koroda solom var.

 Benimle okuduğun için teşekkürler.

 İyi bir Rosencrantz’sın.

 Biliyorum.

 Hoşça kal.

 Merhaba.

 Hamlet’i bir erkek olarak düşünürdüm.

 Dar görüşlü birisiniz o halde, öyle değil mi?

 Bu lezbiyen Hamlet.

 Bütün rolleri kadınlar oynuyor.

 Şaka yapıyorum.

 Ben Ophelia’yım.

 Onu oynamaktan çok sıkıldım da.

 İşler sarpa sarınca, kendini içkiye vuruyor.

 – Hamlet bütün güzel dizeleri kapmış.

 – Bu konuda adı çıkmıştır.

 – Tanışmıştık, değil mi?

 – Hayır, sanmıyorum.

 – Ben, Sam Foster.

 – Athena.

 – Merhaba.

 – Merhaba.

 Sınıfa mı katılıyorsunuz?

 Hayır, aslına bakarsanız, sizi arıyordum.

 Göğsüm kabardı.

 Neden?

 Ben bir psikiyatrım, ve sizden çok hoşlanan bir hastam var.

 Çıkma teklifi için alışılmadık bir yöntem.

 – Adı ne?

 – Henry Letham.

 Yabancı gelmiyor.

 Lokantada birkaç kez kahve servisi yapmışsınız, çok iyi davranmışsınız.

 Anlattığına göre, hayatında yaşadığı en güzel şey sizmişsiniz.

 Henry.

 Soluk tenli, zayıf biri mi?

 – Kollarında yara izleri var?

 – Evet, o.

 Kahvesiyle beraber cevizli kek yerdi hep.

 Hatırlıyorum.

 Ama lokanta dışında onunla hiç konuşmadım.

 – Yalnızca  – Evet?

 Ne?

 Bunları bir psikiyatra anlatmak çok aptalca.

 – Deli olduğumu sanacaksınız.

 – Hayır.

 Ona karşı çok garip şeyler hissettim.

 Yani, pespaye kılıklı, aylardır banyo yapmamış gibi duruyor   ama onda bir şey var  Onu daha önce görmüşüm gibi.

 Başka bir yerde, onu tanımışım gibi.

 Evet.

 Nesi var?

 – Kendini öldürecek.

 – Neden?

 Tahminimce, çok kötü bir şey yaptığını düşünüyor.

 Keşke yardım edebileceğim bir şey olsaydı, ama  Aslına bakarsanız, yardımı olmaz   ama ona bir kez A. Smith’s’de rastladım.

 – A. Smith’s mi?

 – Sanat kitabevi.

 Arka tarafta oturmuş, kitap okuyordu.

 Bilmiyorum, sık takıldığı bir yer olabilir.

 – Nerede bu?

 – Çok yakın.

 Gelin, göstereyim.

 Athena?

 Athena?

 Athena! Athena?

 Athena?

 Athena?

Kral mı, yoksa çiftçi mi olduğumu düşünüyorum.

Onlar başka bir hayata ait.

 Athena?

 O halde, sizin için fark etmiyor   çünkü iyi ya da kötü diye bir şey yok, düşünceyle var oluyorlar sadece.

 Bana göre, bir hapishane.

 Hapishane mi, efendim?

 Danimarka bir hapishane.

 Bu konuşmayı yapmıştık.

 Ben, Sonny Rollins.

 Yalnız mısın burada?

 Kim o?

 Kim var orada?

 Annem neden yanında değil?

 Polisi arayacağım.

 Koy telefonu yerine, baba.

 – Ben, Henry.

 – Henry mi?

 Ne işin var burada?

 Seni bir kez daha görmek istedim, o kadar.

 Henry, hemen gitmeni istiyorum.

 İnsanların evine gizlice giremezsin.

 Gitmek istemiyorum, baba.

 Yanlış insana geldin.

 Daha önce de söylemiştim.

 Ölmek istemiyorum.

 Ölmek zorunda değilsin.

 – Benim için bir şey yapar mısın, baba?

 – Ne?

 Ne yapıyorsun?

 Korkma, korkma, korkma.

 Bana bakmanı istiyorum, tamam mı?

 Korkma.

 Sadece yıldırım.

 Bahçede ölü serçeler bulduğumuz günü hatırlıyor musun?

 Hatırladın mı?

 Yıldırım düşen ağacın üzerindeydiler hani?

 Kimsin sen?

 Senin oğlunum.

 Hayır, hayır.

 Anneme, onu sevdiğimi söyle.

Resimlerini annene göstermelisin.

 Evet, şey, işte.

 Bu gece ne kadar güzel, değil mi?

 Bana, yıllar önce tanıştığımız zamanı hatırlatıyorlar.

 Bunca yıldan sonra, hâlâ nasıl âşık kalabildiniz?

 Çok basit.

 Kapattık.

 Ben, al şunu içeri, ne istiyor bak.

 – Bir şey mi arıyordunuz?

 – Henry Letham’ı.

 Kitabı mı, yoksa onunla ilgili bir kitap mı?

 Hayır, burada olabileceğini düşündüm.

 Bazen buraya gelirmiş.

 Burada kimse yok, ahbap.

 Dükkan kapalı.

 Benimle oyun oynamasan nasıl olur?

 Smitty, Henry Letham adında birini tanıyor musun?

 Tabii.

 Ona bir şey mi oldu?

 – Evet, onu bulmam gerekiyor.

 – Biraz güneş görmesini söylerim hep.

 Bütün vaktini kitapçılarda geçirmek pek sağlıklı değildir.

 Evet, bu onun.

 Kitaplar için parası yoktu, o da bana bunu verdi.

 Benim için kârlı oldu.

 Bayağı yeteneği var, değil mi?

 Birkaç kitap için resmini mi verdi?

 Hangi kitaplar?

 Tristan Reveur tabii, ne olabilir?

 Çocuk, Reveur’e tutkun.

 – Başka kitapları var mı?

 – Hayır, hepsini aldı.

 Hepsi ikinci el, baskısı durmuş kitaplar.

 Evet.

 Teşekkürler.

 Evet, ne düşünüyorsun, sence başaracak mı?

 – Efendim?

 – Yeteneği var mı?

 Evet, evet.

 – Alo.

 – Benim.

 Tanrım, Sam, neredesin?

 İyi misin?

 İyiyim.

 Dinle, Tristan Reveur kendini 21. yaş gününde öldürdü, değil mi?

Tanrım.

 Bugün çocuğun 21. yaş günü mü?

 Evet.

 Kendini nasıl öldürdü?

Brooklyn Köprüsü’nde kendini vurdu.

19. yüzyılın en iyi sanat eseri olduğunu söyledi.

 – Alo?

 – Lila, dinle.

 Şunu bilmeni istiyorum.

 Sana güveniyorum.

Sana, dünyadaki herkesten çok güveniyorum.

 – Neler oluyor?

 – Bak, bu gece bir şey olursa   seni sevdiğimi bil.

 Gerçek olduğunu bildiğim tek şey bu.

 Senin için endişeleniyorum.

 – Endişelenme.

 Seni seviyorum, Lila.

 – Sam?

 – Leon?

 – Gözlerini kahverengi hayal ederdim.

 – Görüyorsun.

 – Her şeyi görüyorum.

 Hayatımda ilk defa, her şeyi görüyorum.

 – Ama nasıl?

 – Henry, Henry sayesinde.

 Affet beni Neler oluyor bize?

 Budistler doğru biliyormuş.

 Dünya bir hayalmiş.

 – Saat kaç?

 – 23:33.

 Yağmurlu bir cumartesi gecesi.

 Taksi bulamazsın.

 Lânet olsun.

Sesimi dinle, Henry.

 Ayık kalamaya çalış, tamam mı?

 – Anne, bu adam ölecek mi?

 – Ölmez umarım, tatlım.

 Sanmıyorum.

Brooklyn Köprüsü, Belediye Binası.

 Transfer  Henry.

 İlk buluşmalarımızdan birinde   artık neyin gerçek olduğunu bilmediğini söylemiştin.

 Bense bildiğimi söylemiştim, ama yanılmışım.

 Neyin gerçek olduğunu bilmiyorum.

 Biliyorsun.

 Sen gerçeksin.

 Ve beni kurtarmaya çalışıyorsun.

 Ama çok geç kaldın.

 Çünkü uyanmam gerekiyor.

 Uyanıksın.

 Henry, etrafına bak.

 Bu bir rüyaysa, bütün dünya rüyanın içinde.

 Bu acıya dayanamıyorum.

– Keşke görmek zorunda olmasaydın.

 – Henry.

 Gözümün önünde oldu.

 Gözümün önünde.

 İlk ben geldim.

 Onu yerinden oynatmadım.

 – Telefonun var mı?

 – Aradım bile.

 – Durun, yardım edeyim, ben hemşireyim.

 – Çok kan kaybediyor.

 Yüzünü düz çevireceğim, tamam mı?

 Tamam, baskı uygula, nabzını kontrol et.

 Beni duyabiliyor musun?

 çok  İyileşeceksin.

 İyi olacaksın.

 Korkma.

 – Diğerleri nasıl?

 – Ölmüşler.

 – Hemşireyim mi demiştin?

 – Evet.

 – Adın ne?

 – Lila.

 Dinle, dinle.

 Lila bir hemşire.

 – Onun sesini dinle, tamam mı?

 – Tamam.

 Pekala, ceplerine bakıp, adını yazan bir şey bulacağım.

 Adın ne?

 Adını söyleyebilir misin bana?

 Doluya benziyor.

 – Efendim?

 – Doluya benziyor.

 Hayır, hayır, dolu değil o.

 Işık sadece.

 Henry, adın bu mu?

 Henry, dinle.

 Benim adım Sam.

 Ben bir doktorum, tamam mı?

 Sana göz kulak olacağım, tamam mı?

 Uyanık kalmaya çalışmanı istiyorum.

 Lila’nın sesini dinleyip, uyanık kalmanı istiyorum.

 Gözlerini kapama.

 Kaç yaşındasın, Henry?

 – Efendim?

 – Affet beni, dedim.

 – Ne dedi?

 – “Affet beni.”

 Henry, dinle.

 Tam arkandaki arabayı kullanıyordum.

 Sen yanlış bir şey yapmadın, tamam mı?

 Ön lastiğin patladı, tamam mı?

 Senin hatan değildi.

 Kimsenin suçu değildi.

 Suçluluk hissetme.

 Korkma.

 Daha çocuk.

 İyileşeceksin.

 Nabzı zayıflıyor.

 Gözlerini kapama, Henry.

 Gözlerini kapama, tamam mı?

 Sesimi dinle, Henry.

 Gözlerini kapama, tamam mı?

 Bir şey arıyor.

 Bu yüzüğü.

 Al bakalım.

 Gözlerini kapama, Henry, tamam mı?

 Gözlerini kapama.

 – Haydi, Henry.

 – Arabada yanımda kalmalısın.

 Birbirimizin yanından kaçamayız.

 Unuttun mu?

 – Anne, bu adam ölecek mi?

 – Hayır, meleğim, iyileşecek.

 Ambulanslar vardır, gelip ona yardım edecekler.

 – Geliyorlar mı diye bakalım mı?

 – Nerede kaldı bu ambulans?

 – Bizi dinle.

 – Henry, ayık kal.

 Bana bak.

 Henry, bana bak.

 – Nabız çok zayıf.

 – Ayık kalmaya çalış.

 Ayık kalmaya çalış.

 Sesi dinle.

 Haydi, Henry.

 Henry?

 Gözlerini kapama, Henry.

 Aç gözlerini.

 Bana bak.

 Ayık kal.

 İşte böyle, tamam, öyle dur.

 Bana bak.

 – Sen misin?

 – Efendim?

 Efendim?

 Bebeğim.

 Bebeğim orada.

 Sevgilim.

 Benimle evlenir misin?

 Benimle evlenir misin?

 Gidelim.

 Haydi.

 – Benimle evlenir misin?

 – Evet.

 – Benimle evlenir misin?

 – Evet, Henry.

 – Henry, Henry?

 – Başaramayacak.

 – Henry, ayık kalmaya çalış.

 – Henry, gözlerini aç.

 – Beni duyabiliyor musun?

 – Henry?

 – Nefes alamıyorum.

 – Nefes alamıyor musun?

 Haydi, şunu gevşetelim.

 – Henry?

 – Ayık kal  Seni bırakmayacağım.

 Korkma, sakın korkma.

 Korkma.

 – Özür dilerim.

 – Özür dilemen gerekmiyor.

 – Henry?

 – Henry.

 Henry.

 Cesedi, yerinden oynatmamak gerektiğini biliyorum.

 – Adınızı alabilir miyim, bayan?

 – Elizabeth Levy.

 Bilgilerinizi alır almaz, memurlar sizinle konuşacaklar.

 – Tamam.

 – Pekala, sen devam et.

 Yardımların için teşekkürler.

 Daha fazlasını yapabilseydik keşke.

 Daha önce, kimse bana evlenme teklif etmemişti.

 Bir yere gidip bir fincan kahve içmek ister misin?

 Bu gece uyuyamayacağım.

 Evet, bu hoşuma gider.