95 dk

Yönetmen:Robert Bresson

Senaryo:Robert Bresson

Ülke:Fransa 

Tür:Dram

Vizyon Tarihi:01 Haziran 1977 (Batı Almanya)

Dil:Fransızca

Müzik:Philippe Sarde

Kelimeler:din, psikanaliz, politika, devamı…

Nam-ı Diğer:The Devil, Probably

Oyuncular: Antoine Monnier, Tina Irissari, Henri de Maublanc

Özet

Charles, reddettiği siyaset, din ve psikanaliz arasında sürüklenir. Gün gelir nihayetinde, içinde yaşadığı toplumun ahlaki ve fiziksel çöküşünden ne kadar da derinlemesine tiksindiğini farkeder ve intiharın tek seçenek olduğuna karar verir.

Alt yazı

  BELKİ ŞEYTANDIR

GENÇ BİR ADAM PERE LACHAISE’DA İNTİHAR ETTİ

PERE LACHAISE “İNTİHAR CİNAYETTİ”

Altı ay öncesi  Ağırlığını sola veriyorsun.

 Sonra da sağ ayağına.

 Sonuç  Sen! Göster bana! Sen yürüyemezsin.

 Sen de öyle.

 Sen de.

 Sen yürüyebilirsin.

 Her şeyin yok olmasını istiyorum.

 Herkesin yok olmasını istiyorum.

 Çok kolay.

 Yüz binlerce sloganla akıllarını çelebiliriz! Neyi yok edecek?

 Nasıl yapacak?

 Her şeyi bilmek istiyorsun bu yüzden asla hiçbir şey yapmıyorsun.

 – Ondan sonra geriye ne kalacak?

 – Bunun önemi yok.

 Her ne kalırsa bunun adı gelişim olacaktır.

 Tüm bunların anlamını bilmek istiyoruz.

 Anlamını mı?

 Anlam arama! Kapa çeneni! – Tek gücümüz  – Bırak artık şunu! Yarım akıllılar, aptallar! Budalalar, hepsi hem de!  İNSANOĞLU VE DOĞASINI KORUMA TOPLULUĞU Her yerde yüzlerce ölü ağaç.

 Bölgedeki bir boğanın bacaklarının röntgeni.

 Tarıma faydalı kuşların ve böceklerin yok edilmesi.

 Sızıntılarla okyanus ve nehirlerin kirletilmesi.

 İnsan dahil organizmalardaki zehirlerin stabil hale getirilmesi.

 Ölüm riski bile onları durdurmaya yetmeyecek.

 Bunları da durdurmayacak.

 Tankerlerden dökülen atık maddeler.

 Peki bunlar hiç mi risk oluşturmuyor?

 Sadece ses değil  Ama binlerce feet yukarıda oksitlerin salınımı   ozon tabakasına zarar verir.

 Mavi gökyüzü diye bir şey kalmayacak.

 Daha kalabalık ama daha az yaşanılabilir bir dünya.

 Kâr marjı için bütün bir türün yok edilmesi.

 Geçen son birkaç yüz yıl içinde 280 kuş ve memeli türü yok edildi.

 400 bin fil.

 Bu yıl Kenya’da 1,000 gergedan öldürüldü.

 İki milyon dolar için 180 bin yavru fok.

 – Nereye gittiğini biliyor musun?

 – Evet.

 – Nereye?

 – Onun evine.

 – Evi yok ki.

 – Odası var.

 – Anne babanın kalbini kıracak.

 – Bunun için elimden bir şey gelmez.

 – Onu bu kadar çok mu seviyorsun?

 – Sevdiğim sensin Michel.

 – Onunlayken başka bir şey ama aşk değil.

 – O zaman ne?

 Bilmiyorum.

 Burada 5’te olmamı istedi.

 Hiç gelmeyebilir de.

 İşte burada! Luther’in, yığınların ancak yutulduğunda, kirli ellerin buna bulaştığında   kutsal olması gerektiğine karar verdiği için mi?

 – Kirli mi?

 – Papazlık makamınca takdis edilmemiş eller.

 Montesquieu, Katoliklerin Protestanizmi yok edip   sonra da Protestan olacaklarını söylemişti.

 Protestanların peşinde koşuyorsun.

 Bunun sebebi istediğin gibi düşünüp yaşayabilmen mi?

 Hristiyanlığı modern yaşama uydurmaya çalışıyoruz.

 – Buna kimin ihtiyacı var ki?

 – Eski klişelerden bıktık artık.

 Ama rahipler ve sadıklar sürekli bu amacın peşinden giderler.

 Bu uğraşlarınıza bizi alet etmeyin artık! Yarının kilisesini hazırlamak ve daha akla yakın bir Hristiyanlık   inşa etmek için günlük toplanırlar.

 Mantıklı! Ama tüm dinler mantıksız! Sevsen de sevmesen işte bu yüzden geleceğin Hristiyanlığında   dine yer olmayacak.

 Zamana göre hareket etmen lazım.

 Zamanın canı cehenneme! Sen ve rahiplerin o kadar medeni, o kadar kültürlüsünüz ki! Bu yüzden mi müzik bu kadar ruhsuz ve ilahilerin bu kadar bayat?

 Tüm bu uydurma sözler ve jestler o kadar önemsiz ki! Tanrı kendini öyle sıradan işlerle ifşa etmez.

 Madem mucizelere inanmıyorsun   en azından fakirlerin ve ezilmişlerin kaderini bizimle paylaş.

 Büyük bir çile var.

 Kenar mahalleden bir papaz bana şöyle demişti: “Sıkıldım!” İşte geldik! Gidelim! Bu utanç verici!  Tanrı bir haindir Beni asıl şaşırtan şey senin Edwige’e davranış şeklin.

 Parasını al ama onu yalnız bırak.

 Ne de olsa senden nefret ediyor.

 Peki ya sen?

 Hislerimi alenen belli etme gibi bir alışkanlığım yok.

 Onun için bir şeyler hissettiğimi de nereden çıkarıyorsun?

 Hissetmek mi?

 – Onu kandırıyorsun! – Edwige, bu doğru mu?

 Charles, lütfen.

 Sen karışma.

 Bizi yalnız bırak! Nerede kalmıştım?

  çoktan başlamış süreci hızlandırarak  ” kitaplar, filmler ve uyuşturucularla çoktan başlamış virgül ” Cazibesine rağmen yakınlık konusunda hiçbir fikri yok.

 Onu sevmediğini zannedecek.

 Sevmediğimi kim söylüyor?

 Şimdi git ve acele et.

 Onu sana getireceğim.

 Biz gidiyoruz.

 Gitmek istiyor musun?

 Bunca şeyden sonra beni terk edemezsin.

 Biliyorsun, sadece bir saatliğine geldim.

 Neyi bekliyoruz?

 Beni bu kadar mutlu etmek zorunda mıydın?

 Bir aptal gibi davranarak işleri daha da kötüleştirme.

 Zavallı küçük Edwige, kendine ne yaptın böyle?

 Sana ne?

 Ağlamayacaksın, değil mi?

 Gülünç ve aptal gibi görünüyorsun.

 Sana gülmekten asla vazgeçmeyeceğim.

 Ben gidiyorum.

 Öyle burjuvazi bir fikir, öyle köhne bir ön yargı ki! Ön yargının modası hiçbir zaman geçmez.

 Beni ölesiye sıkıyorsun.

 Geri dönmeseydi seninle konuşmak zorunda kalacağımı düşündüm.

 Peki geri döndü mü?

 Geri dönmeyeceğini sana düşündüren şey nedir?

 Elbette dönecek.

 – Uyumlu olmadığını biliyorum.

 – Ortak hiçbir şeyiniz yok.

 Bu doğru değil, Edwige’i sevmekten vazgeçersem onun en azılı düşmanı olurum.

 Onu sevdiğine emin olabilseydim vereceğim karar  Fedakarlıkta bulunurdum.

 – Bunu yapmazdı.

 – Eminim suçluluk hissetmemiştir.

 Bir yolu var: Onu sevmekten vazgeç ve başka birini sev.

 Hayır, mesele bu değil.

 Onu ilk sen terk etseydin sana koşa koşa gelirdi.

 – Neden onu her zaman küçük düşürüyorsun?

 – Ben mi?

 Eşyaları arasında bak ne buldum.

 Siyanür! Bu ölümcül bir zehir.

 Bu da var.

 Muhtemelen ya kendini ya da bizi korkutmak içindir.

 – Onu sakla ya da çöpe at.

 – Bunu fark eder ama.

 Saklamalısın ama güvenli bir yer olsun.

 Alberte nerede?

 Sorun ne?

 – Sana her şeyi anlatacağım.

 – Bana hiçbir şey anlatma.

 – Hayır.

 – Evet.

 – Hayır! – Sadece bu.

 Doğru olmuş mu?

 Bunun işlemin sonucunun U bölü U olduğunu bilmen gerek.

 Şimdi toz ol ve seni gözüm görmesin.

 Orada.

 Ama ders vermeyi ya da onlardan   ücret almayı reddediyor.

 Hiçbir şey yapmayacak.

 Neden?

 Her şeyi yapmanın da bir sınırı yok mu?

 Evet, ama bunun ötesinde inanılmaz bir zevk yaşıyorsun.

 Alberte ne söylüyor?

 – Sormadım, sorulardan nefret ediyor.

 – Ona şaşırmış gibi davranıyorsun.

 Bu bir vaaz mı?

 Gitme! Kal! Söyle bana en çok kimi seviyorum, Edwige’i mi yoksa Alberte’i mi?

 – Sen söyle bana.

 – Bilmiyorum.

 Sen karar ver.

 Şey, kesinlikle Edwige.

 Yanlış! Alberte’i.

 Edwige’e söyledim, tümüyle katılıyor.

 Diyelim ikisini de sevmedin?

 Beni gerçekten tersledi.

 – Bu doğru değil.

 – Lütfen.

 Hakkımda tek kelime bile etme.

 Beni bıktıracaksın.

 Onu başımdan defedeceğim.

 Onu arabama almayacağım.

 Israr ediyor.

 Dinleyecektir ama onu ikna edemeyeceksin, sadece düşüncelerini güçlendireceksin.

 Geliyor musun?

 – Şişeyi hallettin mi?

 – Evet.

 – Fark etti mi?

 – Elbette.

 Yeni yollarınız kağıt hamurundan mı geçiyor?

 Kesilmeleri gerek.

 Daha fidanlar.

  “GEZEGENİMİZİ KURTARALIM”

Uygarlıklar nasıl son buluyor biliyor musun?

 Aptallık arttığında.

 Neyin büyümesi?

 Mutluluğun mu?

 Kredi kartıyla gelen mutluluk mu?

 Yoksa kırlarda yürümenin ve nehirde dalmanın mutluluğu mu?

 Tüm bunlar çok resmi.

 Kırmızı çamur.

 Yıllardır 2,000 ton kimyasal her gün Akdeniz’e döküldü.

 Bunu deniz yatağına dökmek artık hiç iyi bir şey değil.

 Denize atılan cıva atıkları balıklardan insanlara geçti.

 Bu çok sık görülmez.

 Etkisi 15 yıl sonra ortaya çıkar.

 Dünya ağırlığının %2’si kadar bir atık okyanuslara ve sahillere yayılmıştır.

 Devasa tankerleri suya indirmeye hala devam ediyorlar.

 Bizi kurtarmak bilime kalmış! Bu konuda sadece   ayaklarımızı sallayabileceğiz   kekimizi yiyip sonunda tümüyle kafayı yiyeceğiz.

 Mağaralarda yaşamaya geri dönmek istiyor musun?

 Hiçbir şey sormuyorum.

 Hiçbir şeyde hak iddia etmiyorum.

 Hayır, istisnai bir dünyada istisna olmak istiyorsun.

 Peki ya sen?

 Sen neyi destekliyorsun?

 Gelişim, kardeş sevgisi, aşk  Peki sen?

 Ben mi?

 Açık saçık zevk.

 Bir yaratık gibi, vahşi bir hayvan gibi sevişmek.

 Nereye gidiyorsun?

 Onu tanıyor musun?

 Senin neyin var?

 Aç kapıyı! Aç kapıyı! Çok korktum.

 Ne oldu?

 Su altında başını yatırarak uzanamıyorsun.

 Öylece bekleyemiyorsun.

 Bu mümkün değil.

 – Neyi bekleyecekmişim?

 – Bilmiyorum.

 – Bunu mu?

 – Budala.

 Beni içine sokacağın belanın farkında mısın?

 Budala.

 Kendimi öldürebileceğimi düşünüyor musun?

 – Aklımdan bile geçmez.

 – Neden?

 Çünkü söylediğin gibi gerçekten buna yeltenseydik   yine de tüm sebeplere rağmen yaşamak istiyor olurdum.

 Düşünmeden, sırf bunun için mi?

 Yaşam enerjisi için yaşa.

 Ama her şeyin yolunda gideceğinden eminim.

 Emin misin?

 Aklım ya da zekam değil   söz konusu başka bir şey.

 – Haklısın.

 – Bak ne aldım.

 – Çikolata! Merak etme, hiçbir şeye ihtiyacım yok.

 Evde kimse olmadığında ihtiyacım olanı alıyorum.

 Anahtarlar bende.

 Charles burada değil mi?

 İki gün önce olan olay yüzünden bana kızgın olabilir.

 O zamandan beri de geri dönmedi.

 – Kavga mı ettiniz?

 – Hayır ama neye üzüldüğümü ona söyledim.

 Benimle nazikçe konuştu ama sesi o kadar kuruydu ki döndüm.

 Onu rahatlatan genellikle benim.

 Haberleri duydun mu?

 Babası yokken Edwige’le kalacak.

 İstediğini biliyorum.

 Hemen parlama.

 Onsuz daha iyi olacak.

 Ama onu cesaretlendirmeyi göze alamadım yoksa kalmak konusunda ısrar edecek.

 Burada sırf mecbur olduğu için sıkılmasını istemiyorum.

 Bana olan tüm sevgisini öldürecek bu.

 Fancy, bana bunları getirdi.

 Bir tane ister misin?

 Sen delirdin mi?

 Bu da ne demek oluyor?

 – Bana ihtiyacın olduğunu biliyordum.

 – Evet, sana ihtiyacım var Michel   ama bugün değil; bugün yalnız kalmayı yeğlerim.

 Seni burada görmek korkunç.

 Dışarı çıkalım.

 Kitabım buradaysa bu kötü bir işaret.

 – Aklımda düşündüğüm etkiye sahip değil.

 – Muhteşem olduğunu düşünüyor.

 – Nereden biliyorsun?

 – O söyledi.

 Seni memnun etmeye çalışıyor.

 Arkadaş olduğumuzu biliyoruz.

 Saklı tutuyor.

 Bunu tercih ederim.

 İkiyüzlü.

 Devrime gelecek olursak  – Devrim olmayacak.

 – Neden?

 – Artık çok geç.

 – Madem öyle diyorsun! – Bir önceki gün kendine öyle demiştin.

 – Öyle mi dedim?

  ÇAĞIR – Baştan çıkarıcı.

 – Ne?

 Yok bir şey.

 Ödünç alabilir miyim?

 Sana satarım.

 Koy onu.

 Silahın Charles’ta mı?

 – Mermiye bakıyor.

 – Mermiye mi?

 Kafasına sıkmadan önce iyice görmek istiyor.

 Charles! Buradaydı.

 Charles! Endişelenmiyor musun?

 Alabilir miyim?

 – Titriyorsun.

 – Hayır.

 Evet, titriyorsun.

 Seni ısıtalım.

 Al iç şunu.

 Ben kaçıyorum.

 Git o zaman! Pekala.

 Geç mi kaldım?

 Hayata geri dönebilmen için dua ediyorum.

 Böylece eskiden olduğu gibi seni tekrar sarıp öpebilirim.

 Öldüm mü?

 Sonra uyanıyorum ve seni yanımda buluyorum.

 Öyle rahatlatıcı ki! Seni hiçbir zaman terk etmeyeceğimi biliyorsun.

 Evet, evleniyorum.

 – Edwige’le mi?

 – Alberte’le.

 – Tek çözüm bu.

 – Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?

 – Başka yolu yok.

 – İşte geliyor.

 – Seninle geleceğim.

 – Hayır, sakın.

 İnsanlar için bu sınırın belirlenmesi biraz aceleye gelmemiş mi?

 Sanmıyorum.

 0.

17 rem.

 Rem denen şey 1 rad’lık radyasyonun organizmada oluşturduğu etkidir.

 1 rad gram başı 100 erg’e eş değerdir.

 Nükleer güç santralleri   kalıcı bir şekilde nehirleri yok etmekten başka   insanlar için radyasyon tehlikesi doğurmuyor mu?

 Tedbirler yetersiz kalırsa daha fazlasına sarılacağız.

 Salınan gazlar bilhassa kripto ve trityum.

 Bunlar fabrikaların işletilmesi için gerek ve atıklar depolanmalıdır.

 Bu atığı taşımanın bir riski yok mu?

 Uranyum taşıyan trenler ABD’de ve Almanya’da raydan çıktı.

 Konteynırlara hiçbir şey olmadı.

 Ucuz atlatılmış.

 Plütonyum uranyumdan daha tehlikelidir.

 Sonsuza dek dayanır.

 Karayolu taşımacılığında tehlike artış göstermedi mi?

 Mühendisler bu sorunu ele alıyorlar.

 Saklandığında atık maddeler içme suyunu tehdit etmiyor mu?

 Yeryüzünün içme suyu portakaldaki bir damladan başka bir şey değildir.

 Depremleri düşünen oldu mu?

 Alıştığımız üzere atıkları denize dökmek   tüm deniz yaşamının tahribatı demek olmuyor mu?

 Bunun ceremesini gelecek nesiller çekecek.

 Birleşik Devletler 1,000 adet nükleer enerji santrali kurmayı planlıyor.

 SSCB’nin bunu ikiye katlayacağı düşünülüyor.

 Bu büyüme seni hiç mi dehşete düşürmüyor?

 Hayır, hiç bile.

 Güneş enerjisi ya da dalga enerjisi değil de neden atom enerjisi?

 Kimin seçimi bu?

 Özellikle silahlanma üzerine yapılan çalışmalar tarafından dikte ediliyor.

 20 milyon insanı öldürecek bir füze, bir şaheser duyuruyorlar.

 İnsanların güvenini kazanmak için tek yapman gereken gerçekleri inkar etmen.

 Hangi gerçekleri?

 Bu doğaüstü bir şey.

 Sana inanamıyorum!  İNMEK İSTİYORUM Hükümetler burunlarının ucunu bile göremez.

 Hükümetleri suçlama.

 Dünyadaki hiçbir hükümet   yönetimde olduğu için böbürlenmez.

 Olayları belirleyen kitlelerdir.

 Kanunları idrak edilemez belirsiz güçler.

 Evet, bir şey irademiz dışında bizi buna mecbur bırakıyor.

 Bunu bu şekilde kabul etmen gerek.

 Biz de! Oyunbozanlık etmeyecek.

 O halde insanlığı gülünç duruma düşüren kim?

 Bizi kim yönetiyor?

 Belki şeytandır.

  “BANYO YAPMAK YASAKTIR” Onu bencil buluyor musun?

 Gitmeme izin veriyor, sonra da üzülüyor.

 İzin vermemesi daha kötü oluyor.

  TEHLİKE KADMİYUM – Onu çok seviyor musun?

 – Evet.

 – Eğer böyleyse  – Ne?

 – Mutlu olmasını istiyor musun?

 – Evet, elbette.

 Eğer senin yanında daha mutlu olacaksa  Belki bunu söyleyecek kişi ben değilim.

 Bildiğin üzere karar alındı.

 Neye karar verildi?

 Bizi yalnız bırak ve alınma.

 Sen kal! – Evlendiğimizi sana söyledi mi?

 – Evet.

 O da söyledi ama sıcak havadandır.

 – Onu sakinleştiriyor.

 – Ben de öyle düşünmüştüm.

 Canlı bir balık yakalamış.

 Çabuk, saklanalım.

 Bana her şeyi söylediler.

 Sana olan ilgimden dolayı   seni görmeye gelsem iyi ederim diye düşündüm.

 Umarım geri dönmeme izin verirsin.

 Samimiyetimden şüphe duymamalısın.

 Ne yapacaksın?

 Anne babanla mı barışacaksın?

 Eve mi gideceksin?

 Seni gitmeye zorlayan sorunlara geri mi döneceksin?

 Yoksa özgürlüğüne mi takılı kalacaksın?

 Seni bir meslektaşımın yanına aldırabilirim   ya da kitapçıda yanımda çalışabilirsin.

 Daha iyi bir arkadaşı asla bulamayacaksın.

 Dur sana kanıtlayayım.

 Çık dışarı! Paranı al ve kaybol! Hata yapıyorsun.

 Sana koruma öneriyorum.

 – Ne oldu?

 – Yok bir şey.

 Neden geldin?

 Elimde tek kalan eski bir süveter ve depozitolu kola şişeleri.

 – Aşk bitti.

 – Onu sevmedin.

 Ya da sadece cömert ve bağışlayıcı olabilmek için onu sevdin.

 Sadık değildi.

 Beni artık sevmediğini bilmiyordu.

 Olmadığı zamanlarda kıskanıyordun.

 Beni yalnız bırak! Defol git! Gitmeme sebep olacaksın.

 Eve geri dön.

 İstemiyorum.

 Lütfen git! Burada mısın?

 Bu Valentin, uyuşturucuya tekrar başlamış.

 Çabuk! Acıktın mı?

 – İyi misin?

 – Evet.

 Bir yere gideceğini söylüyor.

 Yalan söylüyor.

 Burada güvende sayılır.

 Gerekirse üzerine kapıyı kilitle.

 Hemen döneceğim.

 – Hemen gitme.

 – Acelem de yok.

  ECZANE Hayır, bırak onu.

 Şimdi yatmalısın.

 Yatağa gidiyorum, evet.

 Gidiyorum.

 Dosdoğru yatağa.

 Al.

 Burada kafayı yediğini söylüyorlar.

 Victor Hugo katedraller meselesinde şunu söyler: “Bu gibi yerler gerçekten kutsaldır.

” Ama başka bir yerde de şöyle söyler: “Kilise kutsaldır   ama içine papaz girerse orada Tanrı’yı bulamazsınız.

” – Çok ileri gitmiş, öyle değil mi?

 – Ben ve Tanrı, biliyorsun ki  Hala gidiyorsun, birlikte gidiyoruz.

 – Bir şartla.

 – Pekala.

 Yani kutuları kırdığını ve hırsızlığa bulaştığını   inkar mı ediyorsun?

 – Bu doğru.

 – Ve o sırada henüz yalnız değildin, doğru mu?

 – Bu doğru.

 İkinci bir uyku tulumu bunu destekliyor.

 – Kim o?

 – Adını bilmiyorum.

 Kapıları açınca tüydü.

 Uzaklara.

 Peki ya broşürler?

 Geldiğimde onları sandalyelerin üzerinde buldum.

 Aziz Bernard’da yaptığın gibi bunları dağıtmak istediğini   inkar edeceksin sanırım.

 – Çok zekisiniz   ama bunu yapmak niyetinde olsaydım   onları cebime sıkıştırıp berbat etmez   ve onları üzerimde bulduğunuz duruma getirmezdim.

 O halde Aziz Remy Kilisesi’nde şu plâk çalarla ne yapıyordun?

 Cevap vermek istemiyor musun?

 Hayır ama cevap versem de bana inanmazsınız.

 Cevap ver! Sizin ilginizi istemiyorum.

 Yalnız kalmalıyım.

 Şu aptalca olay onun çok sarstı.

 Yataktan kalkmayı bile aklına getirmiyor.

 Ancak Dr.

 Mine gibi büyük bir psikanalist ona yardım edebilir.

 – Evet ama kabul edecek mi?

 – Elimde birkaç adres var.

 Evet, onu bağışladım.

 Ama beni bağışlayacak mısın Michel?

 Sana karşı çok kötü davrandım.

 – Şu kalbinden neler geçiyor?

 – Öp beni! Yatağından kaçmış.

 – Ne zaman?

 – Bilmiyorum.

 – Nerede?

 – Nereden bileyim?

 Çabuk, gidelim! – Toplumla bu uyuşmazlık nasıl ortaya çıktı?

 – Benim normal halim bu.

 Uzun süredir bu halimi korudum.

 Eylemsizlikten zevk alamıyor musun?

 Hayır ama açıkça umutsuzluk zevki.

 – Suçluluk hissediyor musun?

 – Suçluluk mu?

 Kendine karşı?

 Böyle olmadığım için suçluyum.

 Başkalarından daha zeki olduğumu biliyorum.

 Üstünlüğümün son derece farkındayım.

 Ama bir şey yapsaydım o zaman benden nefret eden bir dünyada   yararlı olurdum.

 Fikirlerime ihanet ederdim.

 Bu beni sadece daha da güçlendirirdi.

 Bir çıkış yolunun olmadığını bilmeyi tercih ederim.

 Sokaklarda dilencilik yapmak küçük düşürücü bir şey değil mi?

 Hayır işlemek alan kadar vereni de küçük düşürür.

 Tembellik için iyi bir bahane değil mi bu?

 Belki ama ne olmuş?

 Amacım kâr gütmekse herkes bana saygı duyar.

 Bu seni yaşamaya zorlayacak bir sebep değil mi?

 Hayatımı kaybetmekle kaybedeceklerim işte şunlar: Aile planlaması.

 Tatil paketi  Kültürel, spor, dil.

 Kültürlü adamın kütüphanesi.

 Her çeşit spor.

 Evlat nasıl edinilir?

 Veli toplantısı.

 Eğitim: 0-7 yaş, 7-14 yaş, 14-17 yaş.

 Evlilik için hazırlık.

 Askerlik görevleri.

 Avrupa.

 Madalyalar, fahri nişanlar.

 Bekar kadın.

 Hastalık: ödenmiş.

 Hastalık: ödenmemiş.

 Başarılı adam.

 Yaşlılar için vergi yararları.

 Mahalli tarifeler.

 Kira bedeli.

 Radyo ve televizyon kiraları.

 Kredi kartları.

 Ev tadilatı.

 İndeks bağlantıları.

 KDV ve tüketici.

 Tanrı’ya inanır mısın?

 Sonsuz yaşama inandığım kadar Tanrı’ya inanırım.

 Ama intihar edersem idrak edilemeyeni idrak edemediğim için   kendimi lanetlenmiş olarak görmüyorum.

 Ölümü ne kadar zamandır düşünüyorsun?

 Orada, her şey yolunda.

 – Her şey yolunda mı?

 – Evet.

 Rüyamda sık sık öldürüldüğümü görüyorum.

 Ölüyüm.

 Tekrar tekrar öldürülüyorum.

 Eziliyorum.

 Korkunç.

 Bunların hepsi kutsal bir sebep için.

 Bittiğinde kendini şehit olarak görüyor musun?

 Sadece bir acemi.

 Kendimi boğmak ya da tetiği çekmek istediğimde   bunun hiç de kolay olmadığını fark ettim.

 Rüyalarında babanı görüyor musun?

 Çok açık değil.

 – Ne iş yapar?

 – Taşrada müteahhitlik yapıyor.

 Tam emin değilim.

 Zengin.

 Ağaçları makinelerle deviriyor.

 Batı dünyamızda hızla artan yeni bir libido   beraberinde yıkıcı bir karşı güç getirebilir.

 Peki ya annen?

 Zengin oldukça babanı daha mı çok seviyor?

 Seks yapar mısın?

 Sık sık.

 Bağlanabileceğim duygular veriyor bana.

 Cinsel ilişkilerinde, kız arkadaşlarının ihtiyaçlarının farkında mısın?

 Artık ilişki yaşamıyoruz.

 Yatakta iyiydi.

 Bunun aşk olduğunu sanmıştım.

 Harikulade bir kızı kaybettim.

 Öğrenimini ne zaman bıraktın?

 Yüksek matematikten sonra.

 Okulda bir grup oluşturdum.

 – Şimdi de sol kanat gruplara mı aitsin?

 – Evet, aslında hayır.

 – Hayatında artık siyasete yer yok mu?

 – Siyasetin her türlüsünü reddediyorum.

 – Yemekle ilgili sorunlar yaşıyor musun?

 – Ara sıra.

 – Demek istediğim yemeye karşı bir tiksintin var mı?

 – Hiç bile.

 İştah kaybı sık sık ciddi depresyonla birlikte ortaya çıkar.

 Ben depresyonda değilim.

 Sadece kendim olma hakkını istiyorum.

 Gerçek arzuları sayılara, anketlere, formüllere, Amerikan-Rus bilimsel   aşırı saçma sınıflandırmalara dayalı sahte arzularla değiştirmek istemek   düşüncesinden beni vazgeçirmeye çalışma.

 Bir köle ya da bir uzman olmak istemiyorum.

 Çocukken dayak yer miydin?

 Hatırlamaya çalış.

 Şaplak yediğim oluyordu! Toplum tarafından ezilme duygusunun   büyük bir sebep uğruna öldürülmekle bağlantılı olan acı bir rüyanın   çocukken şaplak yemenin ortaya koyduğu sonucun   ölme arzunu ve nefretinin kaynağını açıklayacağını   biliyor musun?

 Ama ölmek istemiyorum! Elbette istiyorsun! Hayattan nefret ediyorum.

 Ama ölümden de nefret ediyorum.

 Onu dehşet verici buluyorum.

 Bak, bunu bana bırak  İki gün sonra yine gel.

 Perşembe, aynı saatte.

 Ama doktor, ben hasta değilim.

 Hastalığım her şeyi çok net görmem.

 Elbette  Seansı 200 frank.

 Doktor.

 – Bunu yapabileceğimi sanmıyorum.

 – Ödemeyi mi?

 Jest yap.

 Tam o anda düşünmekten, görmekten, duymaktan vazgeç.

 Kadim Romalı işte bu yüzden bir görevde hizmetçisine   ya da dostuna güvenirdi.

 – Kurtuldu.

 – Öyle mi düşünüyorsun?

 Edwige?

 – Sattığını biliyorum.

 – Ya reddederse?

 Reddetmez.

 Bunu ona ver.

 Bu neden lazım?

 Göreceksin.

 Ona benim için olduğunu söylemen yeter.

 – Ama bak  – Hadi! Seni burada bekleyeceğim.

 – Ve tüm kurşunlar.

 – Dolu.

 Hoşçakal.

 – Bana bir iyilik yapar mısın?

 – Olmaz.

 Kadim Romalılara layık.

 Ne kadim Romalıları?

 Bak! Dediğimi yaparsan bunların hepsi senin olur.

 Neyi yapacağım?

 Sana sonra anlatırım.

 Gel hadi.

 Ben aşağıda bekleyeceğim.

 Acele et! Sen iyi misin?

 Biraz hava alalım, gel hadi.

 Burada duracağız.

 Beni takip et.

 Bir yudum bir şeyler getir, ne olursa.

 Brendi.

 – Peki ya sen?

 – Ben almayacağım.

 Gidelim.

 Bekleyemez misin?

 Nereye gidiyoruz?

 Nereye istersen, buraya ya da oraya

 Bir keresinde böyle yüce düşüncelerim olacağını düşünmüştüm.

 Sana bir şey söylesem