128 dk

Yönetmen: Alan Parker

Senaryo: Chris Gerolmo

Ülke: ABD  

Tür:Suç, Dram, Tarihi

Vizyon Tarihi:01 Aralık 1989 (Türkiye)

Dil:İngilizce

Müzik:Trevor Jones

Oyuncular:Gene Hackman,Willem Dafoe

Özet

Mississippi Yanıyor, bütün isimlerin değiştirilmesine rağmen alında 1964’te Ku Klux Klan’ın üç tane sivil haklar savunucusunu öldürmesiyle ilgili. Bu üç insanın kaybolmasıyla araştırma başlatan FBI, iki ajanı görevlendiriyor: Anderson (Gene Hackman) ve Ward (Willem Dafoe). Anderson, yaşlı ve tecrübeli, Ward da genç ve idealisttir. Olayı çözme yöntemlerinin ve yaklaşımlarının farklı olması, FBI’ın o zamanda içinde nasıl ikileme düştüğünü gösteriyor

 

Film altyazısı

 

Bu da ne?

 – Ne istiyorlar?

 – Bilmiyorum.

 Yanımdan geçip git.

 Geç.

 – Polis mi?

 – Göremiyorum.

 – Bu adamlar ne şakası yapıyor?

 – Şaka yapmıyorlar.

 İnansan iyi olur.

 – Ne yapacağız?

 – Bilmiyorum.

 Pekâlâ, sıkı tutunun, millet.

 Bir de kamyon var.

 Kahretsin, biri polis.

 Dursan iyi olur.

 Yerinizde oturun.

 Ağzınızı açmayın.

 Ben konuşacağım.

 Sorun çıkmayacak.

 Sadece rahat olun.

 Buralarda hız yapabileceğini mi sanıyorsun?

 Yüreğimizi ağzımıza getirdin, dostum.

 – Bana "dostum" deme Yahudi çocuk.

 – Size nasıl hitap etmeliyim?

 Bana hitap etme, zenci-sever Yahudi çocuk.

 Sadece dinle.

 Peki efendim.

 Kahrolası, zenci gibi kokmaya başlamışsın, Yahudi çocuk.

 – Sakin olun.

 Her şey yoluna girecek.

 – Tabii ki girecek, seni zenci-sever.

 Yüzünü gördü.

 Bu iyi değil.

 Yüzünü görmesini istemezsin.

 Artık bir şey fark etmiyor.

 Kahretsin!

 Şu an çok ciddi bir şey yapıyoruz, çocuklar.

 Bana sadece bir zenci bıraktın, ama en azından zenci vurmuş oldum.

 Evet, gerçekten.

 # Dinleyin beni, sizi Komünistler, Zenciler ve Yahudiler # # Tüm dostlarınıza haber salın # # Kıyamet gününüz yaklaşıyor # # Tanrı tüm bilgeliğiyle yukarıdan bakıyor # # Irkları birbirine karıştırmakla Mücadeleyi kayıp mı edecek?

 # # Biz güzel bebekler istiyoruz, kahverengi suratlı değil # # Asla, asla, asla diyorum # # Çünkü Ku Klux Klan vazgeçilmezdir # # Asla, asla, asla diyorum # # Çünkü Ku Klux Klan vazgeçilmezdir # Bu Ku Klux Klanlar söz yazmaya göre linç etmekte daha iyiler.

 Sadece dosyayı oku, Bay Anderson.

 Kabaresiz de yapabilirim.

 – Benden hoşlanmıyorsun değil mi patron?

 – Tabii ki senden hoşlanıyorum.

 Ama mizah anlayışından değil.

 Bazen elindeki tek şey bu oluyor.

 – Ne kadardır FBI’dasın?

 – Üç yıldır.

 – Okuldan mezun olur olmaz mı katıldın?

 – Hayır, Adalet Bakanlığı’ndan.

 Kennedy’cisin.

 Şimdi anlıyorum.

 Hayır, anladığını sanmıyorum.

 Haydi birbirimizi doğru düzgün tanıyalım.

 Yıllar boyu tek sivilcem olmadı.

 Her sabah tıraş olurum.

 Tuvalete bile yalnız giderim.

 O yüzden bu "patron" lafını bırak.

 Bu görev bana verildi; çünkü daha önce benzeri durumlarda bulundum.

 – Birmingham’da mı?

 Montgomery mi?

 – Oxford’da.

 Mississippi Üniversitesi’nde Meredith’in yanındaydım.

 Kafana tuğla yedin ve terfi edildin.

 Hayır.

 Omzumdan vuruldum.

 – En azından ölmemişsin.

 Bu önemli.

 – Hayır, Meredith ölmedi.

 Asıl önemli olan da bu.

 Dört gözü olup da göremeyen nedir?

 – Ne?

 – Mississippi.

 # Asla, asla, asla diyorum # # Çünkü Ku Klux Klan vazgeçilmezdir # Küçük bir kasaba için büyük bir bina.

 Selam.

 Günaydın.

 Adım Alan Ward.

 FBI’danım.

 Federal Bütünleşme Bürosu.

 – Bu takım elbiseyle hiç de gizli çalışıyormuş gibi durmuyorsunuz.

  – Buraya Şerif Stuckey ile görüşmeye geldik.

 Şerif şu an meşgul.

 İster bekleyin, isterseniz daha sonra gelin.

 Bekleyeceğiz.

 Beni dinle salak herif.

 Ya iki saniye içinde şerifi buraya getirirsin ya da kapıyı kırar girerim, anlaştık mı?

 Evet, görünüşe göre misafirimiz var.

 Hoover yanlıları bizi ziyarete gelmiş.

 – Nasılsınız?

 – İyi.

 – Ben Sheriff Stuckey.

 – Rupert Anderson.

 Rupert mı?

 Sizi bekliyorduk.

 – Sanırım yardımcım Pell’le tanıştınız.

 – Hiç şüphesiz.

 Buraya zenci sorunumuzu çözmeye mi geldiniz?

 Hayır, sadece bir kayıp vakası.

 Pekâlâ, haydi.

 – Delikanlının da yanımızda durmasını istiyor musunuz?

     – Şerif  Ben özel ajan Ward ve bu davanın başında ben varım.

 Kayıp insanlardan daha ciddi bir mesele olduğunu düşünüyoruz.

 Hiç sanmıyorum, delikanlı.

 Ne düşünüyorum biliyor musun?

 Bu, Zenci Martin Luther King tarafından uydurulmuş bir hikâye.

 Haydi.

 Şerif yardımcısı Pell’in dediğine göre çocukları öğleden sonra üç sularında   hız yaptıkları için tutukladı.

 Akşam 10’da ise serbest bıraktı.

 Arabayla uzaklaştılar.

 Pell, onları kasaba sınırına kadar takip ettiğini   ve bir daha da görmediğini söylüyor.

 Neden bir telefon etmediler?

 – Neden etmeliydiler?

 – Bay Anderson, bu çocuklar eğitimli eylemcilerdi.

 Tutuklanırlarsa serbest kalır kalmaz Yurttaş Hakları Bürosu’yla temasa geçmeleri gerektiğini biliyorlardı.

 Otel hapishaneden iki dakika uzaklıkta.

 Lobiden arayabilirlerdi.

 Bu hiç mantıklı değil.

 – Belki de bira içmeye gitmişlerdir.

 – Bu çocuklar gitmez.

 Yurttaş Hakları Bürosu, çocuklar kayıt yaptırmayınca telefon etti.

 Şerifin bürosundakiler nerede olduklarına dair bir fikirleri olmadığını söyledi.

 İlk yalan.

 Şerif tarafından mı, Yurttaş Hakları Bürosu tarafından mı?

 Sen kime inanırdın?

 Bay Ward, ben Mississippi’de küçük bir kasabada şeriflik yaptım.

 – Evet, bunu biliyorum.

 – Mesele sadece yalan söylenmesi değil.

 Memphis’ten on mil, Dünyanın geri kalanından da bir milyon mil uzaktayız.

 Eğer bu kadar küçük bir kasabada şerif böyle oldu diyorsa, öyle olmuştur.

 Gidip birşeyler yiyelim.

 Şu an doluyuz.

 Beklemek ister misiniz?

 – Buna değer mi?

 – Boşu boşuna dolu değiliz, tatlım.

 Beklerken menüye bakmak ister misiniz?

 Teşekkür ederim.

 Bekleyecek misiniz, gidecek misiniz?

 Bekleyeceğiz, çünkü sana yakın olmak istiyoruz.

 – Orada boş yer var.

 – Şey, Bay Ward  Orası beyazlar için değil.

 Aklından bile geçirme.

 – Birileri kalkmak üzere.

 – Aç değil misin, Bay Anderson?

 Tünaydın.

 İyi görünüyor.

 Birkaç soru sormamda sakınca var mı?

 Bilgi edinmeye çalışıyorum.

 – Söyleyecek bir şeyim yok, efendim.

 – Sadece birkaç soru.

 Söyleyecek bir şeyim yok, efendim.

 Yurttaş Hakları Bürosu’ndan üç genç, seçmen bilgilendirme sempozyumları düzenlemek üzere buraya geldi.

 Halk evet diyemeden Ku Klux Klanlar buraları yakıp kül etti.

 – Seçme hakkı ver, ama kullanılmasına izin verme.

   – Evet, bu iş böyle yürüyor.

 Rossville’deki büro ne diyor?

 Dediklerine göre çocuklar cemaatten özür dilemeye gelmiş.

 "Kusura bakmayın millet, oy kullanamazsınız".

 "Sanırım buna hakkınız olduğunu dahi bilmiyordunuz".

 "Artık pazarları gidecek bir yeriniz yok".

 Buraya geldikten sonra yolun aşağısında halktan birkaç kişiyle konuştular.

 – Sanırım oradan başlamalıyız.

 – Seninle konuşmazlar.

 Biz gittikten sonra da burada yaşamak zorundalar.

 Bizimle konuşmalarının yolu yok.

 Büro prosedürü Bay Anderson.

 Kilise yandı ve siz kaçtınız, öyle mi?

 Evet, bayım.

 Daha sonra dört adam sizi durdurdu.

 Evet, bayım.

 Bu dört adam kocanıza mı saldırdı?

 Evet, bayım.

 Ama onları teşhis edemiyorsunuz, öyle mi?

 Hayır, bayım.

 Polise haber verdiniz mi?

 Hayır, bayım.

 Yurttaş Hakları’ndan gelen çocuklara ne olduğunu anlattınız mı?

 Evet, bayım.

 Bayan, size oradan sonra nereye gideceklerini söylediler mi?

 – Hayır, bayım.

 – Hiçbir şey mi?

 Hayır, bayım.

 Pekâlâ.

 Teşekkür ederim, bayan.

 Bir şey değil.

 – Haydi, köle.

 – Kapıyı aç.

 – Kardeşin Hollis evde mi, Fennis?

 – Evet, efendim.

 Çabuk ayağa kalksın.

 Onunla görüşmek istiyoruz.

 – Neden?

 – Sadece kaldır onu.

 – Bir şey mi oldu?

 – İşte, seni işe yaramaz zenci!

 Buraya gel, köle!

 Hollis!

 Hollis!

 Geri dön kahrolası zenci!

 Hollis!

 Hollis!

 Seni FBI’a konuşurken yakalamazsak iyi edersin.

 Yoksa ölürsün, köle.

 Gerçekten ölürsün.

 Bu çocukları takdir ediyorsun, değil mi?

 Sen etmiyor musun?

 Bana kalırsa kullanılıyorlar.

 Buraya kafaları kırılsın diye, spor ayakkabılarıyla   ve altlarında bir Volkswagen’le yollandılar.

 Yaptıkları şeye inandıkları hiç aklına gelmiyor mu?

 – Ölecekleri akıllarına gelmiş miydi?

 – Belki.

 Pek tabii ki Washington biliyordu, öyle değil mi?

 Bazı şeyler ölmeye değerdir.

 Güneyde meselelere farklı bakılır.

 Burada insanlar bazı şeylerin öldürmeye değer olduğunu düşünür.

 Bu nefretin kaynağı nedir?

 Ben küçük bir çocukken   yolun aşağısında Monroe adında zenci bir çiftçi yaşardı  Ve o  Sanırım babamdan birazcık daha şanslıydı.

 Kendine bir katır aldı.

 Bu, kasaba için büyük bir olaydı.

 Babam o katırdan nefret etti.

 Çünkü arkadaşları, Monroe’yu katırıyla tarla sürerken gördüklerini   katırı olduğu için yeni bir tarla kiralayacağını söyleyip babamla sürekli dalga geçerlerdi.

 Katır bir sabah ölü bulundu.

 Suya zehir katılmıştı.

 Ondan sonra kimse babama katır lafı etmedi.

 Bir gün Monroe’nun çiftliğinin önünden geçiyorduk ki boşaltılmış olduğunu gördük.

 Monroe toplanıp gitmişti.

 Sanırım Kuzeye ya da öyle bir şey.

 Babamın yüzüne baktım   çünkü onun yaptığını biliyordum.

 Benim bildiğimi anladı   ve utandı.

 Sanırım utandı.

 Bana bakıp dedi ki

 "Bir zenciden iyi değilsen evlat, kimden daha iyi olabilirsin?

"

Sence bu mazeret mi?

 Hayır, bunun mazereti olamaz.

 Bu sadece babamla ilgili bir hikâye.

 Bu sende nasıl bir his yarattı?

 Onu öldüren asıl şeyin fakirlik   olduğunu bilmeyen, nefret dolu bir baba.

 Işığa ulaş!

 Işığa ulaş!

 İyi misin?

 Sanırım burada olduğumuzu biliyorlar.

 Artık nasıl bir işe bulaştığını biliyorsun.

 Washington’u arayacağım.

 Daha fazla ajana ihtiyacım var.

 Bunun yapıp yapacağın en yanlış şey olduğunu söylesem dikkate alır mısın?

 Hayır.

 Buranın aylık kirası 75 dolar.

 Bize özel, merkezi ve mükemmel.

 Yüz ajana daha yer var.

 Belki de iki yüz.

 Hatta balkonlarda da yer var.

 Sadece çocukları bulmak istiyoruz, Bay Anderson.

 Mümkün olan her yardımı alacağım.

 Gösteri ne zaman başlıyor?

 – Kim bu kodaman?

 – Ku Klux Klan.

 Ortada kukuleta yok ama bir sürü geri zekalı var.

 Plakayı araştırayım.

 İyi günler, beyler.

 Anderson.

 Valimiz Bay Tilman’a merhaba de.

 – Nasılsın, Anderson?

 – Vali bey.

 Berber bey.

 Burası bulunulması gereken bir yer gibi duruyor.

 Benim için bile.

 Dedikodu yapmak için berber dükkânı gibisi yoktur.

 Her neyse, nerelisin Anderson?

 Thornton, Mississippi, bayım.

 Tennessee’den bir adım uzakta.

 O zaman buradaki herkesin nasıl hissettiğini biliyorsundur.

 Yabancıların bize nasıl yaşamamız gerektiğini söylemelerinden hoşlanmayız.

 Sana söylüyorum, bizim zencilerimiz   o hippi çocuklar gelip işleri karıştırana dek gayet mutluydu.

 Önceden bir şikayet yoktu.

 Kimse cesaret edemiyordu.

 Burada huzur dolu, küçük bir toplum var, Anderson.

 Ama çok üzerlerine gidersen, tıpkı diğer   insanlar gibi eski dinamitlere benzerler.

 Bir sallarsan, cesetleri sokaktan kazıyor oluruz.

 Sadece kayıp üç genci araştırıyorum ve bazı sorular soruyorum.

 Eğer bu davaya ait asılsız kanıtlar   ortadan kaldırıldıysa, geriye hemen hemen hiçbir şey kalmaz.

 Gençleri arıyorsun, öyle mi?

 On sentine bahse girerim ki, şu an Chicago’da soğuk bira içip   çıkardıkları tüm bu kargaşaya gülüyorlardır.

 Umarım öyledir.

 Patronlarına Güney hakkında yanlış düşündüklerini söyleyebilirsin.

 Neden bahsettiğimi biliyorsun.

 Yırtık pırtık giysilerle dolaşan, günde üç kez   domuz eti ve mısır ekmeği yiyen kara cahil insanlar.

 Tek bir gerçek var, Anderson; burada iki kültür var.

 Beyaz kültür ve siyah kültür.

 Bu hep böyleydi ve hep böyle kalacak.

 – Amerika’nın geri kalanı aynı fikirde değil, Vali bey.

   – Onların canı cehenneme.

 Burası Mississippi.

 Hiç şüphesiz!

 – Maç kaç kaç, Berber bey?

 – St.

 Louis önde, 5-0.

 – Kaçıncı vuruşta?

 – Yedincinin sonu.

 – Beyzbol seviyorsun, öyle mi Anderson?

 – Evet, severim.

 Biliyorsun   siyah adamın beyaz adama sopa kaldırabildiği, fakat ayaklanma   başlatmadığı tek yer.

 Efendim  Plakayı kontrol ettik, efendim.

 Clayton Townley.

 Townley.

 Ku Klux Klanlara bağlı Beyaz Şövalyelerin Büyük Sihirbazı.

 Bu o.

 Kayıp arabanın yeri hakkında bilgi alabiliriz belki.

 Bir Choctaw, arabanın nerede olduğunu bildiğini düşünüyor.

 Telefon bekliyoruz.

 Güzel.

 Randevunuz gelecek salıya.

 Görüşmek üzere.

 Hoşçakalın.

 Tünaydın, bayanlar.

 – Yardım edebilir miyim?

 – Evet, edebilirsiniz.

 Bakın ne diyeceğim, görüntümden hoşlanmıyorum.

 Ne dersiniz?

 Perma mı yaptırsam?

 Saçımın rengini mi açtırsam?

 – Sizin saçınız iyi görünüyor.

 Burada mı yapıldı?

      – Hayır, Jackson’da.

 Bence sizin tek kurtuluşunuz bir peruk.

 O kel kafayla fazla bir şey yapamazsınız.

 Eğer öğrenmek istediğiniz bir şey varsa, burası doğru yer.

 Aslında var.

 Demin arabayla oraya doğru gidenin kim olduğunu merak ediyorum.

 – Başkan Johnson değil.

 – O, Clayton Townley.

 – Şu FBI ajanlarından mısınız?

 – Evet bayan, öyleyim.

 O iki çocuğun ölmesi utanç verici.

 Umarım onları bulursunuz.

 Teşekkür ederim.

 Aslında üç çocuk kayıp.

 Bir tane de siyah çocuk var.

 Eğer bu kaybolanlar beyaz olmasaydı, gerçekten de yine buraya gelir miydiniz?

 – Belki de hayır, genç bayan.

 – Genç bayan!

 Pell.

 Kocası Ray Stuckey’nin yardımcısı.

 Ama ben bekârım.

 Yoldan çekilin.

 Çekil.

 Biz gerekeni yaparız.

 Bu yerel bir mesele.

 Biz bu işi çözeriz.

 Yardımınıza ihtiyacımız yok.

 Ana Cadde’de kan olması doğru değil.

 Sonra haberlerde nasıl görünür?

 – Kalk.

 – Tamam.

 Tuttum.

 Bu lokantadaki çocuk.

 Bir daha insanların önünde bir siyahla konuşmadan önce iki kez düşün.

 Tupelo’daki patrondan mesaj gönderiyorlar, biliyorsun.

 Biliyorum, evet!

 Clayton Townley, baş kukuletalı!

 Evet, doğru.

 Nereden bildin?

 Büro prosedürü, Bay Ward.

 Bir ara sen de dene.

 Biz denedik.

 Çocukların sürdüğü arabayı bulduk.

 Günaydın.

 Günaydın.

 İki bira kutusu, bir Coca-Cola şişesi, yeşil bir pet şişe   hayli yanmış ve 12.

45’te durmuş bir kol saati ve bir anahtarlık.

 Ceset yok.

 – Bütün arazinin araştırılmasını istiyorum.

 Her karesinin.

 – Evet, efendim.

 – Bu büyük bir bataklık.

 – Her karesini, Bay Bird.

 Sanırım Mississippi’den asla çıkamadılar.

 Evet, onlar öldü.

 Onlar öldü.

 Bay Bird?

 – Evet, efendim?

 – Gaz istasyonunda bir telefon var.

 Oraya git ve sabaha kadar yüz adam daha gelmesini sağla.

 – Yüz mü?

 – Yüz.

 – Bürodan mı, efendim?

 – Farketmez.

 Ordudan da olabilir!

 – Bu bataklığın araştırılmasını istiyorum.

 – Peki, efendim.

 Bunu yapma, Bay Ward.

 – Savaş başlatacaksın.

 – Savaş biz gelmeden çok önce başladı.

 Defolup gidin buradan!

 Efendim  Şerif’in ifadesi sağlam.

 Karısının erkek kardeşiyle poker oynuyormuş.

 – Bütün zaman mı?

 – Üç saat boyunca.

 11,38 dolar kaybetmiş.

 Başka bir şey daha var, efendim.

 Motelin müdürüyle sorun yaşıyoruz.

 – Ne tür bir sorun?

   – Bizim çıkmamızı istiyor.

 İtibarını lekeliyormuşuz.

 Satın al.

 – Afedersiniz, efendim?

 – Satın al!

 Moteli.

 – Ne kadara çıkabilirim?

 – Ne kadar gerekiyorsa.

 Bugün Jessup, Mississippi’de   bu hafta meydana gelen şiddetin tam ortasında, Amerikan halkı   Yurttaş Hakları Bürosu’ndan üç kayıp gencin aranmasına odaklanmış durumda.

 Bence bu bir oyun.

 Ama eğer o bataklığın içindelerse, bunu hak etmişler demektir.

 Kayıp adamları arayan FBI ajanlarına deniz kuvvetlerinden yedek askerler de katıldı.

 Bence her şeyi onlar planladı.

 Şimdi New York’ta oturup biz Mississippi halkına gülüyorlar.

 – Sizce bu bir oyun mu?

    – Evet, bence büyük bir oyun.

 Hiçbir şey bulamayacaklar.

 Yurttaş Hakları liderleri genç adamların nerede oldukları konusunda hâlâ iyimserler.

 Ancak gençlerin canlı bulunacaklarına dair giderek artan bir endişe var.

 Belalarını aradılar ve buldular.

 Ben Marek Barlbobi, Network News, Jessup, Mississippi.

 Size ne diyeceğim, bana kalırsa o çocukları bizim bataklıklarımız   yerine Kanada’da aramalılar.

 Bence bu Siyah İnsanların İlerlemesi Derneği’nden insanların kurguladığı bir şey.

 – Siyah İnsanların İlerlemesi Derneği mi?

 – Siyah İnsanların İlerlemesi Derneği.

 Neyi savunuyorlar biliyor musunuz?

 Zencileri, timsahları, maymunları, rakunları ve sıçanları.

 Bakın ne diyeceğim, Siyah İnsanların İlerlemesi Derneği’niz var.

 Öğrenci Pasif Direniş Koordinasyonu Komitesi var.

 Federe Kuruluşlar Konseyi’niz var.

 Tüm bu karmaşa ne biliyor musunuz?

 S-A-Ç-M-A-L-I-K.

 Anlaşıldı mı?

 Gün gelecek, "Günaydın, efendim, Bay Şerif" demek zorunda kalmayacağız.

 Belki bir gün "Bay Stuckey" demek zorunda kalmayacağız.

 Bir gün gelecek, sadece "Stuckey" ya da "Şerif" diyeceğiz.

 Ve gün gelecek Şerif beyaz dahi olmayacak.

 Merhaba.

 Acaba size birkaç soru sorabilir miyim?

 Bana bunların ne çiçeği olduğunu söyleyebilir misiniz?

 Her yerde görüyorum da.

 Daha önce .

  hiç bu kadar güzel bir çiçek görmedim.

 Onlar ibrikotu.

 İbrikotu mu?

 Gerçekten güzeller.

 Pek iyi kokmuyorlar ama güzeller.

 Sizinle konuşmak güzeldi.

 Toplantınızı böldüğümüz için üzgünüz ama kimse bizimle konuşmuyor.

 Annemin dediği gibi, anında dillerini yutuyorlar.

 Bunun nedeni, söylenenlerin kasabanın kanun adamlarına gideceğinden korkmaları.

 – Kanun biziz.

 – Buralarda değil.

 Buraya o üç çocuğa ne olduğunu bulmaya geldik.

 Size yardım etmek için geldik.

 – Bunu sormanız gereken siyahlar değil.

 – Kime sormalıyız?

 Haydi, Aaron.

 Şerif’in bürosuyla başlayın.

 – Sen neden korkmuyorsun?

 – Siz nasıl korkmuyorsunuz?

 Aaron?

 Aaron, hadi evlat.

 İşte atış.

 Sopayı sallıyor.

 Top sınır çizgisinde.

 Diğer oyuncu sayı turu atıyor.

 Bir sonraki fırlatıcı Bob Gibson.

 Gibson alt üst oldu.

 Ron Hunt, orta sahaya isabet ettiriyor.

 Hickman sayı turu atıyor   ve Metler’e oyunun ikinci sayısını kazandırıyor.

 Hunt ilk kez tutuyor ve Metler 2-1 öne geçiyor.

 İyi akşamlar Bayan Pell.

 Ben ajan Ward.

 Bu da ajan Anderson.

 FBI’danız.

 Eşiniz evde mi?

 Onunla konuşmak istiyorduk.

 Evet.

 İçeri girin.

 Bu beyler FBI’dan, Clinton.

 Sana soru sormak istiyorlar.

 Yemeğini fırına koyayım mı?

 Bizi yalnız bırak.

 Oturmamda sakınca var mı?

 Benimle evde görüşecek kadar önemli olan nedir?

 21 Haziran’da neler yaptığınızı bir daha gözden geçirmek istiyorum.

 Haziran kaç?

 21 Haziran.

 Hangi gün hakkında konuştuğumuzu ikimiz de biliyoruz.

 Bu işi uygar bir şekilde halledelim.

 Böylece siz oyununuza dönersiniz, biz de Washington’a.

 Lütfen rahatsız olmayın.

 Yüzlerce kez aynı soruyu duymak biraz sıkıcı oluyor da.

 Evet, öyle olmalı.

 – Beraber yemek yemiyor musunuz?

 – Tuhaf saatlerde çalışıyor.

 – Bu garip mi?

 – Hayır.

 Hayır, ben de tuhaf saatlerde çalışıyorum.

 Ben açken yiyorum.

 O ise yiyebildiği zaman.

 – Size bir şey ikram edebilir miyim?

 – Hayır, teşekkürler.

 Güzel bir ev.

 – Ne kadardır burada yaşıyorsunuz?

 – Burada doğdum.

 Fakat babam uzun zaman önce evi pokerde kaybetti.

 O zamandan beri kira ödüyoruz.

 Bu tehlikeli bir oyun.

 Poker.

 Tehlikeli.

 Bay Anderson  Sizinle konuşmak güzeldi.

 Gitmeliyim.

 Domuz pirzolaları hâlâ iyi durumda mı, tatlım?

 Bana bir bira getir.

 İyi geceler.

 Beyzbol oyununa dön.

 Dediklerine göre siyahların beyazlara sopa kaldırabildiği  Biliyorum.

 Bunu duydum.

 Olay sırasında 45 dakika boyunca nerede olduğu eşine bağlı.

 – Onunla konuştun.

 Nasıl biri?

 – Hoş bir kadın.

 Söyle bana Bay Anderson, onun gibi bir kadın nasıl olur da evlenir böyle  Aşağılık bir adamla?

 Küçük kasabaları bilirsin.

 Kızlar lise hayatları boyunca evlenecekleri bir adam ararlar, daha sonraysa   ömürlerini bunu neden yaptıklarını düşünerek geçirirler.

 Yanlış bir şey var.

 Kendinden fazla emin.

 – Düğün fotoğraflarını gördün mü?

 – Hayır.

 Yanındakiler ellerini beline sokup, üç parmağını aşağıyı   gösterir biçimde tutmuş.

 Bu nedir?

 Bir çeşit Mason geleneği mi?

 Hayır!

 Ku Klux Klan.

 Sarhoş olmadığını biliyorum.

 Tutun bana, Art.

 – Ben sarhoş değilim.

 – Pekâlâ, sarhoş değilsin.

 Seni yatıp kendine gelebileceğin bir yere götürüyorum.

 Pekâlâ.

 Tutun.

 Kafana dikkat et.

 Merhaba.

 Sizden birkaç şey hakkında bilgi almak istiyorum.

 – Kocam evde değil.

 – Aslında ben sizinle konuşmak istiyorum.

 Benimle mi?

 Pekâlâ, içeri girin.

 Bir dakika sürecek.

 Patron zor biri.

 Üniversiteli işte.

 Çok titiz biri ve ayrıntıya fazla önem veriyor.

 – Bana ne sormak istemiştiniz?

 – Her şeyden pek emin olamadığımız bir zamandayız.

 Siz buradayken çiçeklerinizi suya koyayım mı?

 Aslında bunlar sizin için.

 Güzeller.

 Çok güzeller, değil mi?

 Güzeller ama pek güzel kokmuyorlar.

 Size ne ikram edebilirim?

 Çay?

 Evet, teşekkürler.

 Ona bakmayın.

 Korkunç bir fotoğraf.

 Bunu bilemiyorum.

 – Yeni mi çekildi?

 – Hayır.

 Keşke.

 Bana yakın zaman önce çekilmiş gibi geliyor.

 14 yıl önce evlendik.

 Dalga geçiyorsunuz.

 Haydi, olamaz.

 – Şeker alır mısınız?

 – Tabii ki.

 – Böyle bir kasabada büyüdüm.

 – Terk edecek kadar akıllıymışsınız.

 Siz neden gitmediniz?

 "İyi zamanda, kötü zamanda".

 Ya siz?

 Evli misiniz?

 Hatırladığım kadarıyla öyleydim.

 Uzun sürmedi.

 Eve hiç gitmedim.

 Sanırım Miami’den açılan telefonlardan, Des Moines’dan atılan kartlardan bıkıp usandı.

 Karımın etrafında dolaşan bir adam vardı.

 Onunla sinemaya gidebilen ya da bira   içebilen herhangi bir adam.

 Beni terk etti.

 – Ya siz?

 – Güneyi bilirsiniz, Bay Anderson.

 Lise biter ve sizi güldüren ilk erkekle evlenirsiniz.

 Kocanız ilginç biri.

 Patronum şu "bir saatle" çok ilgileniyor.

 Kocanızın sizinle   olduğunu söylediği elli dakikayla.

 – Sanırım sizinleydi.

 – Sanırım öyleydi.

 Ne kötü.

 Bu, bir daha buraya gelme bahanem kalmadığı anlamına geliyor.

 Pekâlâ  Buzlu çay için teşekkürler.

 Çiçekler için teşekkürler.

 Ne çiçeği olduğunu biliyor musunuz?

 – İbrikotu dediler.

 – Doğru.

 Babam onlara "cehennemden gelen kadınlar" derdi, çünkü et  Etçiller.

 – Doğru kelime mi?

 – Evet.

 Bu güzel renk, tuzak.

 Sinekler yaklaşıyor ve bum   ayakkabılarını çıkaramadan ölüyorlar.

 Belki de daha uygun bir şey toplamalıydım.

 Belki de.

 # Mucizenin şarkısını söyle İsa aşkının şarkısını # # Onun merhametini söyle Ve onun faziletini # # Aydınlık kutsal konaklarda # # Bizim için yer hazırlayacak # # O gün bayram günü olacak # # İsa’yı gördüğümüz gün # # Şarkı söyleyip zaferimizi haykıracağız # Kutsal ruhun huzuru ve mutluluğu sonsuza dek   sizinle olsun.

 Amin.

 Daha önce sana söylendi, zenci.

 Bir kez daha söylemek zorunda kalmak istemiyoruz.

 O kalın dudaklı ağzını bir kez daha federaller için açarsan   seni öldürüp gömeriz.

 Tabutun olmadan!

 Beni anladın mı?

 Mississippi’de zencilere nasıl davranılıyor?

 Adil davranılıyor.

 Olması gerektiği gibi.

 Bence buradaki zencilere uzun zamandır çok kötü muamele ediliyor.

 Bence Martin Luther King liderlerden biri.

 J.

 Edgar Hoover onun komünist olduğunu söylüyor.

 Böyle düşünmeleri için kanıtları var   ama ben emin değilim.

 Kendim görmedim ama öyle söylüyorlar.

 Gerçekten de o zenciyi bulmak istiyor musunuz?

 Zencilerle beraber yemek yememizi ve aynı tuvaleti kullanmamızı söylüyorlar.

 Mississippi halkı için bu zor bir şey.

 Onlar bizim gibi değil.

 Banyo yapmazlar.

 Kokarlar.

 Onlar   iğrençtir.

 Beyazlar gibi değiller.

 Sizce o üç gence ne oldu?

 Öldüler.

 Ölebilecekleri kadar öldüler.

 Bu çok güzel bir his.

 – Uyuyor mu?

 – Evet.

 Tanrım  Seni uyandırdığım için üzgünüm.

 – Hoşçakal, tatlım.

 Ben birkaç saat yokum.

 – Tamam.

 Mary, bu senin Betsy’nin çocuğu mu?

 Evet.

 Çok çabuk büyüyor, değil mi?

 Salı günü çamaşırı bitirirsin, Mary.

 Tuhaf.

 Çocukları çok şeker.

 O şey yine bana mı dönük?

 Gizli Servis, Başkan’ı koruyamıyorsa   birkaç zenciyi nasıl koruyabiliriz?

 Bir şey değil ama bir grup zavallı güneyli beyaz, ucuz alkol kullanıyor   ya da tiner kokluyor, çünkü burada alkol satışı yasak.

 Bunu kanıtlayacak alkolikler var.

 Yer açar mısınız?

 Afedersin, Bob.

 – Bu iyi mi?

 – Adınız, lütfen?

 Clayton Townley, işadamı.

 Ku Klux Klanların sözcüsü müsünüz?

 Size söyledim, ben işadamıyım.

 Ayrıca Mississippiliyim ve Amerikalıyım.

 Siz gazeteciler tarafından çarpıtılan   Mississippili imajından bıkıp usandım.

 Şunu iyi anlayalım.

 Yahudileri kabul etmiyoruz, çünkü onlar İsa’yı reddediyor.

 Uluslararası bankacılık kartellerinin kontrolü komünizmden destek alıyor.

 Katolikleri kabul etmiyoruz, çünkü Romalı bir diktatöre saygı gösteriyorlar.

 Türkleri, Doğuluları ve zencileri kabul etmiyoruz, çünkü bizler   Anglo-Sakson demokrasisini ve Amerikan yaşam standardını  –  korumak için buradayız.

 – Teşekkürler, efendim.

 Yemin ederim Solak, sen kuzenlerin birbirleriyle olmamaları gerektiğinin yaşayan kanıtısın.

 Demek istediğim bu zenci çocuk   Alabama’da futbol oynamak istiyor.

 Bear, ona bir şans vereceğini söylüyor.

 Neyle koşacak?

 Karpuzla mı?

 Hiç durmadan koşacak.

 "Gol çizgisine geleceksin" diyor ve   takımın tamamını diğer gol çizgisine koyuyor.

 Bütün takımı  – Açık mısınız?

 – Burada sadece üyeler içki içebilir.

 Üye mi?

 Neyin üyesi?

 Sosyal kulübün üyesi.

 Ben de bana bir bira ısmarlarsın diye düşünmüştüm.

 Ona bir bira ver, Frank.

 Tekrar böyle bir yerde olmak güzel.

 Şerifken maaşımın yarısı burası gibi kanundışı   barlardan tahsil ettiğim vergilerden geliyordu.

 Büyük olasılıkla burada da öyle.

 Buradan iyi para kazanıyorsundur.

 Böyle bir şey hakkında bilgim yok.

 Evet  İyi para.

 – Bundan daha sert bir şeyiniz var mı, Deputy?

   – Hayır.

 Hayır, yok.

 Thornton’da hâlâ her evin bahçesinde bir damıtma aleti var.

 İhtiyacınız olan tek şey mısır şekeri ve onu kaynatacağın bir kap.

 Bir defasında böyle bir adamın parmak izini alıyordum.

 Hayatı boyunca ellerini arpa fıçısından hiç çıkarmamış.

 Elinde deri yoktu, parmak izi de.

 Senin eski Mississippi hikâyelerinle ilgilenmiyoruz.

 Artık buralı değilsin.

 – Bu arada neden gittin?

 – Sadece değişiklik istedim.

 Mısır ezmesi ağzımda kötü tat bırakmaya başladı.

 Eğer bu şekilde düşünüyorsan Bay FBI   o birayı iç ve komünist zenci-sever patronlarına geri dön.

 Patronum Bay Hoover’ı tanımıyor olmalısın.

 Komünistleri pek sevmez.

 O da seninle aynı görüşte olurdu.

 Bay Hoover’ın hangi tarafta olduğu umurumda değil.

 Bu bölgede seçmen olmak için kayıt yaptırmamış 5.

000 zenci var.

 Bu iş bana kalsa, asla kayıt yaptırmayacaklar.

 Washington’daki siyasetçilere söyle, bizi biraz olsun değiştiremeyecekler.

 Cesedimi çiğnemeleri lazım; yoksa birçok ölü zenci olur.

 Öldürürüm mü diyorsun, Frank?

 Dediğin bu mu?

 Bir kediyi boğmaktan bile daha fazla düşünmem.

 Mississippi eyaletinde kimse beni mahkûm etmez.

 Şerif yardımcısı Deputy, ya sen?

 – Senin boğulan kedilerle aran nasıl?

 – Üstüme gel, seni Hoover yanlısı.

 Beni tam olarak anla, yumuşak herif.

 Yumuşak patronlarına söyle, o Yurttaş Hakları çalışanlarını asla bulamayacaklar.

 Bu yüzden eşyalarınızı toplayın ve ait olduğunuz yere, Kuzey’e dönün.

 Sen de şunu anla, bok herif!

 Beni bir başkasıyla karıştırma.

 Bu iş tamamlanmadan gideceğimizi sanıyorsan   beynin, şeyinde demektir.

 Ya sen ne düşünüyorsun, Deputy?

 O silah görüntü için mi   yoksa arada bir birilerini vuruyor musun?

 Bira için teşekkürler.

 Bu ülkeyi bütünleşmenin saldırısından korumak isteyip istemediklerini sorun.

 Sistemi biliyorsunuz: Beyaz ve siyah çocukları bütünleşme   adı altında kaynayan bir kazana atmak istiyorlar.

 Buradan melezler doğacak!

 Böyle bir harekette her iki ırk da yok olacak.

 Böyle bir harekete teslim olacağıma   Tanrı’nın huzurunda ölürüm.

 Nasıl bir sorun çıkardığının farkında mısın?

 Bütün gün radyoda FBI’a gözdağı vermek üzerine konuşuyorlar.

 Biz gangster değiliz, Bay Anderson.

 Bu işi benim yolumla halledeceğiz.

 – Biliyorum.

 Büro prosedürü.

 – Neden güzellik salonuna gittin?

 Eğer araştırmayla ilgiliyse bilmek istiyorum.

 Değilse, izin vermeyeceğim.

 – Beni anladın mı?

 – Gir şuraya!

 Senin sorunun ne biliyor musun?

 Ne zaman konuşup ne zaman susman gerektiğini bilmiyorsun.

 Bu seni bir budala yapıyor!

 Bayan Pell, kocası ne istiyorsa onu söyleyecek.

 Onu bu konuda zorlamayacağım!

 Bu tür sorunlar sadece içeride konuşulur.

 Biliyorum.

 Özgürlük!

 Beyaz zenciler!

 Beyaz zenciler!

 Çabuk olun!

 Çabuk olun!

 Özgürlük!

 Özgürlük!

 Özgürlük!

 20 sent mi?

 Özgürlük!

 Özgürlük!

 Özgürlük!

 – Merhaba.

 – Merhaba!

 Geçerken bir merhaba demek istedim.

 Gösteriyi izlemiyor musunuz?

 Sizler neden bana hiç soru sormuyorsunuz?

 Kasabada benim dışımda herkese soru soruldu.

 Benimle konuşmak üzere iyi görünümlü birkaç FBI ajanı yolla.

 Davetsiz geldiğim için afedersiniz.

 Nalburdaydım.

 – Fıstık?

 – Fıstıktan bıktım.

 Özgürlük!

 Özgürlük!

 – Karşı gelip savaşmak istiyor musunuz?

 – Evet!

 Haklarınızı elde etmek için elinizden geleni yapmak istiyor musunuz?

 – Bunu ne zaman istiyoruz?

 – Şimdi!

 Bunu nasıl öğrendin?

 Büro prosedürü, Bay Ward.

 Şerif Stuckey.

 Haberi aldı.

 Acaba daha başka kim arandı?

 Nereye gidiyorsun, köle?

 Devam et, defol buradan.

 İşte geliyorlar.

 – Haydi, gidelim.

 – Onlar içeri girene dek bekleyeceğiz.

 Yakala onu!

 Onu kahrolası kamyona sok!

 İçeri girin, adi herifler.

 – Hadi gidelim!

 – Onlar içeri girene dek bekle!

 Haydi, Ward.

 Gidelim.

 Haydi!

 Haydi!

 – Sola dön!

 – Nereden biliyorsun?

 Bilmiyorum.

 Sadece sola dön.

 İşte kamyon.

 Şu ara yoldan gir.

 Burada dur.

 Bu insanların nesi var?

 Bayan Walker, bunun sizin için zor olduğunu biliyorum ama gerçekten yardımınıza ihtiyacım var.

 Oğlunuzu şikayette bulunması için ikna edebilseydiniz   en azından Şerif’in yardımcısını hemen tutuklardık.

 O kimseyle konuşmayacak.

 – Tutuklamanın bir faydası olmaz.

 – Söz veriyorum, olacak.

 Onu rahat bırakın.

 O zaman belki bizi de rahat bırakırlar.

 Bu bir örnekse, en azından 21 Haziran gecesi ne olduğunu biliyoruz.

 Pell çocukları hız yaptıkları için öğleden sonra üçte durdurdu.

 Ku Klux Klan organize olana dek onları tuttu.

 Akşam on buçukta ise serbest bıraktı.

 O zamana dek arkadaşları bekliyordu.

 Hayır, Pell de onlarla gitti.

 Buna eminim.

 Sence direncini kaybedecek mi?

 Buralarda derler ki, çıngıraklı yılanlar intihar etmez.

 Şerif yardımcısı Pell, 21 Haziran gecesi üç Yurttaş Hakları   çalışanını Ku Klux Klanların eline bıraktınız mı?

 Hayır.

 – Ku Klux Klan üyesi misiniz?

 – Hayır.

 – Hiç oldunuz mu?

 – Hayır.

 Büyük Kykloplar terimine aşina mısınız?

 Adını duydum.

 Son üç yıldır Ku Klux Klan’ın Batı Mississippi’deki   Beyaz Şövalyelerinin Büyük Kykloplarına bağlı mısınız?

 İtiraz ediyorum.

 Müvekkilim üye olmadığını daha önce söylemişti.

 İtiraz mı?

 Bu bir görüşme, bayım.

 Bu kadar resmi olmaya gerek yok.

 Eğer öyleyse, durmak zorunda değilim demektir.

 Yapılacak işim var.

 – Sanırım sizin de, öyle değil mi?

 – Evet, bayım.

 Ve yapacağımızdan emin olabilirsiniz.

 İyi şanslar.

 Suçlayabilecek olduğunuzda, beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz.

 – Nasıl gitti?

 – İyi gitti.

 Bu kahrolası konu hakkında endişelenme.

 Suçlanacak mısınız?

 FBI büronuza karşı kanıt buldu mu?

 – Yoksa işbirliği içinde misiniz?

 – Başından beri işbirliği içindeyiz.

 En küçük bir kanıt bile yok.

 Bunu yapma.

 Bayım, bunu yapma lütfen!

 Sana bir kez söylendi.

 Defol!

 Bin kere söylemek zorunda mıyız?

 Ait olduğun yere dön!

 Defol buradan!

 Buradan defol git ve bizi rahat bırak!

 Rahat!

 Ait olduğun yere dön.

 Başına bir şey gelecek!

 Bay Ward, bu tolere edemeyeceğimiz bir noktaya geliyor.

 – Şikayetimi daha sert bir biçimde ifade edemiyorum.

  – Şu an değil, bayım.

 Bir dakika bekleyin.

 Şerif’in bürosuyla uğraşmanıza içerliyorum.

 Onları bu olaya karıştırmak için elinizden geleni yaptınız.

 Ama iğrenç imalarınız onların bu işe dahil olduğunu kanıtlamıyor.

 Gerçeği bulmak istiyoruz.

 Bu bizi de rahatsız ediyor.

 Kim olsa birini suçlayabilir Ward, ama bu kanıt sayılmaz.

 Biz taşralı Güneyliler demokrasiye inanacak kadar enayiyiz.

 – Kanun karşısında haklarımızı bildiğimize emin olabilirsiniz!

 – Evet, bir şey biliyorsun, pekâlâ.

 – Bunun için kahrolası bir dolarına bahse girerim.

  – Biliyor musun Anderson, boğazıma kadar geldi.

 Botlarını çenemde hissedebiliyorum.

 Ve sana bir kez daha söylüyorum Bay Liberal.

 Çarşafa sarılı birkaç delinin zencileri korkutması   tüm Mississippi eyaletinin suçu olamaz!

 Ben de şunu söylüyorum Tilman, üç çocuk öldü ve senin şerifin yüzünden birçok insan korku içinde.

 – Bu nedenle bize alışsan iyi olur.

 – Ve benim botlarımın çenende olmasına da alışsan iyi olur.

 Ve siz de vazgeçerseniz iyi olacak.

 Lanet FBI!

 Kim olduklarını sanıyor bu adamlar?

 Benim bölgeme gelip bütün düzeni bozuyorlar.

 – Vali bey, açıklama yapacak mısınız?

 – Kahretsin, haklısınız.

 Yapacağım.

 O şey çalışıyor mu?

 Hemen çalıştırın.

 Bir an için Bay Anderson   ikimizi de aynı tarafta hissettim.

 – İyi misin, tatlım?

 – Evet, iyiyim.

 – Bir şeye ihtiyacın olursa bileyim.

 – Teşekkürler, söylerim.

 Anne!

 Gel çabuk!

 Hiç iz bırakmamış efendim.

 Buradan gideli çok olmuş.

 Annesi yolun karşısında oturuyor ama bizimle konuşmaz, efendim.

 Kapıyı bile açmıyor.

 Çevrenin kuşatılmasını istiyorum.

 Birileri bir şey görmüş olmalı.

 – Bizimle konuşmayacaklar.

 – İşe başla, Bay Bird.

 Konuşmazlarsa zorla onları.

 Gidelim.

 Her eve.

 Hadi.

 Ne?

 Bu beyaz adamları ellerinde not defteriyle yollamak sana bir şey kazandırmaz.

 Pekâlâ, sen ne yapardın?

 Korkmak normal bir şey.

 Haydi, Willie.

 Onlara ne gördüğünü anlat.

 Sanıklar ayağa kalksın.

 Bu ülkede bir insanın evi onun kalesidir.

 Toplumumuz bu ilkeyi esas alarak varlığını sürdürür.

 Sizler bu ilkeye zarar verdiniz.

 Ama şunu bilmenizi isterim ki mahkeme   işlediğiniz suçların bir noktaya kadar dış etkiler nedeniyle   gerçekleştiğini anlıyor.

 Yabancılar Jessup’a geldiler.

 Fazla ahlâklı insanlar değillerdi.

 Temiz de değillerdi.

 Varlıkları pek çok insanı kışkırttı.

 Bu nedenle mahkeme   sizlerin işlediği suçu gözardı etmiyor; ancak   belli bir yere kadar bu dış etkiler sebebiyle   kışkırtıldığınızı dikkate alıyor.

 Böylece cezanızı hafifleteceğim.

 Her birinizi beş yıl hapis cezasına çarptırıyorum.

 Ancak cezaları tecil edeceğim.

 Geçemezsiniz, bayım.

 FBI.

 İzin verin, geçelim.

 Üzgünüm, efendim.

 Oraya giremezsiniz.

 Şerif?

 Görünüşe göre bu sefer gerçekten bir şey başlattınız.

 Bu arabaları çekebilir misiniz?

 Gidip onlarla konuşmak istiyorum.

 – Buradan öteye gitmiyorsunuz.

 – Biz bu olayı hallederiz.

 Bir grup çılgın zenci kendine zarar veriyor, o kadar.

 Yerel sorun.

 Şu alevlere bak, Bay Ward.

 Seni bunun için buraya gönderdiler, değil mi?

 Her koşulda olacaktı.

 Zenci olsaydım, ben de senin gibi düşünürdüm.

 Zenci olsaydın senin ne düşündüğün kimseyi ilgilendirmezdi.

 Aaron, uyan!

 Anneni, büyükanneni ve çocukları arka kapıdan çıkar.

 Beni duyuyor musun?

 Yola ulaştığınızda gitmeye devam edin.

 Anladın mı?

 Gitmeye devam edin, evlat.

 Nathan!

 Haydi, Nathan.

 Uyan!

 Uyan, Nathan, şimdi!

 Haydi!

 Çık yataktan!

 – Ne oluyor?

 – Anne!

 Haydi, anne.

 Haydi, hepiniz kalkın.

 Haydi, büyükanne.

 Haydi gidelim!

 Kim var orada?

 Oradaysanız çıkın ortaya.

 Beni duydunuz mu?

 Bu aşağılık davranışa daha fazla tahammül edemeyeceğim!

 Her şey yolunda, baba.

 Annemle kızlar iyi.

 Biraz başına vurmuşlar, o kadar.

 Nefes almaya devam et.

 Şimdi ölme.

 Beni duyuyor musun?

 İyileşeceksin.

 İnekler kaçmaz.

 Nedendir bilinmez.

 Sanırım biraz salaklar.

 Karınları şişene dek orada dururlar ve sonra patlarlar.

 Detroit’te akrabaları var.

 – Gidecekler mi?

 – Onlara başka şans tanımadım.

 En azından kimin yaptığını biliyoruz.

 – Biz yaptık.

 – Endişe etme.

 Gelişme var.

 20 yıl önce onları karpuz çalmaktan asarlardı.

 Seni anlamıyorum, Bay Anderson.

 Hem de hiç.

 Bir şeyi açıklığa kavuşturalım, tamam mı?

 Bu şey haberler için bir şova dönüştüğü anda mahvoldu.

 O üç çocuk kaybolduğu anda, olay haberdi.

 Üç Yurttaş Hakları çalışanı kaybolduğu anda, olay haberdi.

 Benim için onlar sadece çocuk.

 Ve hâlâ kayıplar.

 Kayıp olan, Pell’in karısıyla geçirdiğini söylediği 50 dakika.

 Pekâlâ.

 Mississippi’yi seviyorum.

 Onlar  Onlar Mississippi’den nefret ediyor.

 Bizden nefret ediyorlar, çünkü biz başarılı bir ayrımcılığın   parlak bir örneğiyiz.

 Toplumumuzu yıkmak üzere gelen bu Kuzeyli öğrenciler   ve onların ateist, komünist patronları, bu hafta   korkunç bir yenilgiye uğradılar.

 Bu hafta amaçları kösteklendi.

 Bu hafta hayatlarımıza burnunu sokan   haklarımızı çiğneyen federaller   bütün Anglo-Sakson Hristiyanlar birlik olduğunda   ne kadar güçsüz olduklarını anladılar!

 Bu hafta  – Ward?

 – Misafirimiz var, efendim.

 Burada olmaya hakkınız yok.

 Bu siyasi bir miting.

 – Bana öyle gelmedi, Deputy.

 – Bu siyasi bir miting, seni Hoover yanlısı.

 Siyasi bir miting gibi duruyor ama, daha çok Ku Klux Klan gibi kokuyor.

 Cadılar Bayramı kostümleri olsun ya da olmasın.

 Beyler!

 Mississippi mahkemeleri, toplumumuzu   zorla kendi toplumlarının bir kopyası haline   getiremeyeceklerini onlara hatırlattı.

 Zencilerin ayaklanma çıkardığı toplumlar denetimsizdir   ve cezalandırılmamıştır; tıpkı Harlem sokaklarında   ya da Chicago caddelerinde yaptıkları gibi!

 İçeri girebilir miyim?

 Buraya gelmemeliydin.

 – Neden?

 – Çirkin.

 Her şey çok çirkin.

 Bununla yaşamak nasıl bir şey biliyor musun?

 İnsanlar sana bakıyor ve bağnaz, ırkçı birini görüyor.

 Nefretle doğmazsın.

 Nefret öğretilir.

 Okulda ayrımcılığın kutsal kitapta geçtiğini söylediler.

 Eski Ahit’in ilk kitabı, 27. metin.

 Yedi yaşındayken artık inanmana yetecek kadar söylenmiştir sana.

 Nefrete inanırsın.

 Onu yaşarsın.

 Onu solursun.

 Onunla evlenirsin.

 Kocam o gece arabalardan birini kullandı.

 Duymak istediğin şey bu değil miydi?

 Cesetler Robertların çiftliğindeki toprak su bendinde gömülü.

 Efendim!

 Biraz dinlen, Bay Bird.

 Ağzını mendille kapa.

 Buraya getirin.

 Üç Yurttaş hakları çalışanının cesetleri bugün, gizli bir   mezarda bulundu.

 FBI ve Şerif’in bürosu konu hakkında yorum yapmayacak.

 Cesetler Jessup Bölge Hastahanesi’ne getirildi.

 Yetkililer burada da yorumda bulunmadı.

 Bu gece geç vakit otopsi yapılacağına dair bir söylenti var.

 Açık tutun.

 Geliyor.

 Haydi, yolu açın.

 Geride durun.

 Clinton, evde ilgilenmen gereken bazı sorunlar var.

 Ne demek istiyorsun?

 Demek istiyorum ki neler olup bittiğini anla artık ve eve git!

 "Ben Vincent Thompson, dünyanın çedar şampiyonuyum.

" "42 ülkenin yer aldığı uluslararası bir yarışmada benim peynirim " " tad, görüntü ve renk dalında birinci oldu.

" Hey, Clinton.

 Seni bu kadar erken beklemiyordum.

 Merhaba, Frank.

 Yapma!

 Özür dilerim!

 Efendim.

 Tekrar eder misiniz?

 Hemen orada olacağım.

 – Bay Bird.

 – Evet, efendim?

 Yanına beş adam al ve beni dışarıda bekle.

 – Anderson nerede?

 – Motelde, efendim.

 Ön kapıyı tutun.

 Geçmeye çalışan olursa, engelleyin.

 Siz ikiniz, koridordaki kapıda durun.

 Bay Bird?

 Git, Anderson’ı bul.

 Onu buraya getir.

 Nedenini söyleme.

 Hiçbir şey söyleme.

 Sadece buraya getir!

 Bay Anderson.

 Durun!

 – Bay Anderson!

 – Canın cehenneme!

 Ciddiyim.

 Dur!

 Biz katil değiliz.

 – Onlardan farkımız da bu.

 – Hayır, bu senin onlardan farkın!

 – Artık onlar gibi değilsin.

 – Yanılıyorsun.

 Şerif rozetinin ardına saklanan birkaç aşağılık herife ne yapacağımla neden ilgileniyorsun?

 – Bütün dünyayı değiştirmeyecek misin!

 – Doğru.

 Ve değiştiriyorum.

 – Kibirli ve salaksın!

 – Sen de değiştiriyorsun.

 Şu an bazı değişiklikler yapacağım!

 Araştırmaya zarar verme, çünkü şahitlerle vakit geçirmeyi seviyorsun.

 Kullanmadıkça silahın hiçbir anlamı olmaz.

 – Beni dinlemezsen seni öldüreceğim.

 – Canın cehenneme.

 Bırak beni.

 Bırak beni.

 – Hep beraber peşlerinden gideriz.

 – Nasıl yapılacağını bilemezsin!

 – Bana öğretirsin.

 – Buna cesaretin yok.

 Cesaretim de var, yetkim de.

 Bu ne demek?

 Yeni kurallar.

 Onları her şekilde enseleyebiliriz.

 Senin yolunla bile.

 Kim diyor?

 Sen mi, senin ipini tutan adam mı?

 Her ikisi de.

 – Benim yolumla yapacağız.

 – Senin yolunla.

 – Benim adamlarımla!

 – Her ne gerekiyorsa.

 Pekâlâ.

 Bana bir dakika ver.

 – Sence beni vurur muydu?

 – Evet, efendim.

 O saldırgan, aşağılık bir herif.

 Benden "Zencilere yardım ederken   hayatını kaybeden iki beyaz genci de unutmayalım" dememi istiyorlar.

 Benden "Bu iki beyaz çocuğun anneleriyle birlikte yas tutuyoruz" dememi bekliyorlar.

 Ama Mississippi eyaleti bu zenci gençle o iki beyaz gencin   aynı mezarlığa gömülmesine dahi izin vermiyor.

 Diyorum ki, artık verecek sevgim yok.

 Bugün yüreğimde sadece öfke var   ve sizin de benimle öfke duymanızı istiyorum.

 Ve ben bıkıp usandım   sizin de benimle birlikte bıkıp usanmanızı istiyorum.

 Ben  Ben bıkıp usandım beyaz adamların   öldürdüğü siyah adamların cenazesine katılmaktan.

 Ben  Ben tüm bunların yaşanmasına göz yuman   bu ülkenin insanlarından bıkıp usandım.

 Zenciysen "elinden alınmayacak hak" nedir?

 "Kanun karşısında eşit olmak" nedir?

 "Herkes için özgürlük ve adalet" ne demek?

 Bu insanlara diyeceğim şey şu: Bu genç adamın yüzüne bakınca siyah bir adamın yüzünü göreceksiniz.

 Ama dökülen kana bakacak olursanız, kırmızıdır!

 Tıpkı sizinki gibi!

 Sen!

 Sana bir hikâye anlatacağım.

 Buradan 45 kilometre uzaklıkta oturan Homer Wilkes adında bir genç adam   kız arkadaşını evine bırakıyor ve yol boyunca yürümeye başlıyor  Derken bir araba duruyor   ve üç beyaz genç onu içeri alıyor.

 Şimdi   o hiçbir şey yapmadı   bir zenci   olmak dışında.

 Onu bir barakaya götürdüler.

 Bunun gibi bir barakaya.

 Ellerine bir jilet aldılar.

 Bunun gibi sıradan bir jilet.

 Ve pantolonunu aşağıya indirdiler.

 Bacaklarını açtılar   ve testisini kestiler.

 Ve onu bir kahve fincanına koydular.

 Biri testislerini kestiği zaman ne kadar çok kan kaybedildiğini biliyor musun?

 Homer’i bulduklarında beline kadar kana batmıştı.

 Hastahaneye yetiştirdiklerinde ölmek üzereydi.

 Şu an zorlukla yürüyor.

 Vali, o üç genç öldürüldüğünde   orada kimin olduğunu bildiğini biliyoruz.

 Tetiği kimin çektiğini bildiğini de biliyoruz.

 Bana söylemek istediğin bir şey var mı?

 Tamam!

 – Bürodan mı?

 – Evet, bir çeşit uzman.

 – Valinin konuşmayacağından emin misin?

 – Hayır, onu öldürürler!

 Elinde ne var?

 Yedi kişiydiler.

 Pell ve Bailey öldürdü.

 – Ya Şerif Stuckey?

 – Olaydan haberi vardı, ama orada bulunmayacak kadar zekiydi.

 – Onun için tetiği Pell çekti.

 – Ya Townley?

 Onun fikriydi.

 Büyük Ejderhalar ellerini kirletmez.

 Bütün hikâye, öyle mi?

 Kurşun kurşun.

 Zorlama ya da dedikodu ya da baskı gibi kelimelerle ilgilendiğini sanmıyorum.

 Bu mahkemede iyi olmaz.

 Mahkemede değiliz, Bay Ward.

 Onlara asla cinayetten hüküm giydiremeyiz.

 Bu eyalet suçlaması.

 Bu, dünyadan habersiz taşralılar asla aleyhe dava açmaz.

 – Bunu biliyorum!

 – Federal mahkemede bakılmalı!

 – Yurttaş haklarının ihlali!

 – Kimin haklarını ihlal ettiğini unutma yeter!

 – Benim senin gibi yüce idealleri olan biri olduğumu sanma!

 – Beni batağına sürükleme, Bay Anderson!

 Bu insanlar lağımdan çıktılar, Bay Ward!

 Belki de batak bizim olmamız gereken yer!

 Teşekkürler.

 Önemli olsa iyi olur.

 Bu toplantıyı kim talep etti?

 – Senin ettiğini düşündük.

 – Bu grubu mu?

 Aptal mısın?

 Sen çağırmadın mı?

 Kahretsin.

 – Sen çağırmadıysan, hangi lanet çağırdı?

 – Kapa çeneni!

 Bir dakika bu kahrolası bir tuzak mı?

 Sen çağırmadın mı?

 Karım bana bir not verdi.

 Sen ve Clinton’dandı.

 Lester, kapa çeneni!

 Şimdi hepimiz buradan çıkıp gideceğiz   ve hiçbir şey söylemeyeceğiz.

 Hiçbir şey, Lester.

 – Çenesini ilk açan ölür.

 – Kapa çeneni.

 Hey, Clint!

 Clinton.

 Çıngıraklı yılanlar intihar etmeye başlıyor.

 Selam, Lester.

 Seni eve bırakacağız.

 Ne?

 Biliyorum dört buçuk demiştin ama biz gecikiyoruz.

 – Seni arabada bekliyorum.

 – Sen delirmişsin.

 Bir 20’lik bozar mısın?

 Tabi.

 Arabaya bin, Lester.

 Yoksa bu çekmeceyi kapattığım an çok sıkıntı çekersin.

 Lester, suçlarını itiraf edersen kendin için işleri kolaylaştırmış olursun.

 Diyecek bir şeyim yok.

 Yanlış adamla konuşuyorsun, bayım.

 Sana söylemeliyim Lester, işlediğin suç hakkında somut kanıtımız var.

 Dostların konuştu.

 Yalan söylüyorsun.

 Başın büyük belada.

 Sen ikinci aracı sürüyordun.

 Yeşil kamyonu.

 Dostun diyor ki, Bay Bird hafızamı tazeler misiniz?

 Tabii, efendim.

 "Lester zenciyi iki kez suratından tekmeledi, sonra da öldürdü".

 – Bu lanet olası bir yalan.

 – Hayır, doğru.

 Devam edin, Bay Bird?

 Dedi ki "Bana sadece bir zenci bıraktılar, ama en azından zenci vurmuş oldum".

 – Ben onu öldürmedim.

 Sadece kalçasından vurdum.

   – Biliyoruz.

 Sen onu vurduğunda çoktan ölmüştü.

 Ama arkadaşın farklı konuşuyor.

 Dediğine göre çocuğu sen öldürmüşsün.

 Şimdi ya hemen itiraf edersin   ya da zenci bir çocuğun değil, senin başın büyük belaya girer!

 Düşün bunu, Lester.

 Haydi, çık arabadan.

 Çık dışarı.

 Ustalık istiyor.

 Çok kolay bir iş gibi gösteriyorlar, değil mi?

 Sana bir sorum var, Clinton.

 Sana Clinton dememde sakınca var mı?

 Sanki seni uzun zamandır tanıyor gibiyim.

 Edindiğimiz bilgiye göre, cinayet gecesi buldozer   çocukları su bendine gömerken sen bir konuşma yapmışsın.

 Lester nasıl diyor?

 "Mississippi sizinle gurur duyacak.

 Beyaz adam şerefine kararlı ve güçlü davrandınız".

 Bunu sen mi söyledin, Clinton?

 Bunu sen mi söyledin?

 Sen olmalısın   çünkü Clayton Townley ve Ray Stuckey orada olacak kadar zekiydi.

 Ve sen kimsenin senin sözlerini hatırlayacağını düşünemeyecek kadar aptaldın.

 Ama Lester’in iyi bir hafızası var.

 Afedersin, bu işi uzun zamandır yapmıyorum.

 Karını dövdüğün gece de bir konuşma yaptın mı, Clinton?

 Yaptın mı?

 O gece beyaz adam şerefine kararlı ve güçlü davrandın mı?

 Aptal bir gülümsemen var.

 Bunu biliyorsun, değil mi Pell?

 Görebiliyor musun?

 Haydi!

 Buldozer siyah çocuğun üzerinden geçerken de güldün mü?

 Cesetlerin üstü örtüldüğünde de güldün mü?

 Kalk Bakalım.

 Haydi!

 Kalk!

 Yine o aptal gülümseme mi vardı yüzünde?

 Öyle miydi?

 Gülümsedin mi, Pell?

 Gülümsedin mi?

 Bunu yaptın mı?

 Bu konuda hata yapma, Deputy.

 Senin kahrolası kafanı koparırım ve raporda ne yazdığı umurumda bile olmaz.

 Bir lokma daha.

 Bir lokma daha.

 Bir lokma daha, tatlım.

 Bir lokma daha.

 – Kahretsin, burada neler oluyor Lester?

 – Kapa çeneni!

 Yatak odasına git ve kapıyı kilitle.

 Ve pencereden uzak dur!

 Lanet olsun.

 Lütfen.

 Lütfen!

 Ben bir şey söylemedim!

 Yemin ederim!

 Tuzak kurdular.

 Onlara hiçbir şey söylemedim.

 Ben bir şey söylemedim!

 Ben bir şey söylemedim!

 Bir şey söylemedim ben!

 Bir şey söylemedim!

 Seni takip ettiğimiz için şanslısın, Lester.

 Tanıklık edersen seni koruruz.

 Etmezsen  Etmezsen seni her koşulda öldürürler.

 Tuvalete ihtiyacın var, Lester.

 Onu gerçekten de inandırdık.

 Yurttaş Hakları kanunlarını ihlâlden 10 yıla mahkûm oldu.

 3 yıl hapse mahkûm oldu.

 Hesapla biz ilgileniriz, Bay Swilley.

 7 yıl hapse mahkûm oldu.

 10 yıl hapse mahkûm oldu.

 Yemeğe kadar dönmüş olacağım.

 Suçsuz bulundu.

 İşini bitir, Wesley.

 7 yıl hapse mahkûm oldu.

 10 yıl hapse mahkûm oldu.

 Bunu neden yaptı?

 Cinayete karışmamıştı bile.

 Hatta Ku Klux Klan bile değildi.

 Bay Bird, o suçluydu.

 Bunu seyredip yokmuş gibi davranan herkes suçlu.

 Hayır.

 O suçluydu.

 Tetiği çeken fanatikler kadar suçluydu.

 Belki biz de öyleyiz.

 Merhaba?

 Evet.

 Hastahaneye gittim ve senin eve çıktığını söylediler.

 Evden geriye ne kaldıysa.

 – Gerçekten üzgünüm.

 – Ben de.

 – Ne yapacaksın?

 – Bilmiyorum.

 – Nereye gideceksin?

 – Hiçbir yere gitmeyeceğim.

 Benim evim burası.

 Burada doğdum.

 Muhtemelen de burada öleceğim.

 Gitmek isteseydim, bunu çok önce yapardım.

 Her şey yoluna girecek.

 Burada yaptığım şeyin doğru olduğuna inanan yeteri kadar iyi insan var.

 Yeterli sayıda kadın, saçını bana yaptırmaktan hoşlanıyor.

 Hey.

 Des Moines’a gidersen   sakın bana kart atma.

 Tamam.

 Kullanmak ister misin, Rupert?

 Evet.

||