77 dk

Yönetmen:Philippe Garrel

Senaryo:Marc Cholodenko, Caroline Deruas-Garrel, Philippe Garrel

Ülke:Fransa

Tür:Dram

Vizyon Tarihi:05 Eylül 2013

Dil:Fransızca

Oyucular:Louis Garrel,Anna Mouglalis,Rebecca Convenant

Özet:

Philippe Garrel yeni filmindebaşrolü yine oğlu Louis’ye teslim etmiş; ancak bu kez genç aktör dedesinden esinlenilerek yazılmış bir karakteri canlandırmakta. Hikâye günümüzde geçiyor olsa da, iki kadın arasında kalan babasının hayatını gözleyen küçük kız çocuğu Philippe Garrel’den başkası değil! Kadın erkek ilişkileri, Parisli bohemler, sanat dünyası ve siyah beyaz görüntüler kuşkusuz Garrel’in önceki filmlerinden de tanıdık kilit kelimeler. Ancak yönetmen bu kez, belki de kendi çocukluğuna dair bir öykü anlattığından, beklenmedik bir sıcaklığa da yer açmış filminde

Alt yazısı

KISKANÇLIK

  Bunu yapma.

  Beni bırakma.

  Beni yalnız bırakma.

  – Gitmem gerek.

  – Hayır! Beni bırakma.

  – Beni de yanında götür.

  – Götüremem.

  Melekleri sakladım.

  – İyi geçti mi?

  – İşteki diğer günlerim gibiydi.

  – Acaba bana biraz  – Prova parasını daha alamadım.

  Hatırlıyor musun?

  Sevdiğimiz işi yaparak para kazanacağımızdan emindik.

  – En azından sen deniyorsun.

  – Evet ama  – Haklı.

  – Çabalıyorum.

  – Bunu biliyor.

  Bekleyip göreceğiz.

  – Bağırma.

  Kulaklarım acıyor.

  – Bağırmıyoruz ki.

  Pekâlâ  –  görüşürüz o zaman.

  – Görüşürüz.

  – Güzel değil mi?

  Babam, benim için yaptı.

  – Öyle mi?

  Harika.

  Bunu da o mu yaptı?

  Hayır onu ben yaptım.

  Pek beceremediği için ona yardım ettim.

  Çok güzelmiş.

  Okulda günün nasıl geçti?

  Babam saçını yaptı, ben de mora boyadım.

  Sonra su damlalarını beraber yaptık.

  – Ben bunu yaptım.

  – Peki o bunu mu yaptı?

  Hayır, onu da ben yaptım.

  O bu çizgiyi yaptı.

  Ben bu çizgiyi yaptım.

  O saçını halletti.

  Kaskı o yaptı ama tam bitiremedi.

  Ben bunu kulaklık sandığımdan öyle yaptım.

  Ama öyle değilmiş, olmadı yani.

  – Eve gitmek ister misin?

  – Seninle yürümeyi seviyorum.

  Burası beni ilk kez öptüğün yer.

  – Çok yoğundu.

  – O kadar korkmuştum ki titriyordum.

  – Üşüdüm.

  – Üşüdün mü?

  Eve gitsek iyi olur.

  – Bu çok kolay oldu! – Uzun bacaklarınla hile yapıyorsun! – Kusura bakma.

  – Sorun değil.

  Ayakkabılarını yatağa koyma.

  Bu iğrenç bir şey.

  – Burada ne yapıyorsun?

  – Babamı bekliyorum.

  Teşekkür ederim.

  İyi misin?

  – Nasıl geçti?

  – İyi.

  Lucie ile beraber harikaydı.

  – Lucie mi?

  O kim?

  – Benim kardeşimi oynuyor.

  Onu daha önce hiç duymamıştım.

  Kardeşini oynadığı için şanslı.

  – Bu sana ilgi duymasını engellemez.

  – Haklı.

  – Nasıl biri?

  – Bilemiyorum işte, normal.

  Normal mi?

  Harika biri.

  – Vücudu  – Vücudu önemli değil, önemli olan yüzü.

  – Peki gözleri?

  – Neden hep ilk olarak gözlere bakarız ki?

  Yüz çevresi daha önemlidir, elmacık kemiği  – Anlıyorum.

  – Yüzü mantar şeklinde.

  Ne?

  Nasılsın, hınzırım?

  – İyi, biraz üşüdüm.

  – Ne oldun?

  – Biraz üşüdüm.

  Gerçekten mi?

  Üşüdün mü?

  Al bakalım.

  Giy bakalım şunu.

  – Daha iyi mi?

  – Evet.

  Pekâlâ   çantanı al bakalım.

  İşte oldu.

  – Seni tekrar ne zaman göreceğim?

  – Yakında.

  Ben de kaldığın yerin anahtarı var.

  – Teşekkürler.

  – Hoşça kal.

  Biliyorsun   her zaman sana bu kitabı veremeyeceğimden korktum.

  Ölmeden önce yani.

  – Temel kitap.

  – Yani ya sen bir ara öleceksin ya da ben seni öldüreceğim.

  Bunun beni ne kadar memnun edeceğini bilemezsin.

  – Bu komik değil.

  – Onunla hiç komik değildir zaten.

  Seneca.

  Benim gibi yaşlı bir adam.

  Yaşayabileceği kadar yaşamış akıllı bir adam.

  Ama diğerleri kadar değil.

  Hayatın iyi yanı asla kimseyi yaşamaya zorlamıyor.

  Evet, bunu düşününce iki kere ölebilirdim.

  – Nasıl yani?

  – Kalp ameliyatlarını diyorum.

  İki kere ölüm fırsatını kaçırdım.

  – Bizi buraya cenazeni konuşmak için mi çağırdın?

  – Bizim küçük Claudia da uyandı.

  Evet   Seneca, her şey yolundaysa değiştirmene gerek yok  –  paylaşabiliriz demiş.

  – Mayakovsky gibi mi?

  Birbirinden tamamen farklı şeyler.

  Ama evet, Mayakovsky gibi.

  – Bu harika.

  Bayıldım.

  – Ne zaman başlıyoruz?

  – Sakin ol hayatım.

  Ben yalnız başlayacağım.

  Sana sonra anlatırım.

  – Sakıncası var mı?

  – Hayır.

  Onun için alışkanlıklarımızı değiştirmeyeceğiz.

  – Claudia’yı ilk gördüğümde 18-19 yaşlarındaydı.

  – Aptal gibi görünüyordum.

  – Çok hevesliydin.

  – Sana söylediğim gibi, bir gün sende hevesini kaybedeceksin.

  Mayakovsky’nin o harika biyografisini okumuştum.

  Mayakovsky’e aşık olmuştum.

  Moskova’da müzesine gittim.

  Onu ziyaret etmek için.

  Orada   heykelini görür görmez onu öptüm.

  Fotoğrafı bile var.

  Sonra bir gün, kitap imzalıyordum.

  Bu uzun boylu saçlarına tarak değmemiş kızın geldiğini gördüm.

  – Bana fotoğrafı verdi.

  – Yemeğe davet ettiğinde deli gibi gözüküyordum.

  İşte oldu.

  Değerli arkadaşlarım, müsaadenizi istiyorum.

  Siz istediğiniz kadar kalabilirsiniz ama benim kestirmem gerek.

  İmparatorluğu size borçlu olduğumu biliyorum siz bunu söylemeyi umursamanız da.

  Sizin cömertliğiniz Madam, asilliğiniz, beni ebedi uykumda güvende hissettirecek.

  Hoşnutsuzluğunuzu açıkça dile getirirken bu herkes tarafından şüpheyle dinlendi.

  Benim adımı   kendinize köle olarak anmışsınız.

  Kendinize köle olarak anmışsınız.

  Kendinize köle olarak anmışsınız.

  – Bu kadar yüksek sesle söyleme.

  – Yapamam.

  En kısığı bu zaten.

  – Dışarı çıkmamı ister misin?

  – Hayır.

  Burada olmanı seviyorum.

  Ne kadar da büyük bir onur bu dediler, ne kadar hürmetli bir şey.

  Artık onları görmezden mi gelir olmuş?

  – Seni küçümsüyor gibi.

  – Kesinlikle! – Kabul et, bu seni heyecanlandırıyor.

  – Birazcık.

  – Selam! Gelsene.

  – Hayır, gelemem.

  – Utangaçlığı bırak.

  – Utangaç değilim.

  Bu Lucie, büyük bir oyuncu.

  Bu da Esther, küçük kardeşim.

  Antoine! Sana kız kardeşimi tanıştırayım.

  Selam, küçük kardeş.

  – Gidelim Louis, sıra bizde.

  – Beni burada bekle, birazdan gelirim.

  Roger! – Nerede kalıyorsun?

  – Vincent’ta.

  – Gerçekten mi?

  Ne zamandan beri?

  – 1 yıldır.

  – Haftada kaç kavga ediyorsunuz?

  – Hiç! – Hiç kavga etmiyor musunuz?

  – Hayır, o akıllı biri.

  Hatta senden bile akıllı.

  – Gerçekten mi?

  – Evet.

  Ben de dedim ki ”Dinle   bunu düşüneceğim.

  Seni 2 yıl içinde ararım.

 ” ”Yemin ederim.

 ” İyi misin?

  Kusura bakma.

  Sana sonra açıklarım.

  – Burada mısın?

  – Evet.

  – Başka nerede olacaktım ki?

  – Korktum   öylesine korktum ki.

  – Neden korktun?

  – Gittin sandım.

  – Nereye gidebilirim ki?

  – Bilmiyorum, korktum işte.

  – İyi misin?

  – Harika.

  – Nasıl geçti?

  – Nazik birisiydi.

  – Evet?

  – İşi aldım.

  Ve benimle konuşmak istediği başka bir proje daha varmış.

  Bu harika.

  Seni yeniden görmek istiyor.

  Bu kadar heyecanlanma Louis.

  Oyun oynamayalı 6 yıl oldu.

  Diyaloglar-

– Gidelim.

  – Hadi gidelim.

  – Tamam.

  Teşekkür ederim.

  Cesaretimi kaybetmiş değilim ama desteğe ihtiyacım var.

  Sana inanıyorum.

  Saat kaç?

  Geç kaldım! Tiyatroya gitmem gerek.

  Sonra görüşürüz, tamam mı?

  Çok geç kaldım.

  Yemin ederim geç kaldım.

  Çok geç kaldım.

  Beni bırak yoksa seni cezalandırırım.

  Geç kalıyorum.

  Lütfen.

  – Sonra görüşürüz.

  – Görüşürüz.

  – Ne düşünüyordum ki?

  Şimdi mi?

  – Evet, şimdi.

  Bir tane daha?

  – Hayır.

  – Hayır mı?

  – Ama yaklaşmıştın.

  – Dünkü parti mi?

  İşimi değiştirmek istiyorum.

  Kendimi değiştirmek istiyorum.

  – Yogayı dene.

  – İşte akşama kadar yoruluyorum.

  O da yorucu bir şey.

  – Ve sosyal hayatım da yok.

  – Buraya bir sürü insan geliyor.

  İnsanlarla tanışıyorum ama onlar gerçek arkadaş değiller.

  – Şikayet etmeyi bırak.

  – İnsanlar istekleri için sürekli şikayet ederler.

  – Sen hiç şikayet etmez misin?

  – Hayır.

  Buna vaktim yok.

  Müsaade var mı?

  Lütfen adımı sorma  –  ya da buraya ne sıklıkta geldiğimi.

  – Ne?

  Adımı ya da buraya ne sıklıkta geldiğimi sakın sorma.

  Bu bayağılık olur.

  Bu benim canımı sıkar.

  O halde iyi anlaşacağız.

  Sırlara bayılırım.

  Gizli saklı kelimelere.

  Sigara içmem gerek.

  İçecek misin?

  – Bir süredir sigara içmiyorum.

  – Ben de öyle.

  – Kahretsin! – Ne oldu?

  – Dolaba çarptım.

  – Nereye gidiyorsun?

  – Bilmiyorum.

  Bekle, ben de seninle geliyorum.

  – Burada gülecek bir şey yok.

  – Gülmüyorum, sadece ben de seninle gelmek istedim.

  – Bu fare yuvasına artık daha fazla katlanamıyorum.

  – Ne?

  Fare yuvası mı?

  Nereye gidiyorsun?

  Sakin ol, geçti.

  Sadece dolaba çarptın.

  – Sandra ikimizi de mahvedecek.

  – Edemez eğer biz birbirimizi seversek.

  Birbirimizi sevmek mi?

  Biz birbirimizi sevmiyoruz.

  Benden ayrılmak mı istiyorsun?

  O senin karın mı?

  Karın mı?

  – Karın mı?

  – Sus bakalım.

  – Karın mı?

  – Sus dedim! Karın olmalı.

  – Merhaba.

  – Merhaba.

  – Şapkan güzelmiş.

  – Beğendin mi?

  Denesene.

  Fena olmadı.

  Hadi bir bakalım.

  Gel, buradan bak.

  – Ne düşünüyorsun?

  – Harika.

  – Evet, o zaman yerinde kalsın.

  Teşekkür ederim! – Gidelim o zaman.

  – Aptal.

  – Ne dedin?

  – Bisiklet dedim.

  – Aptal mı?

  – Hadi bu aptalla beraber bisiklet sürelim.

  Dur, dur.

  Bana tekme mi attın?

  Hem de tam kıçına! Baba, bana lolipop alır mısın?

  – Ne?

  – Lolipop! Hayır, daha yeni kek yedin.

  Sürekli yemek yiyemezsin, paramızı idareli harcamalıyız.

  Parka bakın! Teşekkürler! Hadi.

  Hey, bu lolipopta nereden çıktı?

  – Boş ver.

  – Çaldın mı yoksa?

  – Hayır, ben aldım.

  – Hayır, bunu yapamazsın! Sakın bunu yapma.

  Sakın çalma! Şaka yapmıyorum, sakın lolipop çalma.

  Sakın Claudia gibi olma.

  – Şaka yapmıyorum.

  – Ben de öyle.

  – Lolipop çaldın demek! – Oradaydı aldım işte.

  – Sakın gülme.

  – Aldı işte! – Gülme dedim.

  – Baba! – Hadi geri vermeye gidelim.

  – Tamam.

  – Hadi gidelim.

  – Yürü bakalım.

  – Geri vereceğiz.

  – Güzel miydi?

  – Evet.

  Bırak bari bitireyim.

  Geri vermeye gidiyoruz! – Tamam, pes ettim.

  – Ne?

  – Pes ettim.

  – Neyi pes ettin?

  – Boş verin, hadi gidelim.

  Bitireyim sonra geri veririm.

  – Önce bitirmem gerek.

  – Sonra çubuğunu mu geri vereceksin?

  İki hınzır.

  Eskiden bir taneydi, şimdi iki tane oldu.

  Üçüncüyü aramaya başlayabiliriz.

  Senin aklın bozulmuş.

  Buna inanıyorum.

  Bu korkunç! Gir.

  – Bu kimin şapkası?

  – Benim.

  Yardım eder misin?

  Babanla olmak nasıldı?

  – Yürüyüşe mi gittiniz?

  – Evet.

  – Nereye?

  Hatırlamıyorum.

  – Babanın kız arkadaşıyla tanıştın mı?

  – Evet.

  – Peki sana nazik davrandı mı?

  – Çok havalı biri! – Ne yedik biliyor musun?

  – Hayır.

  – Kendin hazırladığın sandviçlerden.

  Ekmeğin içinde domuz eti vardı, peynir vardı.

  Kıtır kıtırdı.

  Önce ben ısırdım.

  Sonra babam, sonra da Claudia ısırdı, sonra da bitti zaten.

  – Güzeldi, anlarsın ya.

  – Evet, anlıyorum.

  Teşekkürler.

  Ayrıca   boş ver.

  Bu bir sır.

  – Öyle mi?

  – Evet.

  Ne var?

  Senin sırların yok mu?

  Benim de artık var.

  Evet.

  – Anne?

  – Evet.

  – Hala babama aşık mısın?

  – Hiç de değilim.

  Tabii ya, ne kadar da aptalım.

  Onun zaten sevgilisi var.

  – İyi ki senin yok.

  – Neden böyle söyledin?

  Peki   kim ayrıldı?

  Sen mi babam mı?

  Hayatım sana bunu binlerce kez anlattım.

  Sürekli unutuyorum.

  Elimde değil.

  Senin için ne kadar da kötü.

  Neden kavga ediyorsun ki?

  – İyi misin?

  – Evet.

  – Senin günün nasıl geçti?

  – Güzel.

  – Ne yaptın?

  – Çorba pişirdim.

  Bu bütün gününü almaz ki.

  Uyandığından beri bütün gün durmaksızın çorba pişirmiyorsan tabii.

  Alışverişe gittim, mutfağı temizledim   havuçları soydum ve senin odanı temizledim.

  – Ama dağınık değildi ki?

  – Biraz dağınıktı.

  Yerde sadece 3 tane oyuncak vardı! Yine de elektrik süpürgesiyle temizlemem gerekti.

  – Yürürken üşümedin mi?

  – Hayır, kocaman bir montum vardı.

  – Kalın kıyafetler giymiştim.

  – Bir de şapka tabii.

  Yeni bir şapka.

  – Tatlı olarak ne var?

  – Mandalina.

  Bugün turunçgil günü.

  – Sihirli halı yapayım mı?

  – Yap.

  Artık uyku vakti.

  Yorulmuşsundur.

  – Anne?

  – Evet.

  – Benimle beraber o sandviçlerden yapar mısın?

  – İstiyorsan yaparız.

  Hadi bakalım, tatlı rüyalar.

  Dur anne, dur! – Ne oldu?

  – Kapıyı kapatma.

  – Kapıyı mı?

  Böyle iyi mi?

  – Evet, teşekkürler anne.

  İyi geceler.

  – Annemin bir sorunu var mı diye merak ediyorum.

  – Eski işinde mi?

  – Kovuldu.

  – Kim?

  – Annem.

  Eski bir çift çorap gibi attılar.

  – Gerçekten mi?

  – Evet ama bir sürü kişiyi kovdular.

  Bence kendileri bırakmıştır.

  – Selam kızlar! – Bekle, ben de seninle geleyim.

  Görüşürüz beyler.

  Hoşça kal.

  Benimle birlikte mi çıkıyorsun?

  Bu yeni bir şey! Sadece seninle geliyorum.

  – Ama istiyorsan seni öpebilirim.

  – Çok sevinirim.

  – Bir şey hissetmedim.

  – Normal, kısa bir öpücüktü.

  Yapamam, biliyorsun.

  Yapamam.

  Kim olduğumu biliyorum.

  Çok uzun zaman oldu.

  Bu hem şans hem de acı veriyor.

  Seni sevdiğimi biliyorum.

  Senin olduğun şeyi ve ne düşündüğünü seviyorum.

  Seni seviyorum.

  Seni seviyorum.

  Kesinlikle.

  Seni sonsuza dek seveceğim.

  Bu gerçekten   harikaydı, dans ederken harikaydın.

  Seni sevme nedenimin göstergesiydi.

  – Öyle bir neden yok.

  – Beni şüpheye düşürdün.

  ATEŞLENEN SİLAH

Ağırmış! İyi çalışmalar.

  – Hoşça kal.

  – Hoşça kal.

  Beni seviyor musun?

  Seviyor musun?

  – Git hadi.

  – Tamam, tamam.

  Bu sondu.

  Sensiz geçen birkaç günde resmen aklımı kaybediyordum.

  Bunu sevdim.

  Bu çılgınca.

  Sanki bilinçaltım bir şekilde sana bağlanmış gibi.

  Eğer birimiz aldatırsa diğerine söylemeli mi?

  – Çok değişik bir aklın var.

  – Hayır, bilmek daha iyidir.

  – Sen bilmek istemez miydin?

  – Sadece sevdiğini bilmek yeter.

  Senin sevgini ve ikimizin mutlu olduğunu.

  – Mutlu muyuz?

  – Çok iyiyiz.

  Neredeyse kusursuzuz.

  Bence de öyle o halde.

  – Senin evinde uyuyabilir miyim?

  – Tabii ki.

  – Bu çöl kanunudur.

  – Ne?

  – Çöl kanunu nedir bilmiyor musun?

  – Hayır.

  Çölde olduğunda  –  eğer birisi senden misafirperverlik talep ederse  – Evet?

   onu 3 gün 3 gece çadırında konaklatırsın.

  Ardından o misafir gitmek zorundadır.

  Buna çöl kanunu denir.

  – Bunu sana kim söyledi?

  – Babam.

  – Çocukken mi?

  – Evet.

  Onunla ilgili bir anım yok.

  Normal.

  Çok küçüktün   o öldüğünde.

  Yapamıyorum.

  Yapsana.

  Oldu.

  Affedersin.

  Babana aşık olduğumu biliyorsun.

  O da bana aşıktı.

  Bugün, ona hala aşığım.

  Hoşça kal.

  – Selam.

  – Selam, nasılsın?

  – İyiyim.

  – Claudia bu Henri.

  – İyi akşamlar.

  – İyi akşamlar.

  – Hadi girelim.

  – Tamam.

  – Sen de mi komedyensin?

  – Eskiden öyleydim.

  – Pek iyi değildim.

  – Harika bir oyuncudur ama şu anda işsiz.

  – Başka bir şey yapıyor musunuz?

  – Bir şeyler deniyorum.

  Eğer ilgilenirseniz, anlatabileceğim bir şey-

– Bir şeyler içmek ister misiniz ya da sizi yemeğe davet edebilir miyim?

  – Neden olmasın.

  – Arabam burada.

  – Neredeydin?

  – Ne?

  – Sabine’leydim.

  – Gerçekten mi?

  Ona gittik.

  – İyi haberlerim var.

  – Öyle mi?

  – İş bulmuş olabilirim.

  Harika! Hangi oyun?

  Oyun değil.

  Sabine’nin bir arkadaşı ofisi için arşivci arıyormuş.

  – Ne?

  Oyunculuğu bırakamazsın.

  – Ara veriyorum sadece, bir süreliğine.

  – Önce böyle başlar sonra  – Para kazanmamı istemiyor musun?

  – Evi değiştirebiliriz.

  – İstiyorum ama herhangi bir ücrete değil.

  Kıza ne dediğini duydunuz mu?

  – Ben söyleyemem.

  – Neden?

  – Çünkü tabu.

  Ismael’in tabusu mu?

  İsrailli olduğu için mi?

  Hayır.

  – Sevmedin mi?

  – Bayıldım! Şu anda değiştiremezsin.

  Konuşmayı bırak da işine bak.

  – Doğru, belediyeye gitmiştim.

  – Evet! Şimdi Ismael’in olması gerek.

  Hoş geldin Ismael.

  – Senin oğlun vardı.

  Adı neydi?

  – Albert.

  “Bébert”.

  – Kaç yaşında?

  – 11.

  – Hala annesiyle mi?

  – Evet.

  – Annesi zengin mi?

  – Çok zengin.

  Bekleyemez misiniz biraz?

  Claudia daha gelmedi.

  – O kim?

  – Karısı.

  – Oyuncu mu?

  – Büyük bir oyuncu.

  Tek sorunu kanatları olduğu için yürümeyi pek bilmemesi.

  – Neden?

  Çok mu uzun?

  – Şakayı bırak.

  Yıllardır bir oyunda oynamadı.

  Çünkü çok zeki, çok hassas birisi.

  Evet, bu işte gerekli olmayan şeyler.

  – Bu yüzden endişeleniyorum.

  – Endişelenme.

  Sonunda iş bulur.

  – İşte o zaman endişelenmeye başla.

  – Derdim o değil.

  Ama çalışması gerek.

  Sen onun fedakârlığı gibisin.

  Ancak senden ayrıldığında çalışabilir.

  Sorun buysa kolayca halledilebilir.

  Beni hemen vur olay bitsin.

  Sorun ne?

  Her şey yolunda.

  Baksana! Dayanamıyorum.

  Bu eve artık dayanamıyorum.

  Hüzünlü ve çirkin bir yer.

  Bana ışık gerek.

  Alan gerek.

  Ve de neşe.

  Bu sorunlarla uğraşabilirim ama fakir olamam.

  – Ne yapmamı istiyorsun?

  – Bilmiyorum.

  Hayatına devam etmeni.

  Beni bekle.

  – Hoşça kal.

  – Hoşça kal.

  İşte burada bir kazanan var! İşte kapı-

– – Ne?

  Ne oldu?

  – Bilette ne yazıyor?

  Yapma! Versene! – Telefon numarası yazıyor.

  Arasana.

  – Hayır.

  Atacağım bunu.

  – Hayır! Ver! – Ne?

  – Atma sakın.

  – Zaten bir tane üvey annen var.

  İkincisini mi istiyorsun?

  Hayır ama belki dadıya ihtiyacım olabilir.

  – Bu ne?

  – Neymiş o?

  – Bu.

  – ”Dün için üzgünüm.

  Neyim vardı bilmiyorum.

 ” – Dur! Dün için üzgünüm.

  Neyim vardı bilmiyorum.

  Sorunlar yaşıyorum.

  Beni suçlama.

  Kaybolmuş durumdayım ama daha iyi olurum.

  Senin sabırlı olman gerek.

  Üzgünüm.

  Çok ama çok üzgünüm.

  Seni seviyorum.

  – Ne oldu?

  Ne oldu bakalım?

  – Bilmiyorum.

  – Kıskandın.

  – Hayır! – Kıskandın.

  – Hayır.

  – Evet, kıskandın.

  – Hayır, kıskanmadım.

  ”Evet, kıskandım, sevgili babacığım.

 ” de bakalım.

  – Kıskanmadım! – ”Sen benim her şeyimsin, kabul ediyorum babacığım.

 ” de.

  – Hayır öyle değil.

  – Söyle bakalım.

  – Kıskanmadım! – Neye ihtiyacın var biliyor musun?

  – Neymiş?

  – Saldırıya.

  Dur! Yapma yoksa sana vururum.

  Yapma dedim.

  Dur! – Montunu çıkaralım.

  – Ben zaten çıkarıyordum.

  Ben yaparım.

  Ben çıkaracağım.

  Al bakalım, ahmak.

  Sarılmayı seviyorsun değil mi?

  Tek ihtiyacın olan şey bu.

  – Babam en çok kimi seviyor biliyor musun?

  – Seni seviyor olmalı.

  – Hayır, kendi babasını.

  – Hayır.

  Bunu sana daha önce de söyledim.

  – Ama annem öyle dedi.

  – Biliyorum.

  Sana ne anlatmıştım?

  Jean-Pierre’in ben çocukken çok uzaklara gittiğini söylemiştim.

  Onu çok özlüyorum ama onu senden daha fazla sevmiyorum.

  – Anladın mı?

  – Evet.

  Selam.

  Biz buradayız.

  – Sen iyi misin?

  – Evet.

  Esther bu Noé.

  Noé bu da Ester.

  – Memnun oldum.

  – Merhaba.

  – Hadi yemeğe geçelim.

  – Tamam.

  Ben uyuyordum.

  2 arkadaşım da esrarlı sigara içiyorlardı.

  Ateşi kartonun üzerine düştü.

  Sonra yandı.

  – Her şey mi?

  – Sadece depo odası.

  – Sen orada mıydın?

  – Ben mi?

  – Evet.

  – Uyuyakalmıştım.

  – Uyuyakalmıştın demek.

  – Sonra ben de aşağıya inip anneme söyledim.

  O da yukarı çıkıp yangını söndürdü.

  Yorgan ve su aldı, yangının üzerine doğru attı.

  – Sana bir şey oldu mu?

  – Bana mı?

  Hiçbir şey olmadı.

  – Öyle mi?

  Şanslıymışsın.

  – Evet.

  – Ne?

  – Ne hikayeymiş.

  – Şoke olmuştum.

  – Arama yapmam gerek.

  Birazdan gelirim.

  – Onun Krem Brülee’sini ister misin?

  – Evet.

  – Al bakalım.

  – Teşekkürler.

  Onu sevdin mi?

  İyi biri.

  Harika biri.

  Bunu görebiliyorum.

  Siz arkadaş mısınız?

  – Sadece arkadaş mısınız?

  – Aklına bir şey gelmesin sakın.

  Getirmem.

  Ama ikiniz de çok heyecanlı tiplersiniz.

  Özellikle sen.

  Bilmem gerek.

  – Hayır mı?

  – Evet.

  2 saate daha ihtiyacım var.

  4 gibi orada olurum.

  Tamam mı?

  Tamam, endişelenme.

  Acele ederim.

  Tamam mı?

  Seni seviyorum.

  Sonra görüşürüz.

  Tamam, görüşürüz.

  – Lezzetliymiş.

  – Öyle mi?

  – Bu seni sevmesini engellemez.

  – Hayır ama beni kendine özgü şekilde seviyor.

  Seni sevebildiği kadar çok seviyor.

  Herkes gibi.

  Hepimizin kendine özel hikayesi vardır.

  Engellerimiz, korkularımız   aksaklıklarımız   sevme sınırımız.

  – Hayır.

  Benim sevgim de sınır yok.

  – Dikkatli ol.

  Bu tehlikeli bir şeydir.

  Sen bir oyuncusun.

  Sen   yazılmış bir rolü oynayabilirsin.

  Dinle, Louis   belki de kurgunun gerçek hayattan daha iyi olduğunu   anlamalısın.

  Öyle mi?

  Belki de.

  Daha önce hiç bunu düşünmemiştim.

  Biz buradayız.

  Sana bir şey göstereceğim.

  Bunu planlamamıştım ama seveceksin.

  Buna değecek.

  – Burası hakkında ne düşünüyorsun?

  – Bilmiyorum ki, burası kimin?

  – Benim.

  – Nasıl yani?

  – Senin de olabilir.

  – Anlamıyorum.

  – Anlamayacak bir şey yok.

  Mutlu musun?

  Burası nereden çıktı böyle?

  Piyango mu kazandın?

  Mirasa mı kondun?

  Bir hediye.

  Şanslıyım.

  – Hediye eden insan seni çok seviyor olmalı.

  – Muhtemelen.

  Bunu inkâr bile etmedin.

  Böyle kaç tane arkadaşın var ki senin?

  Bilmek isterim.

  Biliyorsun zaten.

  Senin de arkadaşların.

  Hayır, bilmiyorum.

  – Yalancılardan nefret ederim.

  – Yalan söylemiyorum.

  Herkes yalan söyler.

  Bu berbat bir şey.

  Herkes harika şeyler yaşamak ister.

  Kimse beklemek istemez.

  Beklemek ölümdür.

  – Benim sonuna kadar yaşamam gerek.

  – Neden bahsediyorsun sen?

  Aptalca şeyler söylüyorsun.

  Ne diyorsun sen?

  Ben seninle yaşıyorum Tek aşkım sensin.

  Sana ihtiyacım var.

  Başka birini düşünmek bile beni incitir.

  Düşünme o halde.

  Birlikte yaşayalım.

  Böylece düşünecek bir şey kalmaz.

  Sana ihtiyacım olduğunda ben seninleydim.

  Tamam.

  Neden bu kadar sertsin?

  Sert değilim.

  Senin hiç paran yok ve ben de sana ev öneriyorum.

  – Bu sert bir şey değil.

  – Başka birinin evinde nasıl kalabilirim?

  Onun için sorun değil.

  O iyi biri.

  Canımı acıtmaya mı çalışıyorsun?

  – Neden böyle yapıyorsun?

  – Canını acıtmak istemiyorum.

  Mutlu olursun diye düşünmüştüm.

  Lanet olsun! – Louis! – Geliyorum.

  – Acele et! – Tamam, geliyorum.

  – Burnun kanıyor! – İyiyim.

  Hadi, yürü! Acele et! – Porsche’n var demek?

  – Evet, var.

  Eski bir tane.

  Ben bilmiyordum.

  Bilen var mıydı?

  Kimse biliyor muydu?

  Tamam, dinleyin   benim 1969 model 2.

  el eski bir Porsche’m var.

  Bir ara sürmem gerek.

  Fransızca öğrenimimden sonra Gers’e gidip araba yarışı üzerine eğitim aldım.

  Sonra bu Porsche’yi aldım.

  – Yarıştın mı?

  – Hayır, yarışmadım.

  – Yani o arabayla  – Hayır, hiç  – Bu hazırlık aşamasıydı yani?

  – Hem evet hem hayır.

  Aslında ben kahyaydım.

  Zengin insanların arabalarına göz kulak olurdum.

  Bakım onarım işini öğrendikçe bu ilginç gelmeye başladı.

  – O zaman mekanik konusunda profesyonelsin.

  – Evet, öyleyim.

  – Arabalarını hiç kullanmadın mı?

  – Biraz kullandım.

  – Teşekkürler! Görüşürüz! – Teşekkür ederim! Hoşça kal! Sonra bana ”Sence bu zalimlik değil mi?

 ” dedi.

  Ben de ona ” Evet ama ben buna alışığım, sorun değil.

 ” dedim.

  Sonra bana baktığında utandığımı   fark ettim.

  Yüzüm kıpkırmızı olmuştu.

  – Ne yapıyorsun?

  – Gidiyorum.

  Nereye gidiyorsun?

  Gidiyorum işte.

  Seni terk ediyorum.

  – Ne demek seni terk ediyorum?

  – Senden ayrılıyorum.

  – Böyle bir anda mı?

  – Ne yapmalıyım ki?

  – Bu o kadar önemli mi?

  – Bu bir oyun mu?

  – Kes şunu.

  – Ne?

  Kes dedim.

  Ne yapıyorsun?

  Bitti Louis.

  Üzgünüm, bitti.

  – Onunla mı buluşacaksın?

  – Evet.

  – Madem böyle yapacaktın neden bu akşam rol yaptın?

  – Bunu karmaşık hale getirme.

  Gitmem gerek.

  Umarım pişman olmazsın.

  Emin misin?

  Ne diyebilirim ki?

  Zamanın akması gerek.

  Seni ararım.

  – Belki gelmez.

  – Kendine işkence etmeyi kes.

  – Anı anına uymayan birisi.

  Canımı acıtıyor.

  – Biliyorum.

  – Temiz kıyafetler getirdim.

  – Biraz otur.

  – Belki gelmez.

  – Belki de bitti dediği için üzgündür.

  Olanlar yüzünden yani.

  Onun için de zor olmalı.

  Seni seviyor.

  Seni öylece bırakacak değil ya.

  Belki gelir belki gelmez.

  Bence o da ne yaptığını bilmiyor.

  Ben burada yatak döşek yatmış haldeyim ve onu bekliyorum.

  O ise şu anda o adamla birlikte olmalı! Lanet olsun! Gelmesine ya da aramasına bel bağlamış durumdayım.

  Buna dayanamıyorum.

  – Seni seviyorum kardeşim.

  – Saat kaç?

  – 15:50.

  – Sence onu bırakmalı mıyım?

  Evet, belki de.

  Bu seni özgürleştirir.

  Bu gücü kendinde bulduğunda   cesaretli olmalısın.

  Ama onu seviyorum.

  – Oyun ne oldu?

  – Yerine başkası geçti?

  – Kim?

  – Yaşasın özgürlük!

– Lucie?

  – Louis!

– Nasılsın?

  – İyiyim.

  – Seni gördüğüme sevindim.

  – Ben de.

  – Senin kızın mı?

  – Evet.

  Charlotte, gel de merhaba de.

  – Merhaba Charlotte.

  – Bu Lucie.

  – Ne var ne yok?

  – Hiç.

  Sadece kızımla vakit geçiriyorum.

  – Sen ne yapıyorsun?

  – Bir oyun için seçildim.

  – Güzel.

  – Evet.

  – 2 aya turneye çıkıyoruz.

  – Harika! Evet öyle.

  Senin planların ne?

  – Şimdi konuşmak için biraz erken.

  – Pekâlâ, beni ararsın o zaman.

  – Unutma.

  – Çok güzelsin.

  – Teşekkürler! – Görüşürüz.

  – Hoşça kal.

  – Devam edeyim mi?

  – Evet.

  Diğer şehirlerdeki atlar bile onun adını duyup   yaşasın özgürlük diye haykırdılar! Kıtadaki bütün insanlar-

– – Bilmiyorsun.

  – Biliyorum.

  Adadaki ve karadaki bütün insanlar bu haykırışın sebebini merak ettiler.

  – Üşüdün mü?

  – Birazcık.

  İyiyim.

  – En iyi arkadaşının adı neydi?

  – Maroua.

  – Maroua ne?

  – Majko.

  – Maroua Majko.

  Hala arkadaş mısınız?

  – Tabii ki.

  – Ama-

– – Ama ne?

  – Nasıl ne?

  – Neden ”ama” dedin?

  – Ne oldu?

  – Sana sormam gereken sorular var.

  – Öyle mi?

  – Evet.

  Neymiş?

  Mesela benim doğumum.

  – Doğumun mu?

  – Evet.

  – Soru ne?

  – Ben doğmadan önce ne yapıyordun?

  Sen doğmadan önce arkadaşlarımla takılıyordum, çalışıyordum.

  – Neden bir çocuk istedin?

  – Bilmiyorum, düşündüm de-

– Aptalca cevaplar veriyorsun.

  Bu kadar yeter.

  – Seni ilk gördüğüm anda seni çok sevdim.

  – Tabii öyledir.

  – Açabilecek misin?

  – Hallederim.

  Bu senin için.

  Al, bu senin.

  – Bu da senin.

  – Teşekkürler hayatım.

  – Peki sen?

  Vincent’ten bebeğin olması nasıl bir şey?

  – Çok güzel.

  – Ama-

– – Ama ne?

  – Paraya ihtiyacım var.

  – Paran olmadan da bebeğe bakabilirsin.

  – Ama çok daha zor olur.

  – Doğru.

  Louis.

  – Bu fıstıklar güzelmiş.

  – Zor açılıyor.

  – Zor açılıyor ama güzel.

  – Al bakalım.

  Al.

  Sıra yine babamda.

  – Teşekkür ederim hayatım.

  – Rica ederim.