110 dk

Yönetmen:John M. Stahl

Senaryo:Jo Swerling, Ben Ames Williams

Ülke:ABD ABD

Tür:Dram, Kara Film, Romantik

Vizyon Tarihi:19 Aralık 1945 (ABD)

Dil:İngilizce

Müzik:Alfred Newman

Çekim Yeri:Bass Lake, California, ABD

Oyuncular: Gene Tierney, Cornel Wilde, Jeanne Crain

Özet

Yazar Richard Harl (Cornel Wilde) zengin Ellen Berent (Gene Tierney) ile tanışır. Birbirlerine çok kısa sürede aşık olup evlenirler. Ellen’ın kıskançlığı aşkının önüne geçer ve çok kötü sonuçlara yol açar.

Alt Yazı

Seni gördüğüme sevindim, Dick.

  Geri dönmüş olmak çok güzel.

  Her şey ayarlandı.

  Seni bekliyor.

  Teşekkür ederim.

  Zavallı adam.

  Gideyim artık.

  İyi şanslar, Dick.

  Hayatı cehenneme döndü, değil mi?

  Onun gibi biri için hapiste geçen iki yıl cehennemden daha beterdir.

  Şu giden bir ara Ayın Arkası’nda yaşayan Dick Harland değil mi?

  Evet, galiba o.

  Kıskançlık, yedi ölümcül günahtan en ölümcül olanıdır.

  Kahve getirir misiniz, lütfen?

  – Avukatı sizdiniz, değil mi?

  – Evet, savunmasını ben yaptım.

  Davayı kaybettiğimi söyleyenler olabilir.

  Gazeteleri okudum ama işin içinden çıkamadım.

  Mahkemede anlatılamayacak şeyler vardı.

  Olaylarla ilgisi bulunan insanlar arasında hikâyenin tamamını tek bilen benim sanırım.

  İlk tanışmaları benim vasıtamla oldu.

  Harıl harıl yeni bir kitap yazıyordu.

  Dinlenmesi için New Mexico’daki evime davet ettim.

  Trende karşılaştılar.

  – Teşekkür ederim.

  – Rica ederim.

  Özür dilerim.

  Yüzünüze bakakaldım.

  İsteyerek olmadı, gerçekten.

  Sebebi- Sebebi babama çok benzemeniz.

  Sizin yaşınızdaki hâline, tabii ki.

  Olağanüstü bir benzerlik.

  Bir an düşündüm de  Kusuruma bakmayın.

  Doğrusunu isterseniz, ben de size bakıyordum.

  Sizi temin ederim ki sebebi anneme benzemeniz değil.

  Aslına bakarsanız daha önce tanıştığım hiç kimseye benzediğinizi söyleyemem.

  O hâlde neden bana bakıyordunuz?

  – Gerçekten öğrenmek istiyor musunuz?

  – İltifat niteliğindeyse.

  Siz de çok iyi biliyorsunuz ki sizinle, yani görünüşünüzle, ilgili söyleyeceğim hiçbir şey iltifattan başka bir şey olamaz.

  – Tabii, iltifatlardan hoşlanmıyorsanız  – Hoşlanmaz olur muyum?

  Aslında pek iltifat da sayılmaz.

  Doğruyu, yalnızca doğruyu söylemiş olurum.

  İltifata benzemesi tesadüften öteye geçemez.

  – Devam edeyim mi?

  – Edin.

  Sizi izlerken yazın bulutların gökyüzünde süzülmesi gibi aklımdan tuhaf kelimeler süzüldü.

  – Biraz daha açıklayabilir misiniz?

  – Deneyeyim.

  Sizi izlerken Binbir Gece Masalları’ndaki hikâyeleri düşündüm.

  Mür, buhur ve  – Ve paçuli mi?

  – Paçuli, evet.

  Bir saniye.

  Biliyordum.

  İşte burada.

  Okuyorum: “Onu izlerken aklından tuhaf kelimeler süzüldü.

  Binbir Gece Masalları’ndaki hikâyeleri düşündü.

  Mür, buhur ve paçuli.”

Bitti.

  – Nereden geldiği şimdi anlaşıldı.

  – Galiba.

  Ama gerçekten  Emin olun, kitabı okuyalı haftalar oldu.

  – Sizi son derece etkilemiş olmalı.

  – Kitap mı?

  Pek değil.

  – Özensizce yazılmış diye düşünmüştüm.

  – Size katılıyorum.

  Öyle mi?

  Sıradaki durak, Jacinto.

  Sıradaki durak, Jacinto.

  Benim durak.

  Jacinto.

  Benim durak.

  İşte buradasınız.

  Hoşgeldiniz.

  Sizi gördüğüme sevindim.

  – Bayan Berent.

  – Merhaba.

  – Merhaba.

  – Merhaba, tatlım, nasılsın?

  Merhaba, canım.

  – Louise nasıl?

  – İyi.

  – Çocuklar?

  – İyiler, çok iyiler.

  Çantaları alır mısın?

  – Çiftliği görmeye can atıyorum.

  – Gelmişken uzun süre kalın.

  Buradayız!

  Hoşgeldin.

  Merhaba Glen, nasılsın?

  Seni gördüğüme sevindim.

  – Ben de, Dick.

  – İyi görünüyorsun.

  – Kardeşin nasıl?

  – Danny hâlâ hasta yatıyor.

  Gelmeyi çok istiyordu ama doktor yolculuğun iyi gelmeyeceğini söyledi.

  Çok üzüldüm.

  Hanımlar, sizi Bay Harland’la tanıştırayım.

  Bayan Berent.

  – Merhaba.

  – Merhaba Bayan Berent.

  Ruth Berent.

  – Merhaba.

  – Merhaba.

  Ellen Berent.

  – Merhaba.

  – Merhaba.

  Trende kısaca tanışmıştık.

  Oldukça kısaca.

  Araba hemen şurada.

  Hazır mısınız?

  Gidelim.

  – Harland mı demiştiniz?

  – Richard Harland.

  Bay Harland, çok özür dilerim.

  Sizi bağışlar mıyım bilmiyorum.

  Ruth, yeni tayları bir gör.

  Eminim çok sevimlidirler.

  Ellen, bu yıl bol miktarda yabani hindimiz var.

  – Harika.

  – Devekuşu kadar büyükler.

  Umarım hepinizin karnı açtır.

  – İşte geldik.

  – Anne, geldiler!

  Geldiler!

  – Rancho Jacinto’ya hoşgeldiniz.

  – Hoşbulduk, Glen.

  – Mükemmel değil mi anne?

  – Çok güzel.

  Ruth.

  Canım.

  Margaret.

  Sizi karşılamaya gelecektim ama burada kalıp yemeğe bakmanın daha iyi olacağını düşündüm.

  – Ellen, nasılsın?

  – Sen nasılsın?

  Dick, seni gördüğüme çok sevindim ama Danny nerede?

  – Bu sefer gelemedi, Louise.

  – Çok üzüldüm.

  – Hâlâ Warm Springs’te mi?

  – Evet, günden güne iyileşiyor.

  Güzel.

  Üstünüzü değiştirmek istersiniz.

  Gelin, odalarınızı göstereyim.

  Şu alabalıklar daha birkaç saat önce sudaydılar.

  – Bunları Boston’da bulamazsınız.

  – Belki öyle ama morina balıklarımız  Ben doğma büyüme Bostonlıyım ama morina balığı konusunda kimse benimle boy ölçüşemez.

  – Morina balığını hiç sevmem.

  – Ben de.

  – Çocuklar, sofraya saygısızlık yapmayın.

  – Çok ayıp.

  Bay Harland, sizin fikriniz nedir?

  Bayan Robie, ben tam bir som balığı düşkünüyüm.

  İşin doğrusu, annem New Mexico’yu pek sevmiyor.

  Bu daha ilk ziyaretim, neden böyle söylediğini anlayamadım.

  Her halükârda doğru.

  Yıllar yılı her baharda babamla buraya gelirdik.

  Ara sıra Ruth da gelirdi ama annem hiç gelmedi.

  Bay Berent keşke bu sefer de gelseymiş.

  Ona benzediğimi duydum.

  – Kimden duydunuz Bay Harland?

  – Ben söyledim.

  Louise, sence de benzemiyor mu?

  Evet, sen söyleyince ben de benzettim.

  – Glen?

  – Bir bakıma.

  Her bakımdan.

  Vagonda görür görmez fark ettim.

  Yüzü, sesi, tavrı.

  Çok tuhaf.

  İtiraf etmeliyim, merakımı uyandırdınız.

  Eğer babanızla tanışma fırsatına erişebilirsem  Bu pek mümkün değil, Bay Harland.

  – Kocam  – Buraya babamın cenazesi için geldik.

  Tanrım, gerçekten de benziyorsunuz.

  Belirgin bir benzerlik.

  Cenaze için gelmekle neyi kastettiler?

  O biraz lâfın gelişiydi.

  Aslında Profesör Berent bir süre önce doğu yakasında öldü ve cesedi yakıldı.

  Küllerini buraya getirdiler Sabah tören yapacaklar.

  – Nerede?

  – Dağın yükseklerinde, yayla gibi bir yerde.

  Sevdiği bir yerdi.

  Ellen’le oraya sık sık giderlerdi.

  Şimdi müsaadenizle çocuklar yatmış mı bir bakayım.

  Merhaba.

  Merhaba.

  Ellen yürüyüşe çıktı.

  – Onu aradığımı nereden ?

  – Medyum gibiyimdir.

  Ablanız da medyum gibi midir?

  Evet, benden çok daha fazla.

  Ama o benim ablam değil.

  – Öyle mi?

  – Evet, kuzeniyim.

  Çocukluğumdan beri ailenin içindeyim.

  Bayan Berent beni evlât edindi.

  İyi akşamlar Bay Harland.

  İyi akşamlar.

  Doğrusu, buranın geceleri Beacon Hill’in gecelerinden çok daha güzel.

  Çok doğru.

  Bence burada her şey çok daha güzel.

  Ellen gezintiye çıktı.

  Teşekkür ederim.

  Merhaba.

  Merhaba.

  – Rahatsız etmiyorum ya.

  – Rica ederim.

  Size bir özür borçluyum.

  Sofrada babanızdan söz etmem çok biçimsizdi.

  Önemli değil.

  Nereden bilebilirdiniz ki.

  Babanızla çok yakındınız, değil mi?

  Evet, etle tırnak gibiydik.

  Yürümeye başladığım zamandan itibaren en mutlu anlarımızı beraber yaşadık.

  Nişan yüzüğü mü?

  Evet.

  Artık gitsem iyi olacak.

  Sabah 5:00’da uyanmamız lazım.

  – İyi geceler.

  – İyi geceler.

  Ellen’i arasak iyi olmaz mı?

  – Neden?

  – Gittiği yer pek tekin sayılmaz.

  – Kaybolmuş olabilir.

  – Ellen evin yolunu bilir.

  12 saatten fazladır yok.

  Ya başına bir iş geldiyse?

  Ellen’e bir şey olmaz.

  Uyumadan önce biraz gezintiye çıkayım.

  – İyi misiniz?

  – Evet, çok iyiyim.

  Bir süre yalnız kalmak istedim.

  Cenazeye geldiğiniz için teşekür ederim.

  – Geldiğimi biliyor muydunuz?

  – Evet, atın üstündeyken gördüm.

  Sırf meraktan geldiğimi düşünmüyorsunuz ya.

  Hayır, anlıyorum.

  – Gelmenize çok memnun oldum.

  – Ben de öyle.

  Hiç unutmayacağım.

  Babam hep cennet çayırlarında gezmeye benzetirdi.

  Öldüğümüzde birbirimizin küllerini buraya getirmek üzere bir anlaşma yaptık.

  “İlk sen ölürsen, ben senin küllerini getireceğim.”

dedim.

  “İlk ben ölürsem, sen de benim küllerimi.”

Şimdi biliyorum ki sevdiklerin aslında ölmez.

  Gidelim mi artık?

  Hiç uykum yok, ya sizin?

  Benim de.

  Beni affedebildiniz mi?

  – Kitabınız hakkında söylediklerimi.

  – Ha, o mu?

  Fikrimi değiştirdim.

  Dün gece bitirdim, oldukça sürükleyici bir kitaptı.

  Fikrinizi değiştiren nedir?

  Karakterlerden biri çok ilgimi çekti.

  – Hangisi?

  – Yazar.

  Emin olun kitap benim hakkımda değil.

  Ama öyle, ister beğenin ister beğenmeyin.

  Babam, “Her kitap bir itiraftır.”

derdi.

  – Satır aralarını okumanız gerekir tabii.

  – Siz okudunuz mu?

  – Nasıl biriyim?

  – Bekârsınız.

  Otuz yaşındasınız.

  Doğma büyüme Bostonlusunuz.

  Harvard’da okuduğunuz yıllarda Lampoon dergisinde editörlük yaptınız.

  Mezun olunca Paris’e gidip bir süre resim dersleri aldınız.

  Maine’de Ayın Arkası adını verdiğiniz ahşap bir kıreviniz var.

  Roman yazmaya merak salmadan önce gazetecilik yaptınız.

  Balık tutmayı çok seviyorsunuz ve Fransızca ve İspanyolca’da oldukça iyisiniz.

  Yok artık.

  Bütün bunları kitabımımı okuyarak mı çıkardınız?

  Kitap kılıfında yazanları okuyarak.

  Resminizin hemen altındaydı.

  100 yıl önce Salem’de yaşamış olsaydınız sizi çoktan cadı kazanına atmışlardı.

  Resim yapmayı neden bıraktınız?

  Şöyle oldu.

  Her şeyden önce, renk körü olduğumu fark ettim.

  Post-empresyonizmle ilgilendiğim için –  bunun pek de önemi yoktu, değil mi?

  – Evet.

  Left Bank’ta yaşayan çocuklarla ahbaplık kurunca yıkık dökük tavan aralarında yaşadıklarını ve çoğunun son derece yetersiz beslendiğini gördüm.

  Gerçek açlığın nasıl bir şey olduğunu bilir misiniz?

  Şu an açım.

  Öyle olmalısınız.

  Akşam yemeği yemediniz, değil mi?

  – Öğlen de yemedim.

  – Açlıktan mideniz kazınıyor olmalı.

  Bayan Robie, Emily’e size bir tepsi ayırmasını söylemişti.

  Güzel.

  Buldum.

  Ben alırım.

  Bana verin.

  Maine’de kaldığınız yerden bahsedin.

  Kulübeden pek farkı yoktu.

  Ama hayatımda gördüğüm en güzel diyarı görecek şekilde inşa edilmişti.

  Oraya neden Ayın Arkası diyorsunuz?

  Orada hilâl şeklinde bir göl var.

  Danny’le yazları orada geçirirdik.

  – Danny’i çok seviyorsunuz, değil mi?

  – Elbette.

  Ona bakmak zorunda olduğunuz için mi hiç evlenmediniz?

  Hayır, pek sayılmaz.

  Evliliğe bakışım şeye benziyor  Teşekkürler.

  Mezun olduktan sonra Avrupa’ya yaptığım geziye benziyor.

  Yurt dışına çıkmak aklımın ucundan bile geçmiyordu.

  Birden oldu.

  Bir kızla yürüyüş yapıyordum.

  Boston İskelesi’ne gidip yük gemisinin doldurulmasını izledik.

  Görünüşü çok hoşuma gitti.

  – Kızın mı?

  – Hayır, geminin.

  Görünüşü de kokusu da çok hoşuma gitti.

  Nereye gittiğini bilmesem de ona bineceğimi biliyordum.

  Bindim de.

  Bu, hayatımda yediğim en lezzetli sandviç.

  – Neli?

  – Hindili.

  Yaban hindisi.

  – Hiç avladınız mı?

  – Hayır.

  Hüner gerektirir.

  Biraz ürkekler fakat o kadar iri ve hantallar ki kanatlanmayı hiç sevmezler.

  Çok eğlencelidir.

  Ben de denemek isterim.

  – Yarın nasıl?

  – Glen’in başka plânları yoksa.

  – Ben sadece ikimizi kastetmiştim.

  – Seve seve.

  Bu gece neden yanıma geldiniz?

  Bilemiyorum.

  Herkes size bir şey olmayacağından çok emindi.

  Sanırım ani bir içgüdüydü.

  – Gemiye atladığınız zamanki gibi mi?

  – Evet.

  Bu gece oraya geleceğimi biliyordunuz.

  Beni bekliyordunuz, değil mi?

  Evet.

  Siz de geldiniz ama, öyle değil mi?

  Neyse  İyi geceler.

  Merhaba.

  – Ne yapıyorsunuz öyle?

  – Gülleri budayıp bağlıyorum.

  – Sizi rahatsız etmiyorumdur umarım.

  – Rica ederim.

  Burada olmanıza sevindim.

  Ben de sizi düşünüyordum.

  Geçen gece söylediğiniz bir şeyi.

  – Ne demiştim?

  – Tuhaf bir şey.

  Bayan Berent’in sizi evlât edindiğini söylemiştiniz.

  Bunun neresi tuhaf?

  Bay ve Bayan Berent demediniz.

  – Sizi ikisi evlât edinmedi mi?

  – Evet, tabii ki.

  – Neden Bayan Berent dediniz peki?

  – Bilmem.

  Sanırım fikir ondan çıktığı  Çok yalnızlık çeken biriydi, ben de  Sizi işinizden alıkoymayayım.

  – Dikkat edin.

  – Korkmayın.

  Başlangıç için nasıldı?

  Mükemmel.

  Sizi gördüğüme çok sevindim.

  – Tamamınızı.

  – Teşekkür ederim.

  Umuyorum sizi rahatsız etmişimdir.

  Hem de bütün sabah durmadan.

  Nasıl olur?

  Yanınıza daha yeni geldim.

  Ettiniz.

  Siz ve Quinton hakkında düşünüyordum.

  – İsmini size kim söyledi?

  – Glen Robie.

  – Nasıl oldu da söyledi?

  – Sordum.

  – Neden?

  – Çünkü Quinton’u hiç sevmedim.

  – Onu tanıyor musunuz?

  – Hayır.

  – O zaman neden sevmediniz?

  – Çünkü onu tanıyormuşsunuz.

  Çok hoş.

  Tanıdığım herkesten nefret mi edeceksiniz?

  Yüzüğünüz kaybolmuş.

  Hayır, bir saat önce çıkarmıştım.

  Bir daha takmamak üzere.

  Hadi, acele et!

  Haydi yarışalım.

  Bir, iki, üç, başla.

  Bravo, Lin.

  Haydi Lin, devam et.

  Haydi.

  – Lin kazanacak.

  – Hayır.

  Ellen.

  Ellen hep kazanır.

  Kazandım!

  Unutmayın, yemekten sonra buluşacağız.

  Sessiz ol, Fritz.

  Yat.

  Neyin var senin?

  İçeri gel.

  Merhaba, Robie.

  Sessiz ol, Fritz.

  Üstünü alayım.

  Teşekkürler.

  Dur kravatını düzelteyim.

  Merhaba.

  – Hangi rüzgâr attı seni buraya?

  – Uçak.

  Dünkü telgrafını aldıktan sonra bulduğum ilk uçağa atladım.

  Bu acele niye?

  Yaklaşan evliliğini ilk kutlayanlardan olmak istedim.

  Daha duyurmayı düşünmüyorduk ama madem ağzından kaçırdın, hayatım, Russell Quinton’la tanış.

  Nişanlım, Richard Harland.

  Merhaba.

  – Biraz yalnız kalabilir miyiz?

  – Elbette.

  Kütüphaneye gidelim.

  Müsaadenizle.

  Bayan Berent, Ruth.

  Dick.

  Dick, duyduklarım doğru mu?

  – Ellen adına çok sevindim.

  İkinizin adına da.

  – Teşekkürler.

  Çok memnun oldum ama ne zaman ve nasıl oldu?

  Eee .

  Çok üzgünüm Russ.

  Gerçekten.

  Seçim kampanyasının ortasında kalkıp buraya geleceğini hiç düşünmemiştim.

  – Ne zaman evleneceksin?

  – En kısa sürede.

  Sonbahara kadar erteleyemez misin?

  Seçim sonrasına demek istiyorsun.

  Terk edilip eski bir ayakkabı gibi bir kenara atılmamın duyulması pek yararıma olmaz.

  Yapma Russ.

  Bir kadının fikrini değiştirmesinin siyasi açıdan bir önemi yoktur.

  Anlayamıyorum Ellen.

  Baban hayattayken benimle asla evlenmeyeceğini hep biliyordum.

  Ama o öldükten sonra bir ihtimâl fikrini değiştirirsin diye umdum.

  Ne oldu?

  Aşık oldum.

  Bir an önce evlenmek istiyoruz.

  Yarın.

  Bu kadar üzülme.

  Yine de sana oy verebileceğim.

  Senin için yeteri kadar iyi ya da romantik olmadığımı düşünüyorsundur.

  İnsanlar seninle evlenecek olmamın birtakım sebepleri olduğunu düşünüyordu.

  Ama bu doğru değil.

  Sadece tek bir sebebinin olduğunu bilmeni istiyorum.

  Bir zamanlar sana aşık olduğumu bilmeni istiyorum.

  Maymun iştahlı biri değilim, Ellen.

  Sevdim mi bir kere severim.

  Teşekkürler, Russ.

  Ayrıcalıklı olduğunu bilmek güzel.

  Seni sevmiştim ve sana hâlâ aşığım.

  Koltuklarımı kabartıyorsun.

  Her zaman da seveceğim.

  Unutma sakın.

  Russ, beni tehdit mi ediyorsun?

  Bana bak Ellen 

Sevgilim, benimle evlenir misin?

  Seni sağı solu belli olmaz küçük 

Seni asla bırakmayacağım.

  Asla, asla, asla.

  Ellen, işte orada.

  Danny.

  Dick.

  Dick!

  Sakin ol kardeşim.

  Dick!

  Kilo almışsın.

  – Ne kadar da büyümüşsün.

  – Sen de epey değişmişsin.

  Telgrafımı aldın mı?

  Evet, ama o gece uyku tutmadı.

  Düşünüp durdum, “Şimdi çiftlikten ayrıldı, şimdi Chicago’da.”

Trenin her seferinde biraz daha yaklaştığını gördüm.

  – Tekerlerin her dönüşünü saydım.

  – Gelebilir miyim?

  Merhaba, Danny.

  Merhaba, Ellen.

  Umarım onu beğenmişsindir Danny yoksa hemen geri göndeririz.

  Beni kovmasına sakın müsaade etme Danny, bu işi çok sevdim.

  Endişelenme sen.

  O kovarsa ben seni tutarım.

  – Teşekkürler.

  – Mektubumu almana şaşırdın mı?

  Hiç de bile.

  Açmadan içinde ne yazdığını biliyordum zaten.

  Tekrar tekrar okudum, şeyden dolayı  – Fikre alışmak için mi?

  – Evet.

  Taos’un nasıl bir yer olduğunu ve balayının ne kadar sürdüğünü kafamda canlandırmaya çalıştım.

  Ellen Taos’u pek beğenmedi.

  Bence Warm Springs balayı için çok daha iyi bir yerdi.

  Umarım bir süre burada kalırsınız.

  Tam burada, Warm Springs’te yazlık bir ev bakacağız.

  – Yani burada mı yaşayacaksınız?

  – Aynen öyle.

  Ellen’in fikri.

  Böyle olmasını o istedi.

  Tanrım.

  Pekâlâ Bayan Harland.

  İşte kalıcı olduğunuzu söylemekte bir sakınca görmüyorum.

  Teşekkürler efendim.

  Elimden geleni hep yaparım.

  Çorbanın tadını beğenirsin umarım.

  Bu nefis lezzete çorba demek düpedüz hakaret.

  Ben ona consommé à la paçuli diyorum.

  Aşçı tuttuğumuzda tarifini vermeyi unutayım deme.

  Aşçı ya da temizlikçi ya da hizmetçi tutmak gibi bir niyetim yok.

  – Şimdilik mi?

  – Hiç.

  – Şapşal.

  – Benden başka kimsenin sana hizmet etmesini istemiyorum.

  Ev işlerini yapmak, çamaşırlarını yıkamak ve yemeğini pişirmek istiyorum.

  Doğuştan hizmetçi.

  Hem zaten evde bizden başka kimsenin olmasını istemiyorum.

  – Hiç mi?

  – Hiç.

  Farzet ki evliliğimizin gidişatı sonucu  – O başka.

  – Ya Danny?

  O da başka.

  Sadece üç kişi Ayın Arkasına’a gitti: Ben, Dick ve Thorne.

  – Thorne kim?

  – Leick Thorne.

  Ormancıdır.

  Evi, kayıkhaneyi falan yaparken çok yardımı dokundu.

  Oraya o bakıyor.

  Richard’ın bebeklik resimlerini görmeyi çok isterim.

  – Sence görebilir miyim?

  – Tabii, dopdolu bir albümü var.

  İçinde bir sürü resminin olduğu üniversite yıllıkları var.

  Sadece bir tanesini kimsenin görmesini istemiyor.

  Neden istemiyor?

  İçinde Enid Sothern’in bir resmi var.

  O kim?

  Okulun en güzeli seçtikleri kız.

  – Gerçekten o kadar güzel miydi?

  – Senin kadar değil.

  Teşekkür ederim Danny.

  Eskisi gibi okula gidebilsen harika olur, değil mi?

  Hem de nasıl.

  – Hangi okula gidiyordun?

  – Dick’le aynı.

  – Yatılı okul mu?

  – Evet.

  – Çok eğlenceli olmalı.

  – Kesinlikle.

  Dick şu aralar çok mu meşgul?

  Evet, yeni kitabı üzerinde çok yoğun çalışıyor.

  Rahatsız etmememiz gerek.

  Hem sırrımızı unuttun mu yoksa?

  Danny.

  Dick.

  Dick.

  Danny.

  Danny.

  Artık üçümüz de Ayın Arkası’na gidebiliriz.

  Öyle değil mi Dick?

  Elbette gidebiliriz.

  Elbette.

  Taa kuzeyde, etrafında hiçbir şey yok.

  Orası hakkında epey bilgim var.

  Danny hep anlatır dururdu.

  – Oraya tekrar gidebilmeyi çok istiyor.

  – Biliyorum, mesele de bu zaten.

  Dr.

  Mason, kocam bir an evvel Ayın Arkası’na gitmemizi tasarlıyor, Danny’i de götürmek istiyor.

  Tabii ki ben de istiyorum.

  – Sorun nedir?

  – Her yere çok uzak.

  Sarp, ıssız.

  En yakın şehre bile kilometrelerce uzakta.

  Olanaklar çok kısıtlı.

  Danny’e doktor lazım olacak olsa arayacak bir telefon bile yok.

  Orada doktora ihtiyacı olmayacaktır.

  – Ya ilâca?

  – Ne ilâca ne de başka bir şeye.

  – Okulu ne olacak?

  – Bir süre gitmese de olur.

  Danny kayda değer bir gelişme gösterdi diyebilirim.

  Nasıl başardınız bilmiyorum.

  Tekrardan yürümesini çok istiyor olmalıydınız.

  Ama doktor kocam zamanının çoğunu yazarak geçirecek –  ve başka kimse de yok  – Biri yok muydu?

  – Thorne adında biri?

  – Evet ama o da ayrılacak ve benim için  Emin olun, sorumluluğu üstümden atmak istediğimden değil.

  Sadece Danny’yi düşünüyorum ve ben  Hayır, bu doğru değil.

  Biraz da kendimi düşünüyorum.

  Beni anlayacağınıza eminim, Dr.

  Mason.

  Kocam kardeşinin yanında olsun diye balayından vazgeçtim.

  Ama o da çalışıyor ve bütün yük benim sırtımda.

  Haftanın her günü ona saatlerimi harcadım.

  Bundan memnundum.

  Buna fedakârlık denemez.

  Danny’yi ben de onun kadar seviyorum ve Danny’nin iyileşmesine en az onun kadar seviniyorum.

  Ama neticede o bir kötürüm.

  Özür dilerim.

  Böyle söylemek istemedim.

  Buna eminim.

  Bunu kast etmedim.

  Elbette.

  Son günlerde ben de çok iyi sayılmam.

  Bayan Harland, benden ne yapmamı istiyorsunuz?

  Kocama Danny’nin burada kalmasının daha iyi olacağını söylemenizi istiyorum.

  Ama bu doğru değil.

  Ayın Arkası’na gitmesi çok daha iyi olur.

  Ama burada kalmasından ya da okula devam etmesinden bir zarar gelmez.

  Kocama söylerseniz  – Siz neden söylemiyorsunuz?

  – Çünkü sizin söylemeniz  – Richard.

  – Merhaba doktor.

  Richard, çok güzel haberlerim var.

  Dr.

  Mason Danny’nin bizimle beraber Ayın Arkası’na gelmesine izin verdi.

  Hayatım lütfen.

  Ben haber vereyim.

  İlk benden duymasını istiyorum.

  Bu da Leick Thorne.

  Alo?

  Evet.

  Sana.

  Alo?

  Yaşasın, Ellen!

  Ayın Arkası’na gidiyoruz.

  Evet, Ellen.

  Ne zaman?

  Yarın mı?

  Tanrım.

  Evet?

  Teşekkürler Ellen.

  Tanrım.

  Günaydın.

  Günaydın.

  Hayatım, rüyamda sen  Hayırdır?

  Seninle geçen bir gün daha.

  Seninle geçen yirmi dört saat.

  – Günaydın Dick.

  – Günaydın Danny.

  – Günaydın Ellen.

  – Günaydın Danny!

  Hey!

  Kahvaltıdan önce gölde dalış yapmaya ne dersin?

  Tamam.

  – Günaydın Bayan Harland.

  – Thorne.

  İlk kim kalkıyor, güneş mi sen mi?

  Genelde kafa kafaya.

  Bu sabahki kahvaltınızı ben hazırlayayım diyorum.

  Olmaz, bu benim işim.

  Kendimi dış kapının mandalı gibi hissetmeye başladım.

  Sakın öyle düşünme.

  Richard seni evin bir parçası olarak görüyor.

  Küçüklüğünden beri ona karşı iyi davranmış olmalısın.

  Çok zor olmadı.

  İyi bir çocuktu.

  Birlikte çok iyi vakit geçirmiş olmalısınız.

  Evet, öyle denebilir.

  Büyüyünce çok değişti mi?

  Pek sayılmaz.

  Sana sırlarını söyler miydi?

  Evet, bazen.

  Sana hiç Enid Sothern’dan bahsetti mi?

  – Kim?

  – Enid Sothern.

  Pek hatırlayamadım.

  Kimmiş?

  Önemli biri değildi sanırım.

  Okuldan biri sadece.

  Alayım.

  – Thorne, çok rüya görür müsün?

  – Hiç görmem.

  Geçen gece çok kötü bir kabus gördüm.

  Kocamla tekne gezitisindeydik ve yüzmek için suya atladı.

  Ama üşengeçliğimden arkasından kürekleri çekmekle yetindim.

  Birden içimi bir korku sardı.

  Gölün ortalarına varınca tekneye binme vaktinin geldiğini düşündüm.

  O yüzden ona seslenmeye karar verdim ama sesim çıkmıyordu.

  Richard birden suya battı, dalış değil de fokların yaptığı gibi, suyun içine çöker gibi.

  Sonra tekrar çıktı ve kolunu bana doğru savurdu, sanki bana seslenmeye çalışıyor gibiydi.

  Ona doğru kürek çekmeye çalıştım ama göl sanki tutkal gibiydi.

  Tekneyi hareket ettiremiyordum.

  Kolarım felç olmuştu.

  Sonra tekrar battı ama bu sefer hiç çıkmadı.

  Zannederim onu tek bir yolla kurtarabilirsiniz.

  – Nasıl?

  – Uyanarak.

  Ben de öyle yaptım zaten.

  Hey!

  – Yemek hazır!

  – Sen de gel, Ellen!

  Su bir harika!

  Haydi gidelim artık.

  Tamam, sona kalan hanım evlâdıdır.

  Olamaz!

  – Ne olamaz?

  – Yok daha neler!

  – “‘Benimle evlenir misin?

 ‘ dedi.”

– Ne var bunda?

  Evvela, erkekler asla teklif etmez.

  Öyle olduğunu sanırlar ama aslında kadınlar teklif eder.

  Kim söyledi bunu?

  Ripley mi?

  Teklif etseler bile asla “Benimle evlenir misin?

 ” demezler.

  Git başımdan seni atsineği.

  – Hiç bir kadına evlenme teklifi ettin mi?

  – Yüzlercesine.

  – Enid Sothern’a teklif ettiğinde  – Enid Sothern’u nereden biliyorsun?

  Ona, “Benimle evlenir misin?

 ” mi dedin?

  – Ona evlenme teklifi etmedim.

  – O mu sana teklif etti?

  – Git artık başımdan.

  – Bana nasıl teklif ettin?

  Etmedin.

  Ben sana ettim, aynen şöyle.

  – Hatırladın mı?

  – Tamam, seninle evleneceğim.

  Şu bölümü bitirir bitirmez.

  O bölümden nefret ediyorum.

  Bütün bölümlerinden nefret ediyorum.

  – Çok zamanını alıyorlar.

  – Çok komik, yayıncım da öyle diyor.

  Ben ciddiyim.

  Sanki geçinmek için yazarlık yapmak zorundaymışsın gibi.

  Benim servetim bize yeter de artar bile.

  En büyük arzum sana destek olmak.

  Kötü bir şey mi bu?

  Ayın Arkası’nın bu kadar güzel olabileceğini hiç bilmiyordum.

  – Burayı çok sevdin, değil mi?

  – Her anını  – Ama keşke bu kadar kalabalık olmasaydı.

  – Kalabalık mı?

  Burası Mojave’nin doğusundaki en ücra, en ıssız yer.

  Evi kastettim ben.

  Şaperonları zerre kadar kafaya taktığımdan değil.

  Ama bir tarafımızda Danny’nin odası, diğer tarafımızda Thorne’nin odası.

  Duvarlar da kâğıt kadar ince, akustik sinir bozucu derecede kusursuz.

  En azından kimse horlamıyor.

  Evlendiğimizden beri bir günlüğüne dahi yalnız kalmadığımızı biliyor musun?

  – Biliyor musun ?

  – Sen biliyor musun Thorne’nin yatağını kayıkhaneye taşıdığını?

  Öyle mi?

  Richard, umarım ona böyle  Katiyen.

  Kendi fikriydi.

  Danny’e gelince  – Danny nerede?

  – Thorne’la beraber.

  – Thorne nerede?

  – Şehre gitti.

  – Şehirde kalacaklarını kastetmiyorsun ya?

  – Tabii ki hayır.

  – Neden gittiler öyleyse?

  – Her şeyi bilmek zorunda mısın?

  – Anlat.

  – Olmaz.

  – Anlat dedim.

  – Kes şunu.

  – Anlat dedim.

  – Yeter.

  Aramızda bir sır.

  Benden sır saklayamazsınız.

  Sana sürpriz yapmak istedik, sevgilim.

  Danny, hadi bir tane de sen söyle.

  O neydi öyle?

  Dalgıç kuşuydu.

  Gölün karşısında birkaç tane var.

  Çok korkunç sesleri var.

  Alışırsın.

  Geyikleri bir gör.

  Bayılacaksın.

  Yemek verelim diye evin önüne kadar geliyorlar.

  – Ne yediriyorsunuz?

  – Patates kabuğu ve tuz.

  Bir tane de kirpimiz var.

  Evet.

  Her sabah gelip eşikteki basamağı kemirirdi.

  Robieler Bar Harbor’da biz ayrılmadan hemen önce ziyaretimize geldiler.

  İyiler mi?

  Çocuklar kabakulak olmuş.

  Russ Quinton’un bölge savcısı seçildiğini duymuşsundur.

  Gerçekten mi?

  Kafasına vali olmayı koymuş diyorlar.

  Onu da başarırsa hiç şaşırmam.

  Evin etrafına dikebileceğimiz morsalkım bulabileceğimiz bir yer var mı?

  – Ben biliyorum.

  – Güzel.

  O zaman yarın  Thorne’nin o işe ayıracak vakti yok.

  Başka işleri var.

  Bakın ne yapıyorum.

  Thorne gösterdi.

  Anne ne de olsa Ellen’in gelmemizi beklemediğini unutmamalısın.

  Hiç gelmemeliydik, Ruth.

  Hiç gelmemeliydik.

  Bacadaki tuğlalar gevşemiş olmalı.

  Çok iyi çekmediğini fark ettim.

  Duydun mu hayatım?

  Gece olanlar neydi öyle?

  Annenle Ruth geldiğinden beri cadaloz gibi davranıyorsun.

  Onları çok soğuk karşıladın, yemekte de çok ilgisizdin.

  – Yemekten sonra da iyice çirkinleştin.

  – Misafir beklemiyordum.

  – Hoşuna gider diye düşünmüştüm.

  – Münakaşa etmeyelim Richard.

  Danny seni deli gibi seviyor.

  Neden kalbini kırdın?

  – Canım sıkkındı.

  – Anneni küçük düşürdün, Thorne’a hizmetçi gibi davranıp kabalık ettin.

  – Öyle değil mi zaten?

  – Kesinlikle değil!

  En değerli arkadaşlarımdan birisi.

  Ruth da en değerli arkadaşlarından birisi mi?

  Canını sıkan ne?

  Ruth senin kardeşin.

  Ruth kardeşim falan değil.

  Bütün gece sadece onunla ilgilendin!

  Birinin onu ağırlaması gerekiyordu.

  Belki de ona aşık oldun.

  Durumun hiç iyi değil Ellen.

  – Belki de onu bu yüzden davet ettin.

  – Seni duysun mu istiyorsun?

  Evde kimse duymadan bu odada nefes bile alınmıyor.

  Oldu olacak adını Ayın Arkası’ndan Cümbür Cemaat Aile Konağı’na çevirelim.

  Sana neler oluyor böyle?

  Sinir krizi geçirmek ister gibi davranıyorsun.

  Tabii, böyle davranmamalıyım.

  Annem ya da Ruth rahatsız olabilir ya da Danny uyanabilir!

  Ellen, sana ne oldu böyle?

  Bilmiyorum.

  Bilmiyorum.

  Hayatım, bağışla beni.

  Özür dilerim.

  Elimde değil.

  Seni çok sevdiğimden.

  O kadar seviyorum ki seni kimseyle paylaşamam.

  Çapalı kız.

  Çok iyi gidiyorsun.

  Burada kolay.

  Toprağa ekiyorsun ve yetişiyorlar.

  Bizim yaşadığımız deniz kenarında çok daha zor.

  Dick, Bar Harbor’da ziyaretimize ne zaman geleceksin?

  Kitabı bitirince belki.

  Orayı çok seveceksin.

  Annemle bu sabah bunu konuşuyorduk.

  Danny’nin bizimle dönmesi iyi olur diye düşündük.

  Sahil çok güzel, yelkenlimiz de var.

  Orada çok güzel vakit geçirir.

  Buna eminim.

  Okul da var, çok seçkin bir okul.

  Biliyorum.

  Ellen bana anlatmıştı.

  Danny ile bir konuşayım.

  Dick, okuduğum kadarıyla olağanüstü.

  Sırf bu yüzden kitabı sana ithaf edeceğim.

  Ne diyeyim?

  Şirin, güzel ve anlayışlı kayınvalideme  Bu kitabı karıma ithaf etmemi tavsiye eden kayınvalideme.

  – Bir sonrakini ona ithaf edeceğim.

  – Hepsini ona ithaf et.

  Bitince geri kalanını da gönderirsin umarım.

  Birkaç bölüm kaldı sadece.

  Sen gitmeden bitiririm.

  Pek mümkün gözükmüyor.

  Cumartesi ayrılıyoruz.

  Cumartesi mi?

  Yok daha neler.

  Geleli daha birkaç gün oldu.

  Evet, Ruthla hiç unutmayacağımız çok güzel günlerdi.

  Ama eve dönmemizi gerektiren nedenler var.

  – Ellen gideceğinizi biliyor mu?

  – Bu sabah söyledim.

  Moralini bozma, Dick.

  Bir bakıma, kayınvalideler çocuk gibidirler.

  Ortalıkta görünmeli ama ses çıkarmamalılar.

  Çok da görünmemeliler.

  Ellen’in nesi var?

  Ellen’in hiçbir şeyi yok.

  Sevince gözü başka bir şey görmüyor.

  Sanırım bu iyi bir şey değil.

  Diğer herkesi dışa itiyor.

  Ama elinde değil.

  Ona karşı sabırlı olmalısın.

  Babasını çok seviyordu.

  “Sevgili Bayan Berent: Mektubunuz için teşekkürler.

  Ruth’a söyleyin morsalkım çok iyi.

  Keşke aynısını kendim için de söyleyebilsem.

  Son konuşmamızdan beri merak ediyorum da ” Uslu dur lütfen.

  Benden nasıl olur da ?

  Elimde değil.

  Gıdıklanıyorum.

  Deniz kenarındaki evimize bayılacaksın.

  Sahilin bir tarafında kayalar var.

  Sular çekilince gidip anemon balıklarını ve mürekkepbalıklarını izleyebilirsin.

  Ayrıca her renk ve boydan deniz kabukları ve çakıltaşları var.

  Güzele benziyor.

  Kıpırdama.

  Bir süreliğine Bar Harbor’a gitmeye ne dersin?

  Ruth’tan mektup aldım, gitmene çok sevinir.

  Çok isterim.

  Dickle beraber mi?

  Yeni kitabı bitmeden ayrılmayı düşünmüyor.

  Bitince biz de geliriz.

  O zaman ben de üçümüz de beraber gidebilene kadar beklerim.

  Uzun süreli bir ayrılık değil ki, birkaç haftacık.

  Hayır, ben bekleyeyim.

  Bugün boydan boya yüzebilir miyim?

  – Yapabileceğini düşünüyor musun?

  – Elbette.

  Dün dörtte üçünü yüzdüm ve hiç yorulmadım.

  – Tamam.

  – Bugün yapabilirsem –  yarın Dick’e de gösterelim mi?

  – Tamam, yarın.

  Ne kadardır alıştırma yaptığımızı söylememize gerek yok, değil mi?

  Yok, o an karar vermişsin gibi yaparız.

  Evet, öyle yapalım.

  Beni izlediğini şimdiden görür gibiyim.

  Bir süre sonra, “Bu kadar yeter.

  Tekneye geri dön.”

diyecek.

  Onu duymamış gibi yapıp yüzmeye devam edeceğim.

  Hazır mısın?

  Hazırım.

  – Başarabilecek misin, Danny?

  – Çocuk oyuncağı.

  Sen gittiğin yönü merak etme.

  Ben seni rotanda tutarım.

  Tamam.

  Yarısına geldik mi?

  Daha değil.

  Çok iyi gitmiyorsun, Danny.

  İyi misin?

  Biraz nefesim kesildi.

  Böğrüme kramp girdi ama geçti şimdi.

  – Bir süre dursan iyi olur.

  – Tamam.

  Yorulmaya başladım.

  Sakin ol.

  Bu kadar yaklaşmışken pes etmek istemezsin.

  Tamam.

  Birazdan yine soluklanırım.

  Su çok soğuk.

  Tahmin ettiğimden de soğuk.

  Yemeği fazla kaçırmışım.

  Karnıma ağrı girdi.

  Ellen!

  Kramp girdi.

  Ellen, kramp girdi.

  Ellen!

  Ellen!

  Yardım et!

  Danny!

  Danny!

  Danny!

  Babamın laboratuvarını temizliyordum.

  Dick’in çalışması için güzel bir yer.

  Artık çalışmıyor.

  Her şeyle ilişkisini kesti.

  Onu kaybediyorum, Ruth.

  Onu kaybedersem ölürüm.

  Kırevine geri dönseniz, sadece ikiniz.

  Olmaz, oradan artık nefret ediyor.

  Oraya bir daha ayak basmak istemiyor.

  Boston’a geri dönmeyi de istemiyor.

  Aklından ne geçiriyor bir bilebilsem.

  Bana hep yardım ettin, Ruth.

  Şimdi de et.

  Biraz zaman geçsin, Ellen, göreceksin.

  Acısı büyük.

  Hayatında büyük bir boşluk oluştu.

  Bir çocuğu olsaydı belki  Harika!

  Ellen küçükken babası burayı oyun odasına çevirmişti.

  Büyüdüğü zamansa laboratuvar olarak kullandı.

  Eskisi gibi oyun odası olacak.

  Pek sayılmaz.

  Sizin çocuğunuz kızdı.

  Bizimki oğlan olacak.

  – Buna mı karar verdin?

  – Elbette.

  Ellen şeref sözü verdi.

  Kıpırdama lütfen.

  – Boynum tutuldu.

  – Dotted Swiss perdeler için ideal.

  – Halı ne olacak?

  – Oyun odalarına halı serilmez.

  – Muşamba serilir.

  – Neden?

  Yıkaması daha kolay, her ihtimale karşı.

  Siz kadınlar her şeyi düşünürsünüz, değil mi?

  Dinlenebilirsin artık.

  Ellen, yukarı gelmemeliydin.

  Doktorun ne dediğini biliyorsun.

  Gel otur.

  Babamın laboratuvarına ne yaptınız?

  Bitene kadar görmeni istemedik.

  – Bunlar nereden çıktı?

  – Bodruma depolamıştık.

  Neden bana danışmadınız?

  Sana sürpriz yapmak istedik.

  Oyun odası için çok uygun bir yer.

  Ama odanın değişmesini istemiyordum.

  Nasılsa öyle kalmasını istiyordum.

  Sürprizlerden hoşlanmadığını biliyorum ama seni sevindirmek istedik.

  Hadi ama sevgilim, her şey çok daha güzel oldu.

  Paçuli.

  Kendinize dikkat etmelisiniz.

  Böyle bir zamanda karides yediğinizi bir düşünün.

  – Richard nerede?

  – Şehre gitti.

  Yıllardır söyleyip duruyorum, sizi hep üzüyorlar.

  – Ruth da ounula mı gitti?

  – Galiba.

  Özellikle şimdi, durumunuz malum.

  – Ne zaman çıktılar?

  – Yemekten hemen sonra.

  Bir şey daha var, bedeninizi bu kadar yormayın.

  Saat kaç, anne?

  – Beşe geliyor.

  – Orada burada çok dolaşmamalısınız.

  Dolaşmak mı?

  Sen neden bahsediyorsun?

  – Bu bebek beni eve hapsetti.

  – O zaman neden doğuruyorsunuz?

  Hiçbir şey yapamıyorum.

  Hiçbir yere gidemiyorum.

  – Kocamı bile göremiyorum.

  – O neden buraya gelmiyor?

  Çünkü beni bu hâlde görmesini istemiyorum.

  Hiç mantıklı değil.

  Bunları emir kabul edin.

  Karides yemek ve merdiven çıkmak yok.

  O kanepeden de kalkayım demeyin.

  – Topla şunları, Ruth.

  – Hay aksi!

  – İşte oldu.

  – Ne yapıyorsun?

  Çok komik görünüyorsun.

  Şapkayı hep böyle takmalısın.

  Öğleden sonra seni özledim.

  Şehirde ne yaptınız?

  Bebeğe bir şeyler aldık.

  Dört saatliğine ortadan kayboldunuz.

  Yürüyerek gidip geldik.

  Uzun bir yürüyüş olmuştur.

  Neler konuştunuz?

  Ordan burdan.

  Danny hakkında?

  Hayır.

  – Benim hakkımda?

  – Özel olarak değil.

  Çok iyi görünüyorsun, Ruth.

  Seni hiç bu kadar mutlu görmemiştim.

  Sence Richard beni seviyor mu?

  Çok saçma bir soru.

  Başlarda beni sevdiğini biliyorum.

  Komik bir şey söyleyeyim, benden hiç hoşlanmadı.

  – Seni seviyordu ama senden hiç hoşlanmıyor muydu?

  – Aynen öyle.

  Kurduğunuz arkadaşlık ilişkisini biz kuramadık.

  Senden hoşlanıyor.

  Sana lakap takmadı mı daha?

  Pek sayılmaz.

  Bahçıvanlığıma takılmak için bazen bana “çapalı kız” diyor.

  Bana eskiden Paçuli derdi.

  Bana bak.

  İçimdeki küçük canavardan nefret ediyorum.

  Keşke ölse!

  Ellen!

  Şaşırdın, değil mi?

  Sen doğuruyor olsaydın çok severdin.

  Bense hiç istemedim.

  Richardla hiçbir şeye ihtiyacımız yoktu.

  Şimdi bu çıktı başıma.

  Nasıl olur da böyle fena şeyler söyleyebilirsin?

  Bazen gerçeğin kendisi fenadır.

  Gerçekler seni korkutuyor, öyle değil mi Ruth?

  Hayır, asıl korkan sensin.

  Ellen!

  Doktoru ara.

  – Ne oldu?

  – Ayağı takılmış olmalı.

  Alo, Dr.

  Saunders?

  Ben Ruth Berent.

  Lütfen bir an önce buraya gelin.

  Çok kötü bir şey oldu.

  Çocuğu kurtaramadık.

  Oğlandı.

  Böyle olacağını hiç ummuyordum  – Tehlikeyi atlatsın da.

  – O konuda içiniz rahat olsun.

  Kendine geldiğinde, odasından ayrıldığını hatırlamıyordu.

  Dediğine göre uykusunda ayaklanmış olmalı.

  Uyuyor olmuş olamaz.

  Olaydan daha 20 dakika önce beraberdik.

  İsterseniz kısa bir süreliğine görebilirsiniz.

  Önce kardeşi, şimdi de oğlu.

  Evet?

  Hayır, şu an burada değil.

  Mesajınız varsa iletirim.

  Tamam, söylerim.

  Rica ederim.

  Ruthie, sörf harikaydı.

  Sen de gelmeliydin.

  Su çok soğuk.

  Hanım evlâdı seni.

  Hep böyleydin sen.

  Richard’ın yeni kitabı.

  Güzel.

  “Çapalı kıza” Herkes nerede?

  Dick yürüyüşe çıktı.

  Annem odasında.

  Şu aralar annem beni endişelendiriyor, odasından hiç çıkmıyor.

  – İyi değil mi?

  – Çok iyi.

  O hâlde neden böyle inzivaya çekilmiş gibi yapıyor?

  – Neden kendisine sormuyorsun?

  – Benimle konuşmaz.

  Kimbilir üzerine ne hâller geldi.

  Bu arada, telefon sanaydı.

  Şehirdeki seyahat acentasından biri.

  Ulaşım ve otel rezervasyonu işlerinin hâlledildiğini söyledi.

  Kim nereye gidiyor?

  Ben Meksika’ya gidiyorum.

  Bu ani seyahat tutkusunun sebebi nedir?

  Bir süreliğine uzaklaşsam iyi olacak.

  Nelerden?

  Seyahat etmek istemem çok mu tuhaf?

  Değil herhalde ama neden Meksika?

  Meksika’yı hep görmek istemişimdir.

  Bu konudan bahsettiğini daha önce hiç duymadım.

  Meksika’nın neresine gidiyorsun?

  Taxco’ya.

  – Ne zaman gideceksin?

  – Haftaya.

  – Annemle mi?

  – Hayır.

  – Tek başına mı?

  – Tek başıma.

  Kimden kaçıyorsun?

  Benden mi?

  Küçükken bana aklına gelen her şekilde eziyet ederdin.

  – Artık yapamazsın.

  – Richard’dan mı kaçıyorsun?

  Gidiyorum çünkü bu evde yaşamaya artık katlanamıyorum.

  Her tarafı nefretle örülü.

  Senin nefretinle.

  Nefretle değil, aşkla, Ruth.

  Richard’ın bana olan aşkıyla.

  Çaresizce hastanede yattığım haftalarda tamamen sana aitti ama hiç fayda etmedi, öyle değil mi?

  Beni her zamankinden çok seviyor.

  Sen buna katlanamıyorsun.

  – Beni bu yüzden kıskanıyorsun, değil mi?

  – Seni kıskanmıyorum, Ellen.

  Hayatım boyunca seni sevmeye, mutlu etmeye çalıştım.

  Hepimiz.

  Annem, babam, şimdi de Richard.

  Peki sen ne yaptın?

  Sevginle annemizin hayatını mahvettin, babamızı ölüme ittin.

  Sevginle Richard’ı hayalete çevirdin.

  Hayır, Ellen, seni kıskanmıyorum.

  Sana acıyorum.

  Sen tanıdığım en acınası varlıksın.

  Merhaba, Richard.

  Yürüyüşün iyi geçti mi?

  Traş olmamışsın, hayatım, ama mazuru yok.

  Yeni kitabın geldi.

  Göz gezdiriyordum.

  İthafın dikkatimi çekti: “Çapalı kıza.”

“Paçuli’ye.”

olur diye düşünmüştüm.

  Ama galiba sana çok yardımı dokundu.

  Daha çok kitap yazacaksın.

  Hayatım, kitabın Meksika’da geçtiğini bilmiyordum.

  Oraya gittiğini bile bilmiyordum.

  Neden bana anlatmadın?

  Neyin var, Richard?

  Çok tuhafsın.

  Benden uzak duruyorsun.

  Kendi başına çıkıp gidiyorsun.

  Nereye gidiyorsun?

  Aklından neler geçiyor?

  Her ne ise, benimle paylaşamaz mısın?

  Bunu epeydir yapmıyoruz.

  Danny aramızdan  Beni bu yüzden hiç affetmedin, değil mi?

  Hep beni suçladın.

  Sen yanımızda olmadıktan sonra yüzmesine izin vermememi söyledin ama sana sürpriz yapmak istedik.

  Danny sana sürpriz yapacağı için çok mutluydu.

  Bir önceki gün dörtte üçünü yüzmüş.

  Başaracağından emindi.

  Su çok ılıktı.

  Tehlikeli olabileceğini düşünmedim.

  Bir ara yüzümü çevirmiş olmalıyım, dönüp baktığımda batıyordu.

  Hemen kürekleri çektim, biri elimden kaydı, sonra da paniğe kapıldım.

  Kabus gibiydi.

  Uykunda gezdiğin gibi mi?

  Evet.

  Evet, kürek çekmeye başladım ama tekne hareket etmiyordu.

  Sen de boğulmasına müsaade ettin.

  Değil mi?

  – Değil mi?

  – Richard, canımı yakıyorsun.

  O gün Ayın Arkası’nda neler oldu?

  Herkesi başından savdın.

  Anneni, Ruth’u, Thorne’u.

  Sadece Danny kalmıştı.

  Ne düşünüyordun?

  Onu hiç sevmedin.

  Sever gibi göründün.

  Ne oldu?

  Gitmeyi ret mi etti?

  Yapma, Richard.

  Yapma.

  – Onu bu yüzden mi öldürdün?

  – Boğulmasına müsaade etmek istemedim.

  Ama ettin, değil mi?

  Yüzücülükte üstüne yoktur.

  Tekne çok uzaklardaydı, üçüncü kez batıyordu.

  Onu sen öldürdün.

  Boğulmasına müsaade ettin, değil mi?

  – Değil mi?

  – Evet.

  Ettim.

  Müsaade ettim.

  Yine olsa yine ederim.

  Onu yanımda istemedim.

  Senden başka kimseyi istemedim.

  Biliyordum.

  Başından beri bilmem gerekirdi.

  Ama aklımdan çıkarmaya çalıştım.

  İnanamıyorum.

  İnanmak istemedim.

  Nasıl inanabilirdim?

  Beni sevdiğini söyledin.

  Tek isteğin mutlu olmamdı.

  Evet, tek isteğim buydu, Richard.

  Sadece senin mutluluğun.

  Ama Danny’nin boğulmasını istemedim.

  Yemin ederim bunu tasarlamadım.

  Ama kramp girip suya batmaya başlayınca çıkmazsa tamamen bana kalacağını düşündüm.

  O giderse hayatında sadece benim kalacağını düşündüm.

  Ben bunları düşünürken çoktan gitmişti.

  Sonra pişman oldum, korktum.

  Onu bulmaya çalıştım, gerçekten çok uğraştım.

  Ama artık çok geçti.

  Beni neden öldürmüyorsun, Richard?

  Biliyorsun, bu çok kolay.

  Ve bebek.

  – Onu hiç istemedin, öyle değil mi?

  – İstemedim.

  Anlamıyor musun Richard?

  Senden başka hiç kimseyi istemedim.

  Sadece seninle olmak istedim.

  Aramıza kimsenin girmesine dayanamazdım.

  Seni çok seviyorum, Richard.

  Seni çok seviyorum.

  Seni terk ediyorum, Ellen.

  Bay Russell Quinton.

  Bölge savcısı.

  Sussex.

  17 sefer sayılı uçak yedinci kapıdan yolcu alımına başlamıştır.

  Bay Richard Harland telefonunuz var.

  Danışmaya geliniz.

  – Richard Harland benim.

  – Bir numaralı telefon.

  Teşekkürler.

  Alo.

  Evet, benim.

  Merhaba.

  Ne?

  Nasıl oldu?

  Evet, tabii.

  İlk trenle geri dönüyorum.

  Dr.

  Saunders, uyandırdığım için özür dilerim ama durumu iyice kötüleşti.

  Bir dakika bekler misiniz, lütfen?

  – Dick.

  – Sağ ol.

  – Nerede?

  – Odasında.

  Birden oluverdi.

  Sahilde piknik yapıyorduk.

  Doktor, düşündüğünüzden daha ağır.

  Bir an önce gelin lütfen.

  Richard.

  Ölüyorum.

  Böyle konuşma, Ellen.

  İyileşeceksin.

  Hayır.

  Benim için üzülme.

  Korkmuyorum.

  Bana  Bana sadece bir konuda söz ver.

  Cesedimin yakılmasını istiyorum.

  Babamınki gibi.

  Küllerim aynı yere saçılsın.

  – Hatırladın mı?

  – Hatırladım.

  Söz mü?

  Elbette, söz.

  Sen nasıl istersen, sadece  Richard!

  Seni asla bırakmayacağım, Richard.

  Asla.

  Asla.

  Asla.

  Cinayet.

  Soğukkanlı, vahşi, plânlı cinayet.

  Eyalet, Ellen Harland’ın 5 eylül günü öğleden sonra annesi ve evlâtlık kız kardeşiyle gittiği piknikte zehirlenme sonucu öldüğünü kanıtlayacak.

  Eyalet, Ellen’ın, kahvesine attığı şekere zehir karıştırıldığını ve bu zehir yüzünden öldüğünü kanıtlayacak.

  Eyalet, sanığın bu korkunç suçu işlemeye hem kendince gerekçesi hem de elverişli durumda olduğunu kanıtlayacak.

  Ve Eyalet, sanık Ruth Berent’in cinayeti bilerek ve isteyerek gizlice plânladığını ve gerçekleştirdiğini kanıtlayacak.

  Hepsi geçecek.

  Şimdi sanığın deri ceketinden çıkan zarftan bahsedeceğim.

  Zarfın içindekileri analiz ettiğinizde hangi sonuca ulaştınız?

  Şekerde yüzde 60 oranında arsenik bulundu.

  Analizi yapmanızdan kısa bir süre sonra elimde mühürlü bir paketle size geldim.

  Paketten yarısına kadar beyaz toz dolu bir şişe çıktı.

  Şişeyi göstereyim.

  – Evet bu şişe.

  – İçindekileri analiz ettiniz mi?

  – Ettim.

  – Sonuç?

  Saf arsenik.

  – Tanık sizin, Bay Robie.

  – Sorum yok.

  Bay Medcraft, Bay Eyalet Morgu’nun müdürü siz misiniz?

  Benim.

  Bayan Ellen Harland’ın cesedi başında olduğunuz kurumda mı yakıldı?

  – Evet, efendim.

  – Bunu kim ayarladı?

  Bayan Ruth Berent.

  – Tanık sizin.

  – Sorum yok, Bay Quinton.

  Bay Carlson, mesleğiniz nedir?

  Seaboard Trust Şirketi’nde başkan vekiliyim.

  Merhum Ellen Berent Harland’ın mirasının mutemeti sizin bankanız.

  Evet, efendim.

  Bayan Harland’ı en son ne zaman gördünüz?

  Hastaneden çıktıktan sonra.

  Vasiyetine öldükten sonra cesedinin yakılmasına dair bir hüküm koydu mu?

  Hayır, koymadı.

  Ne hükmü koyduğunu jüriye anlatır mısınız?

  Mount Auburn Kabristanı’ndaki aile mezarlığına gömülmesini talep etti.

  – Merhaba, Dick.

  – Merhaba.

  – İyi akşamlar.

  – İyi akşamlar, canım.

  Dick, yarın tanık kürsüsüne oturacaksın.

  Quinton’un yalnızca savcı olmadığını aklından çıkarma.

  Bütün kozlarını oynayacağından emin olabilirsin.

  Var gücüyle sana saldıracaktır.

  Cevap vermesi hiç de kolay olmayan sorular soracak.

  Özellikle bir soru.

  Doğruları, yalnızca doğruları anlatacağına yemin ediyor musun?

  Ediyorum.

  – Adınız?

  – Richard Harland.

  – Mesleğiniz?

  – Yazarlık.

  Sakıncası yoksa, Bay Harland, sizden bir süreliğine okuyucu olmanızı isteyeceğim.

  Bana ne oldu da Bayan Harland’ın ölümünü soruşturduğum soruldu.

  Cevabım bu mektupta yazılı.

  Sizden okumanızı istiyorum.

  – Sesli mi?

  – Lütfen.

  “Sevgili Russ, sana bu mektubu yazıyorum çünkü bir zamanlar birbirimize çok şey ifade ettik ve yardımını isteyeceğim başka kimse de yok.

  Richard beni terk ediyor ” Lütfen devam edin, Bay Harland.

  “Kocamdaki değişikliği ilk kez hastaneden taburcu olduktan sonra sezmeye başladım.

  Başlarda sebebinin çocuğumuzu kaybetmemiz olduğunu düşünsem de fakat sonra gerçek, korkunç gerçek içimi kemirmeye başladı.

  Değişikliğinin sebebi Ruth’tu.

  Russ, birbirlerini seviyorlar ve benden kurtulmak istiyorlar.

  Richard boşanmak istediğini söylediğinde Ruth’a gidip Richard’ı bırakması için ona yalvardım.

  Niyetinin ona sahip olmak olduğunu ve hiçbir şeyin buna engel olamayacağını söyledi.

  Ruth’a Richard’tan asla boşanmayacağımı söylediğim zaman beni ölümle tehdit etti.”

Devam edin Bay Harland.

  “Russ, sözlerinde ciddi ve dediğini gerçekleştirebilecek durumda.

  İlk fırsatta beni öldürecek.”

Sakıncası yoksa, son paragrafı daha yüksek okuyabilir misiniz?

  “İlk fırsatta beni öldürecek.”

Devam edin Bay Harland.

  “Evde kalmaya korkuyorum ama Richard olmadan ayrılamam.

  Ondan vazgeçmektense ölmeyi yeğlerim.

  Ne yapacağımı, senden başka kime gideceğimi bilmiyorum.

  – Lütfen bana yardım et.

  Ellen.”

– Bay Harland –  mektuptaki el yazısı kime ait?

  – Ellen’e.

  İlk cümleye dikkatinizi çekerim: “Sana bu mektubu yazıyorum çünkü bir zamanlar birbirimize çok şey ifade ettik.”

Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz?

  Galiba bir zamanlar nişanlı olduğunuzdan bahsediyor.

  Evet, bir zamanlar nişanlıydık.

  Onunla ilk tanıştığınızda bunu biliyor muydunuz?

  – Parmağında nişan yüzüğü  – Yani başka biriyle –  nişanlı olduğunu biliyordunuz?

  – Evet.

  – Buna rağmen ona kur yaptınız.

  – Sanırım.

  Bundan jüriye biraz bahsedebilir misiniz?

  Tam olarak kur yaptım denemez.

  – O mu size kur yaptı?

  – Hayır, öyle de olmadı.

  O hâlde ne demek istiyorsunuz?

  – Teklif edersem benimle evleneceğini biliyordum.

  – Yani teklif mi ettiniz?

  – Hayır, etmedim.

  – O mu teklif etti?

  – Pek sayılmaz.

  – O zaman nasıl oldu da evlendiniz?

  Bir gün nişan yüzüğünü artık takmadığını fark ettim.

  Sanki bana benimle  Ona aşık olduğumu fark ettim.

  – Bunu ona söylediniz mi?

  – Evet.

  O ne dedi?

  Beni asla bırakmayacağını söyledi.

  Bu olaydan ne kadar süre sonra evlendiniz?

  Birkaç gün sonra.

  O böyle olmasını istedi.

  – İsteksiz miydiniz?

  – Kararsızdım.

  Bay Harland, bunu sizi eleştirmek, sizinle alay etmek ya da sizi kibirli bulduğum için söylemiyorum.

  Ama sizi doğru anladığıma emin olmak için söylüyorum.

  Başkasıyla nişanlı genç ve güzel bir kadının bunun doğru bir karar olduğunu düşünmediğiniz hâlde size aşık olduğunu ve sizi çabucak evlenmeye ikna ettiğini söylüyorsunuz.

  Gerçekten de böyle mi oldu?

  – Evet.

  – Anlıyorum.

  Teslimiyetinizden dolayı ne zaman pişmalık duymaya başladınız?

  – Evliliğinizin ilk ayında mutlu muydunuz?

  – Tamamen.

  – İkinci, üçüncü, dördüncü aylarda?

  – Evet.

  Ellen sizinle tanışıp kur yaptığı sırada –  Ruth da New Mexico’daki çiftlikte miydi?

  – Evet.

  – O sıralar Ruth’u sık görüyor muydunuz?

  – Hayır.

  New Mexico’dan ayrıldıktan sonra nereye gittiniz?

  Kardeşim Danny’i ziyaret etmek üzere Georgia’daki Warm Springs’e.

  Warm Springs’te kaldığınız sırada –  hizmetçi tuttunuz mu?

  – Hayır.

  – Ev işlerini kim yaptı?

  – Ellen.

  – Yemekleri?

  – Ellen.

  – Hizmetçiye gücünüz mü yetmedi?

  – Maddi bir mesele değildi.

  O öyle olmasını istedi.

  – Ellen size hizmet etmeyi seviyor muydu?

  – Evet.

  – Bu sırada Ruth ziyaretinize geldi mi?

  – Hayır.

  Warm Springs’ten ayrıldıktan sonra nereye gittiniz?

  Ayın Arkası dediğimiz kırevine.

  – Kiminle beraber gittiniz?

  – Kardeşim Danny ile.

  – Ne zaman?

  – Haziranda.

  – Haziranda karınızla mutlu muydunuz?

  – Evet.

  – Temmuzda?

  – Evet.

  Temmuzda onu seviyordunuz.

  Peki ya ağustosta?

  Ağustosta ziyaretinize gelen oldu mu?

  – Bayan Berent.

  – Başka?

  – Ruth.

  – Ellen’i ağustosta da seviyor muydunuz?

  – Ağustosa ne dersiniz?

  – Kardeşim ağustosta boğuldu.

  Sizi epey üzmüş olmalı.

  Fakat bu olay Ellen’e olan aşkınızı etkiledi mi?

  Danny benim için çok önemliydi.

  – Peki ya Ellen?

  – O da.

  Danny ağustosta boğuldu.

  Eylüle gelelim.

  Ellen’e olan aşkınız eylülde de devam ediyor muydu?

  – Başka bir şekilde.

  – Nasıl başka bir şekilde?

  – Çocuğumuz olacaktı.

  – Yani Ellen’e olan aşkınız çocuk doğuracağı için arttı, öyle mi?

  – Hayır, pek sayılmaz.

  – Azaldı mı?

  – Bilmiyorum.

  – O zaman neyi kastediyorsunuz?

  – Bilmiyorum.

  – Bu sırada Bar Harbor’da –  Berent ailesinin yanında mı kalıyordunuz?

  – Evet.

  – Ruth da hep orada mıydı?

  – Evet.

  – Karınız odasına mı kapanmıştı?

  – Çoğu zaman.

  – Ruth’u çok mu sık görüyordunuz?

  – Evet.

  – Hemen hemen her gün mü?

  – Evet.

  Ellen’e olan aşkınız ne zaman son buldu?

  Bilmiyorum.

  Karınızın ölümünden kısa bir süre önce –  tartıştığınız doğru mu?

  – Evet.

  Ne hakkında?

  – Söyleyemem.

  – Ellen’in Ruth’u –  kıskanması yüzünden değil miydi?

  – Bunu gerektirecek bir şey yoktu.

  – Kıskanmıyor muydu?

  – Ellen herkesi kıskanıyordu.

  Yani Ruth’u kıskanıyor muydu?

  – Cevap vermeyi reddediyorum.

  – Belki şuna cevap verirsiniz: – Ruth’a aşık mısınız?

  – Çok sıkı arkadaşız.

  – Ona aşık mısınız?

  – Ona çok düşkünüm.

  Evet ya da hayır demenizi istiyorum.

  Çok kolay bir soru.

  Galiba anlamadınız.

  Tekrar edeyim.

  Ruth’a aşık mısınız?

  Ruth’a aşık mısınız?

  Ruth’a aşık mısınız?

  Richard Harland’ın yeni kitabının bir nüshası.

  İthafın yazılı olduğu sayfayı açabilir misiniz?

  İthafı okuyabilir misiniz?

  “Çapalı kıza.

  ” – Kime atıfta bulunuluyor?

  – Bana.

  Bay Harland’ın yeni kitabını karısına ithaf etmemesi tuhaf değil mi?

  Ellen’in kitapla pek ilgilendiğini sanmıyorum.

  – Ya siz?

  – Çok.

  – Sizinle beraber mi çalıştı?

  – Evet, son taslağında.

  – Ellen hastanedeyken yazıldı, değil mi?

  – Evet.

  Ellen hastanedeyken birlikte çok mu vakit geçiriyordunuz?

  Biz  – Kitabın yazımıyla meşguldünüz.

  – Evet.

  Kitaptaki olayların çoğunun nerede geçtiğini jüriye söyler misiniz?

  Taxco, Meksika.

  – Meksika’ya daha önce gittiniz mi?

  – Hayır.

  Berent ailesiyle yaşadığınız sırada –  tek başınıza seyahate çıktınız mı?

  – Hayır.

  – Neden Taxco’ya gitmeye karar verdiniz?

  – Uzaklaşmak istedim.

  – Orada bir tanıdığınızla mı görüşecektiniz?

  – Hayır.

  – Yanınıza sonradan başka biri gelecek miydi?

  – Hayır.

  – Bay Harland Taxco’ya gitmenizi önerdi mi?

  – Hayır.

  İthafa geri dönelim.

  Bay Harland size neden “çapalı kız” diye atıfta bulundu?

  – Bahçe işlerini çok severim.

  – Bütün bahçe işlerini siz mi yaptınız?

  – Evet.

  – Hiç kimyasal sprey ya da –  böcek ilacı kullandınız mı?

  – Evet.

  – Arsenik içeriyorlar mıydı?

  – Bilmiyorum.

  Delil kabul edilen şişeyi göstereyim.

  Tanıdınız mı?

  Evet, benimdi.

  İçinde banyo tuzu vardı.

  – Şimdi içinde ne olduğunu biliyor musunuz?

  – Evet.

  Sizce banyo tuzu hangi kimyasal işlem sonucu zehire dönüşmüş olabilir?

  – Bilmiyorum.

  – Delil kabul edilen deri ceketi göstereyim.

  – Tanıdınız mı?

  – Evet, benim.

  Delil kabul edilen zarfı göstereyim.

  Tanıdınız mı?

  – İçinde şeker olan zarf bu.

  – Eyalet kimyagerinin ifadesine göre –  yüzde 60 oranında arsenikli.

  – Evet.

  Şerifin ifadesine göre bu ceketin cebinden çıktı.

  – Evet.

  – Pikniğe gittiğiniz gün –  bu ceketi giydiniz mi?

  – Bir süre.

  – Sonra giymesi için Ellen’e verdim.

  – Neden ona verdiniz?

  – Üşüdüğünü söyleyip duruyordu.

  – Siz de ceketi ona verdiniz.

  – Evet.

  – Jüriye piknikte yediklerinizi –  kimin hazırladığını söyler misiniz?

  – Ellenle ikimiz.

  Şekeri kim hazırladı?

  – Bilmiyorum.

  Ellen hazırlamış olmalı.

  – Neden böyle düşünüyorsunuz?

  Kahvesine şeker atan sadece oydu.

  – Piknikte kahve servisini kim yaptı?

  – Ben yaptım.

  – Ona şekeri siz verdiniz.

  – Evet.

  – O gece de öldü.

  – Evet.

  Ve hemen ertesi gün –  cesedi yakıldı.

  – Evet.

  Ertesi gün Harland külleri alıp New Mexico’daki çiftliğe gitti –  ve onları orada imha etti.

  – Evet.

  – Otopsi yapılmasının önüne geçmek için mi?

  – Hayır!

  Sebebi bu değildi.

  Ellen hep cesedinin yakılıp küllerinin babasının külleriyle –  aynı yere saçılmasını isterdi.

  – Öyleyse neden vasiyetine öldüğünde Mount Auburn’a gömülmek istediği maddesini koyma zahmetine katlandı?

  – Açıklayamam.

  – Açıklayamayacağınız çok şey var.

  Zehirin nasıl banyo tuzu şişesinin içine girdiğini açıklayamazsınız.

  Şekere nasıl karıştığını açıklayamazsınız.

  Ellen’in cesedine otopsi yapılmasını imkânsızlaştırmak için cesedin neden yakıldığını açıklayamazsınız.

  Kardeşinizin ölümünden kısa bir süre sonra neden ülkeden ayrılma plânları yaptığınızı açıklayamazsınız.

  Belki bunu açıklayabilirsiniz: Richard Harland’a ne zaman aşık oldunuz?

  – Onu sevdiğinizi kendisine hiç söylediniz mi?

  – Hayır.

  Ona ne zaman aşık oldunuz?

  Yeteri kadar atlattınız.

  Basit bir soruya cevap verebilirsiniz ki ben de öyle yapmanızı istiyorum!

  Richard Harland’a ne zaman aşık oldunuz?

  Kardeşi Danny boğulduktan sonra onu seviyor muydunuz?

  Doğmamış çocuğu öldükten sonra onu seviyor muydunuz?

  Karısı öldükten sonra?

  Geçen hafta onu seviyor muydunuz?

  Bir ay önce?

  Bir yıl önce?

  Bugün onu seviyor musunuz?

  Evet.

  Evet, onu seviyorum.

  Sanırım onu hep sevdim.

  Eyalet Richard Harland’ı kürsüye çağırıyor.

  Bu kadar.

  Biraz su getirin, lütfen.

  Mahkeme düzenini bozmayın!

  Richard Harland kadının sonunda doğruyu söylediğini duydunuz.

  Şimdi de sizden duymak istiyorum.

  Ruth Berent’in size olan aşkını itiraf ettiğini duydunuz.

  Daha önce defalarca sorduğum gibi tekrar soruyorum: Ona aşık mısınız?

  Karınızı öldüren kadını seviyor musunuz?

  Karım öldürülmedi.

  Kendini öldürdü.

  Ellen’in intihar ettiğine gerçekten inanıyor musunuz?

  – Evet.

  – Onun yalnızca intihar etmekle kalmayıp ölümünden dolayı kardeşini suçlatacak biri olduğunu mu düşünüyorsunuz?

  – Ellen’den her şey beklenirdi.

  – Jüriden onun böyle bir canavar –  olduğuna inanmasını mı bekliyorsunuz?

  – Evet, aynen öyle bir canavardı.

  Sevdiği her şeye sahip olma sevdasında olan bir kadındı o.

  Sevdiği şeyin yalnızca kendisine ne kazandıracağını düşünerek seven bir kadın.

  Kendisini öz anne-babasına yabancılaştırarak seven bir kadın.

  Babasını ele geçiren bir sevgiydi onunki, ta ki adam kendi ruhunu inkar edene dek.

  Kendi itirafıyla, kardeşimi öldüren, doğmamış çocuğuna kıyan, mezara girerken bile masum kardeşinin hayatını mahvetmek isteyen bir kadın.

  Evet, aynen öyle bir canavardı.

  Düzeni bozmayın!

  Jürinin Ruth’u suçsuz bulması sadece 10 dakikalarını aldı.

  Ama Harland kendini fedâ etti.

  Ellen’in işlediği suçları gizlediğinden   suç ortağı hâline geldi.

  İki yıla çarptırıldı.

  Fakat Ellen sonunda kaybetti.

  Sanırım bu Ellen’in tek yenilgiye uğrayışıydı.

  Dick eve varmış olmalı.

 ||