93 dk

Yönetmen:Yann Samuell

Senaryo:Yann Samuell

Ülke:Fransa , Belçika 

Tür:Komedi, Dram, Romantik

Vizyon Tarihi:26 Mart 2004 (Türkiye)

Dil:Fransızca

Müzik:Philippe Rombi

Çekim Yeri:Liège, Wallonia, Belçika

Kelimeler:oyun, cüret etmek, müzik kutusu, devamı…

Nam-ı Diğer:Love Me If You Dare

Oyuncular: Guillaume Canet, Marion Cotillard, Thibault Verhaeghe, Joséphine Lebas-Joly ,Emmanuelle Grönvold

Özet

Annesi kanser ve ölmek üzere olan Julien ve göçmenliğin zorluğu ile başa çıkmaya çalışan Sophie arasında özel bir bağ vardır. Bu bağ oynadıkları cesaret oyunu sayesinde güçlenmektedir. Oyun icabı her biri sırasıyla, diğerine cesaret gerektiren, sınava sütyenle gitmek, okulun en sert çocuğunu tokatlamak gibi, zorlu görevler vermektedir. Zamanla hayatın zorlukları da bu oyunun bir parçası haline gelmektedir. Bu oyun iki arkadaş arasında büyük bir aşkı alevlendirirken aynı şekilde birbirlerine kavuşmalarınada engel olmaktadır.

Film Metni

Cesaretin Var mı Aşka?

Sevgili Ülkü’ye ve Murat ağabeye armağandır  Beş taş ve Monopoly’yi severim, ama sadece kasa ben olduğumda.

  Misket oynamasını da severim.

  Kağıt oyunları çok saçma.

  Ama dama, Rübik Küpü ve yapboz kadar değil.

  Bilmeceler bana göre değil.

  İki kişi için seksek de güzel.

  Körebe ve saklambaç da bayağı zevkli aslında.

  Ama asla oynanmaması gereken bir oyun var ki

 Asla diyorum! En samimi dostun bunu istese bile, bu kendini diri diri çimentoya gömmek gibi bir şey olur.

  Bu oyun güzel bir evle başlıyor.

  Şoförsüz bir otobüs.

  Güzel bir kutu.

  Ve güzel bir arkadaş.

  Hayır, aslında yanılıyorum.

  Daha önce başlamıştı.

  Saçma bir kelimeyle hatta.

  Metastasis! Hazır konu açılmışken, “mamut” da diyebilirdik.

  Bu, annemin ağlamasına sebep oldu.

  Her neyse, doktorlara güven olmaz.

  Hepsi saçmalıyor.

  Pantolonları bile saçma.

  Hem annem hakkında ne bilebilirler ki?

  Sonra, başka tehlikeli kelimelerde vardı, “Kowalsky” gibi.

  Sakın sormayın.

  Bir anlamı da yok zaten.

  Kowalsky  ve bir de Polonyalı.

  Pis Polonyalı! Yüzsüz! Arsız! Ama bunların hepsi şu manaya geliyor: “Canını fena yakarım!” “Bu dünyada, Mars’ta veya Altair IV’deki acılara benzemez.

 ” Beğendin mi?

  Benim de çok hoşuma gidiyor.

  Bakayım.

  Bu gerçek bir hazine mi?

  Hiç daha önce bu kadar güzel bir atlıkarınca görmemiştim! Gerçekten görmedim.

  Belki Altair IV’te ama dünyada değil.

  Ben gördüm.

  Nerede?

  Atlıkarınca mı?

  Gerçekten var mı?

  Evet meleğim, burada.

  Ve burada.

  Ve burada.

  Julien, bugün otobüsle git, ben annenle kalmalıyım.

  Haydi bakalım.

  Git yavrum, tatlı Juju’m.

  Anne, senin hazinen! Sende kalsın.

  Benim tek hazinem sensin.

  Pis Polonyalı! Kirli Polonyalı! Sophie?

  Yanılıyor olmalısın.

  Ben pis Polonyalıyım.

  Sophie’nin de o gün özel bir şeyi yoktu.

  Onun için benim paylaşmam gerekti.

  Arada geri verir misin?

  Al ve geri ver.

  Gerçekten istiyorsan, ispatla.

  Var mısın, yok musun?

  Böyle başladı oyunumuz.

  Sanırım her şey böyle başladı.

  Otobüsüm! Otobüsüm! Varım! Ne yaptın?

  Ne yaptın dedim?

  Cevap ver! Hiç! Bana vurmasına müsaade etme! – Ona vurmaya hakkınız yok! – Kapa çeneni! – Cevap ver, Julien! – Beni dövmesine izin verme! Baban vuramaz, buna cesaret edemez.

  Ona vurmaya hakkın yok.

  Yapamazsın! Sus dedim sana! Aslında düşünüyorum da, babam başından beri Sophie’den pek hoşlanmamıştı.

  Oyun tam yerine oturmuştu.

  Kutu Sophie’de olduğu zaman, bana meydan okuyordu.

  Kutuyu geri kazanmak için elimden geleni yapıyordum.

  Sonra kutu bende olunca, benim istediğimi yapıyordu.

  Aptalca bir oyun muydu?

  Belki de.

  Ama bu bizim oyunumuzdu! 1 kere 7! 2 kere 7! 3 kere 7! 21.

  – 4 kere 7! – 28.

  5 kere 7! – 35.

  – 6 kere 7! 42.

  7 kere 7! 49.

  1- Başlangıç A harfi ile bağlayan cins isimler sayın.

  Ahududu! Ahududu.

  Evet Frank.

  Ahududu, ahududuları.

  Başka birisi?

  Sylvie, sen?

  – Armut! – Aferin, çok iyi.

  Armut.

  Sıra “S”de.

  “S” ile başlayan kelimeler?

  Evet, Sophie?

  “S” harfi.

  – S harfi, salak.

  – Sophie! Sümüklü, sıçalak, sürtük, süzme, sevişmek mesela, sürtüşmek de olabilir, sazan, sapık, sonra siktiriboktan, sik kafalı! Komik olduğunu mu sanıyorsun, küçük hanım?

  S harfi demek, ben de sana koca bir S’li not veriyorum, SIFIR! Müdürün odasına git.

  Bakalım müdür beye de bunlar komik gelecek mi?

  Julien! Neler oluyor?

  Sen de Sophie ile birlikte müdürün odasına git! Sünepe.

  – Ne?

  – Sünepenin S’si.

  Aklıma gelmedi.

  Disiplin.

  Disiplin, saygının temelidir.

  Saygı azaldıkça, medeniyetin de sonu gelir.

  Temel sarsıldı mı insanlık da çöker.

  Ve bunların hepsi kimin sayesinde oldu?

  Bayan Kowalsky ve Bay Janvier.

  – Varım! – Bir daha söyle, Bay Janvier.

  Önemli bir şeyse benimle de paylaşın.

  Beni bölmeni sağlayacak hangi mantıksız fikir aklından geçmekte?

  Bay Janvier, anlaman gerekir ki  Mükemmel bir oyundu, sadece kimsenin hoşuna gitmiyordu.

  Ayrılın! Bunları derhal ayırın! Bizi ayırmak mı?

  Buna asla cesaret edemezlerdi.

  Bay Janvier, gel de yoldaşın Bayan Kowalsky’ye eşlik et.

  Büyük beyinler aynı düşünürmüş, öyle değil mi?

  Ceza kelimesinin anlamını biliyor musunuz?

  Çocuğunuzu biraz da olsa eğitmelisiniz; yoksa nasıl bir geleceği olduğunu tahmin bile edemezsiniz.

  Ben onun annesi değilim! Bu okulun derslerinde terbiyesizlik yer almıyor, Bayan Kowalsky! Bir kez daha ebeveyninizi çağırmak zorundayım.

  Maalesef onlar Fransızca bilmiyorlar, siz “Hanya” dersiniz, “Konya” anlar.

  Başka diyeceğiniz var mı?

  Sen de artık aklını başına devşir! Tatlılar, gezmeler ve televizyon artık yasak.

  Şeker yasak, çizgi roman yasak ve koridorda ışık açmak yasak.

  Haydi, git ceketini al.

  Yeter artık! Aynısını yapıyorsun, ne güzel! Derhal odana çık! Julien, anneni uyandırma! Julien! – Julien.

  – Anne! Anne.

  Kantinde çok eğlendik! Tüm gün yatakta mı kaldın?

  Ne şanlısın! Biz sınav yaptık.

  Dinle Julien, bugün bir doktor beni görmeye geldi.

  Beş tane hata yapmışım.

  – Juju, yavrum bak.

  – Ezberde on tane hata yaptım.

  Duymak ister misin?

  Ve şimdi çok aptalca bir şey yaptım.

  Arkadaşlar gözlük gibidir.

  Seni zeki gösterir, ama kırılır ve sen de bıkarsın.

  Şansın varsa, bazen de çok harika gözlükler bulabilirsin.

  Ben  benim Sophie’m vardı.

  Var mısın, yok musun?

  – A harfi ile başlayan kelimeler say.

  – Armut, ahududu, Altair IV.

  – Devam et.

  – Var mısın?

  – Varım! – Sıfır veriyorum, duydun mu beni?

  Sıfır.

  Müdürün odasına git! Disiplin.

  Sonsuza dek disiplin.

  Kaç kez söyledim size! Bu son ikazım! Artık cenneti unutabilirsiniz! Şimdi kıvılcımlar sıçrayacak! Sen, tatlı Sophie, sancılar içinde çocuk doğuracaksın, yüksek topuklu giyip, sürekli perhiz yapacaksın.

  Selülit sorunu, yüz gerdirme, estetik ameliyatlar.

  Yemekler pişireceksin! Daha bitmedi.

  Devamı var.

  Ve sona yavrum, en kötüsünü sakladım.

  İşkenceler.

  Dinozorlar ve yanardağlar! Godzilla, Liz Taylor, Hitler, ölü Kızılderililer, gürültülü çamaşır makineleri, yağ kayganlığı; ama hepsinden ziyade  anneler, güzel ve hasta.

  Ve orada bir Beyaz Tavşan yaşıyordu.

  “Bunların ikisi de akıl hastası.

 ” “Ama ben delilerin içine girmek istemiyorum.

 ” dedi Alice.

  “Başka çare yok, hepimiz deliyiz.

 ” dedi kedi.

  “Ben deliyim, sen delisin.

 ” Anne, ölecek misin?

  – İyi okumuyor muyum?

  – Ölecek misin?

  Evet, herkes gibi.

  Benim yüzümden mi?

  Yaramazlık yaptığımdan mı?

  Al! Benden zekice bir şey yapmamı iste.

  Yapacağıma söz veriyorum.

  Varım.

  Sakin ol, korkmana gerek yok.

  Kulaklarını tıka, sert, daha da sertçe.

  Seni ne kadar çok sevdiğimi duyuyor musun?

  Başka bir şeyin önemi yok.

  En önemlisi bu.

  Nerede kalmıştık?

  Sophie dişleriyle yazı yazabiliyor, bu çok önemli.

  Sophie kadar, ne Alice’i ne de anneni umursuyorsun.

  Evet, dişleriyle demek.

  Peki ya kulaklarıyla?

  Yapabiliyor musun?

  Püreye örümcek atar mısın?

  – Gözün bağlı tırmanabilir misin?

  – Hem de kafamda bir bardakla! Sana inanmıyorum! Bu oyunu oynayan ilk kişi olduğunu mu sanıyorsun?

  Peki.

  İyi geceler.

  Anne! – Yaptığın en çılgınca şey neydi?

  – Uçmak.

  – Uçmak mı?

  – Nereye?

  Gökyüzünde uçmak.

  Göster bana haydi! Uç! Uç! Varım! – Sonra! – Ne zaman?

  Yakında.

  Söz veriyorum.

  Bu halde nasıl masal okudun?

  Hastasın, biliyorsun.

  Yatağa erken girmesi gereken sensin.

  Anne! Ağır ceza mı, yoksa hafif ceza mı alacağım?

  Şey  – Sophie beni ablasının düğününe davet etti.

  – Hayır! Elbisesi iğrenç.

  Sevgilisi de.

  – Eğer bir gün evlenirsen  – Nikahta hayır diyeceksin, var mısın?

  Varım elbette! Büyüyünce ne olmak istersin?

  Diktatör! Bir diktatör! Halkına eziyet eden biri! Aynen! Bir harem ve kölelerle.

  Onlara her perşembe işkence ederim.

  Peki sen?

  Şey, ben  Yok, bu çok saçma.

  – Söylesene! – Çok saçma ama.

  Çabuk söyle dedim! Ben turta olmak isterdim.

  Kaysılı turta veya sade.

  Ilık ılık pastane camında durmak isterdim.

  Turta mı?

  Pasta yani?

  Elbette! Ne olabilir ki?

  Turta turtadır! Turta  turta  Evet, elbette turta! Mükemmel! Var mısın?

  Evet, varım.

  – Fena değil.

  – Fena değil mi?

  Bu yüzden mi erkekler kadınlardan daha fazla kazanıyor?

  İyi işçilerin iyi araçları vardır.

  Sıra bende.

  Sen de göster haydi.

  Hayır, o benim iddiamdı.

  Aynısını söyleyemezsin.

  Cesaretin var mı?

  Yok mu?

  Varım! O ne ki?

  Bir şey göremiyorum! Bak, kadınlar erkeklerden daha zeki.

  Arkadaş olmak daha iyi sanki.

  – Masa örtüsünü çek! – Varım! – Şimdi sen.

  – Varım?

  Julien, her yerde seni aradım.

  – Keman hocan rahatsızmış.

  – Bunu daha sonra konuşuruz.

  Lütfen gel.

  Anne! Julien’im.

  Akıllı yavrum.

  İyileşeceksin! İyileşecek miyim?

  Var mısın?

  Kutu sende değil, şekerim.

  İddia sırası sende değil.

  Gidip getireceğim! Kal Julien.

  Anneni bırakma.

  Daha sonra giderim, o zaman nasıl uçtuğunu gösterirsin.

  Buraya neden geldin?

  Julien  Lütfen git.

  Baban bundan hoşlanmıyor.

  Tabii, ben sadece oynadığın bir arkadaşım.

  Bir saat boyunca seksek yapmalısın, var mısın?

  İki katı zıplarsam annem düzelecek.

  Üç katı zıplarsam doğum günümde annem eve dönecek.

  Güzel! Dört katı zıplarsam bu akşam eve sağlıklı olarak dönecek.

  Anne! Anne! Anne! Anne! Anne! Anne! Anne! Anne! Ben Julien’in babasıyım.

  Sophie’nin annesi misiniz?

  Ablası.

  Mümkünse  Şey  Sophie bu gece bizde kalabilir mi?

  – Uyuyor musun?

  – Uyumak üzereyim.

  Söylentiye göre uydurduğunu duydum.

  Evet, Paris Match’de okuduğum gibi.

  Tamamen uyduruk.

  Haydi, iyi geceler.

  Ben de yarın sizde yatabilir miyim?

  Hayır, asla! Asla benim evime gelmemelisin, söz ver! Neden ama?

  Söz ver! Peki, nasıl istersen.

  İyi geceler.

  İnsan böyle kötü alışkanlıklar ediniyor.

  Bardak kırmayı demiyorum.

  O eğlenceli bir şey.

  Birlikte uyumak gibi mesela.

  O geceden itibaren on sene boyunca Sophie ile birlikte uyuduk.

  Sabah, çok önemli bir şey oldu.

  Doğru! Sabah çok önemli bir şey oldu.

  Lanet olsun! Saat kaç?

  Sınavım var! Ne sınavı?

  Matematik.

  Sınavı geçemeyeceksin.

  Bundan nefret ettiğimi biliyorsun.

  Kendin kaşındın! Hastasın! Julien! O gürültü de ne?

  Julien! Aç! Julien! Aç, ya da ben girerim! Julien! Bana ver onu.

  Var mısın?

  Hayır, bu sabah olmaz.

  Çok heyecanlıyım.

  Bu sabah, sütyenini elbiselerinin üstüne giysen nasıl olurdu, Sophie?

  2- İntikam Bayan Kawalki.

  Kowalsky.

  Sophie Kowalsky.

  Oyunun kuralları değişmedi.

  Çocukken “sataşma” dediğimiz şeye, büyüyünce “baştan çıkartma” diyoruz.

  Baştan çıkartma mı?

  Bu zevk meselesi, Çin yemeği gibi.

  Ya seversin, ya sevmezsin.

  Tabii Çinliysen eğer seçme şansın yok.

  – Ben Julien.

  – Ben de “git başımdan!” Benim için hayat Beethoven’in 5.

  senfonisini tırnağımla kara tahtada ses yaparak çalmam gibiydi.

  Bayan Kawalski.

  Vektörel fonksiyonlar?

  Yani, V1’den V2’ye geçmek istendiğinde aradaki açının kosinüsüyle çarpmak gerek.

  Vektörel fonksiyonları iyi anlıyor gibisin.

  Hatam olursa söyle.

  Bayan Kawalski.

  Vektörün bir merkezden belirlenmiş.

  Gerçi hacim konusu da çok önemli.

  Bazı vektörel alanlar, diğerlerine göre daha sıcaktır.

  Teorini benimle geliştirmek ister misin?

  Doruk noktasına varabiliriz.

  Genelde yalnız mı çalışırsın?

  Bu beni sağır yapardı.

  Alt fonksiyonunun delta çözümü, Bayan Kawalski.

  Kowalsky.

  Eksi 3m kare, eksi 2m artı 1.

  Bayan Kawalski.

  Gitmenize henüz müsaade vermedik.

  F’in iki farklı kökü var.

  Eğer m -1 ve 1/3 arasında olursa.

  Gitmem lazım.

  – Seni alçak.

  – Daha sesli, sağırım.

  İşe yaradı, bak başardım.

  Yüzünü öyle ekşitme.

  Kadınları baştan çıkarmaktan başka ne gelir ki elinden?

  Görmüyor musun?

  Öğretmen yanlış ismi söyledi.

  Senin Kawasaki olduğunu sanıyor.

  İsmini ben değiştirdim.

  Aferin iyi yapmışsın.

  Ben gelmedim diye bu sefer bana sıfır verecekler.

  – Ne güzel işte.

  – 20 dakika boyunca sütyenime baktılar.

  – Ama senin umurunda mı, kesme şeker! – Ben kızı tanımıyorum! Vakit doldurmaca.

  Hem matematikten anlamıyor.

  Aurelie Miller, tam bir sürtük! Onun için iki şey önemli; jimnastik hocası Igor’la yatmak ve harika küpeler takmak.

  Al sana bilgi.

  – Kıskandın mı?

  – Ben mi?

  Evet sen! İstediğin sürtükle yatabilirsin! Ben sınavı geçmek istiyorum.

  – Hey, kıskanıyorsun.

  – Ne saçmalıyorsun?

  Aurelie Miller ile mutluluklar.

  Mükemmel sevişiyormuş diyorlar.

  Siz birbirinize biçilmiş kaftansınız.

  – Saçmalama Sophie.

  – Fırsatını değerlendir.

  Bana onun küpelerini getir.

  Var mısın?

  Bayan Miller! Aurelie Miller?

  – Erkek arkadaşın var mı?

  – Evet.

  Şimdi iki tane oldu.

  Peki sen?

  O gerçekten kardeşin mi?

  – Sana gitmemi isteyen o.

  – Defol o zaman.

  Yoksa çığlığımla ortalığı birbirine katarım.

  Hey! Evet, ne var?

  Güzelmiş burası.

  Berbat bir zevkim var, onun için senden hoşlanıyorum.

  Miller Aurelie.

  Hâlâ gelmedi mi?

  – Bir daha ne zaman buluşuruz?

  – Üçüncü sömestırda, belki.

  Aurelie, sana yalvarıyorum.

  Bana küpelerini ver.

  Altın sarısı saçlarını ve ak gerdanını yansıtıyor.

  Büyülediğin bu köleni onların düşüncesine terk et.

  Çılgınsın.

  Gerçekten çılgınsın.

  Artık gitmeme müsaade et.

  Fonksiyonlarımızı gözden geçirdik, ama çizgisel olmayalım.

  Bu bize göre değil.

  – İlk görüşte aşka inanır mısın?

  – Evet.

  Çok safsın! Aurelie Miller, sınavdan kaldın.

  Yapma, maaşımdan kesiyorlar.

  – Nasıldı?

  – Sarışınlardan hoşlanmıyorum.

  Başardın demek! Seni alçak! Ben bir zorbayım.

  Artık onun hiçbir şeyi kalmadı.

  Pazıları beyninden büyük olan jimnastik öğretmeni Igor’u unuttun.

  Ben onunla çoktan yattım.

  – Pazıları ne kadar büyük?

  – Senin zekan kadar.

  – Sen bu adamdan mı hoşlanıyorsun?

  – Evet, ikinci bir seçenek olarak.

  Nasıl yani ikinci seçenek?

  Birinci kim?

  Sıra sende.

  Çabuk, sıra sende! – Defol angut! – Sakin ol, Igor.

  Saçma iddiaları duydun mu hiç?

  Blaise Pascal?

  Duymamış.

  Çıldırdın mı?

  Başka şeylerden bahsedelim.

  Ona gününü göster.

  Pişman olduğunu söyle! Çok eğlendik ama.

  Söyle dedim! Gitmeseydin.

  Bak, her iddiayı kabul ettiğim için bu durumdayım! Şimdi özür dile! Söylemeyeceğim, uğraşma.

  Alçak, kutuyu bana ver.

  Öp beni! Var mısın?

  Varım! Öp beni dedim.

  Kafayı mı üşüttünüz?

  Arabamdan derhal inin! Duydunuz mu beni?

  İnin dedim! Tamamen çıldırmışlar! İnin dedim! Ne biçim insansınız! Sizi terbiyesizler! Sar beni.

  Sev beni.

  Varım! Bu senin için bir oyun mu?

  Hayır, bir iddia.

  Sen attın ortaya.

  Atmış olabilirim, ama sen tutamadın.

  Uyuz herif, otobüsünü kaçıracaksın.

  Büyümenin zamanı gelmişti.

  Çocukken bunun zamanla olduğuna inanırsın.

  Ama kırbaçlanmış gibi aniden acısını üzerinde hissedersin.

  Ya da babanın “Bitti Julien.

 ” demesiyle.

  Bitti, Julien! Oyun süresi bitti.

  İki ay sonra bir sınavın var, unuttun mu?

  Sakın berbat etme.

  Hey baba! Önemli değil.

  Zen olsun! Zen! Seni küçük hödük! Benim yeterince Zen olmadığımı mı düşünüyorsun?

  Oyunlarınız sevdiğim kadını öldürdü, bir zamanlar anne dediğin kadını! Çok aşağılıksın! Annemi ben öldürmedim.

  Ben alçağın tekiyim, kibar bir adam değilim.

  Seni tek başına büyütmemi sağladın.

  – Alçak herif, ben öldürmedim! – Evet ben alçağım.

  Seni paramparça edebilirim.

  O pis Polonyalı Sophie Kowalsky’nin seni zehirlediğine inanamıyorum.

  Oğlum benimle artık hiç konuşmuyor.

  Ancak iddiaya girdiğinizde konuşuyorsun.

  Sen seç.

  O mu, ben mi?

  Var mısın?

  Yok musun?

  Sophie! Merhaba Julien.

  Sophie’ye mi baktın?

  Şu an evde yok.

  Burada ne arıyorsun?

  Buraya bir daha gelme dedim sana.

  Gördün işte, mutlu musun artık?

  Söz vermiştin bana.

  – Kimin umurunda?

  Boş ver.

  – Benim umurumda! Affedersin.

  Üzgünüm, bilmiyordum.

  “Üzgünüm” her şeyi düzeltir ya.

  – Haydi, gidelim.

  – Nereye?

  Babanın evine mi gidelim?

  Bana acımanı isteyen yok.

  Sophie, beni affet! Defol! Var mısın, yok musun?

  Git! Beni affetmek.

  Sophie’ye verdiğim en zor görevlerden biri olmuştu.

  Ama zaten o kolay şeyleri hiç sevmezdi.

  Bu sefer biraz uzun sürdü, belki gereğinden fazla.

  Bu arada babanın sertliği beni iyice ezmişti.

  Merhaba efendim.

  Julien evde mi?

  Lütfen, Bay Janvier.

  Julien’i görmeye geldim.

  Burada mı?

  Julien, beni duyuyor musun?

  Sen sus, konuşma sırası bende.

  Beni özledin mi?

  Ben seni çok özledim, uyuz herif.

  Tam bir alçaksın.

  Sana kızmak o kadar zor ki.

  Yine de sana hâlâ kızgınım, bilmiş ol.

  Bir seferlik de olsa, oyun oynamadan konuşmak istiyorum.

  Elbisemi beğendin mi?

  Biraz tereddüt ettim.

  Kardeşimden çaldım.

  Bir kırmızı elbisesi daha var, aynı termonükleer bir savaş başlığı gibi.

  Aslında onu giymeliydim.

  Ayna karşısında tam üç saat geçirdim.

  Güzel olmayı başarmışım, değil mi?

  Ya beğenirsin, ya da seni öldürürüm! Hayır, dur.

  Nerede kalmıştım?

  Sorun aslında “beğendim” desen de, sana kesinlikle inanmam.

  Ne zaman ciddisin, ne zaman oynuyorsun, bilmiyorum Julien.

  İyice kayboldum.

  Dur, bitirmedim henüz.

  Beni sevdiğini söyle.

  Söyle, çünkü eğer ben önce söylersem bunu oyun zannetmenden korkuyorum.

  Kurtar beni, lütfen.

  Teşekkür ederim.

  Selam.

  Selam.

  Julien.

  Ders çalışmaya mı geldin?

  Pek sayılmaz.

  Şimdi olmaz, lütfen.

  Ne zaman peki?

  Yarın?

  Bir sene sonra.

  Üzgünüm.

  Üzgün olman işime yaramaz.

  Şehir planlaması! Bunu mu çalışıyorsun?

  Mahallemizi biliyorsun, gecekondu konusunda uzmanım.

  Hiçbir zaman gelecek hakkında konuşmadık.

  Yani ikimizin geleceği.

  Nasıl ikimizin geleceği?

  Komik, “geleceğimiz” dedim.

  Ama ben ânı yaşamak istiyorum.

  Oysa senelerimizin böyle süreceğini sanmıştım.

  Sen bir aptalsın.

  Peki, sınavı geçmelisin.

  Var mısın?

  Yok musun?

  – Üzgünüm.

  – “Üzgünüm Sophie!” peki, tamam.

  Aslında, bir defa gelecek hakkında konuşmuştuk.

  Bakıyorum da, pek yanılmış sayılmayız.

  Sen bir diktatör olacaktın, ben de turta.

  – Dur.

  – Seni işinden alıkoymak istemiyorum.

  Saçmalamayı kes.

  Sorun değil, çalışmana dön.

  Benim de sınavlarım var.

  Erkekler üzerine çalışıyorum.

  Demek sosyoloji alıyorsun! İnsanlar değil, erkekler üzerine çalışıyorum.

  Genç ve yaşlı erkekler.

  Birçok av var.

  Pekâlâ, burası kütüphane.

  Öğrenmek için en iyi yer.

  – Var mısın?

  – Varım! Dur, çok saçma bir şey yapıyorsun?

  – Kes şunu! – Neden?

  Sadece bir iddia.

  Çalışmaya gidiyorum.

  Bir yıl içinde görüşürüz.

  Ne oldu?

  Şüphesiz, ne söyleyeceğimi biliyorsun.

  Hayır, bilmiyorum.

  Söyle! Bunu söylemek kolay değil.

  Bir yıl bekleyemez mi?

  Buyur! Dikkatli çalış.

  Beni incitmek mi istiyorsun?

  Aptal olma, beni asla incitemezsin.

  Beni bekleyecek misin?

  Bu bir iddia mı?

  Hayır.

  Öyleyse zaman gösterecek.

  Sophie! Seni seviyorum, Sophie! Seni seviyorum, seni seviyorum, otobüsten in.

  Ne büyük bir aptal! Bankta oturan aptala da bir bakın.

  Bahane bulmak için soluyor veya yüzünü ekşitiyor! Bahaneler! Onu kollarının arasına almak, aşk sözcüklerini fısıldamak daha kolay olmaz mıydı?

  Onun bakışlarından uzaktayken, kalbin çarpmayı özlüyor.

  Hey, sana söylüyorum! Beni duyuyor musun?

  Elbette duyuyorsun, duymaz olur musun! Tam bir aptalsın! Ve sorunların tam da yeni başlıyor.

  Buyurun?

  Gece kıyafetin var mı?

  Bir gece için bile yok.

  Ben alırım sana.

  Sana önemli bir şey sormalıyım.

  Ne içmek istersin?

  Kahve ve  Ve o kadar.

  – Konuşabilir miyiz?

  – Hayır.

  Üzgünüm, ama biz belirli şeyler üzerine asla anlaşamadık.

  Aptalca şeyler  Örneğin, ayakkabıların.

  Ayakkabılarım mı?

  Evet, ayakkabıların ve ütülü pantolonunla tam bir salak gibi gözüküyorsun.

  Çok göze batıyor, dikkatimi dağıtıyorlar.

  İşte, kahven hazır.

  Onları şimdi çıkaramam.

  Sana kalmış.

  Konuşmak isteyen sendin.

  Pazartesileri işim 7’de bitiyor.

  Sonra gel.

  – Tamam.

  – Hayır, aslında müzik dersim vardı.

  Şarkı mı söylüyorsun?

  Evet, burası hayatım değil, bu sadece bir iş.

  Sanırım bu bizim kurtarıcı kahraman imajımıza uymuyor; ama bu son senelerde hayatı dolu dolu yaşadım.

  Hiçbir fikrim yoktu.

  Ders aldığını duyduğuma sevindim.

  – Şarkıcı mı olmak istiyorsun?

  – Hemen düz mantık yürütmesen olmaz! Dersler eşittir şarkıcılık kariyeri! Bu durumda açlara 100 pound vermek de seni Rahibe Theresa yapar! Kahretsin, seninle konuşmayacağımı söylemiştim.

  Ayakkabın ve pantolonun canımı sıkıyor.

  Şimdi izin ver de çalışayım.

  – Merhaba.

  – Merhaba.

  – Nasılsınız?

  – İyiyim, ya siz?

  Çok iyi.

  Pekâlâ, şimdi yemeğe çıkabilir miyiz?

  Hayır.

  Nereye gidiyorsun?

  Daha az soru sor ki, daha çok cevap alasın.

  Hani pazartesi 7’de bırakıyordun?

  Bugün salı.

  Sophie! Bekle beni.

  Seni yemeğe davet etmek istiyorum.

  Defol! Sen de mi?

  Böyle bir trafik görülmemiştir! Bir kamyon U-dönüşü yapıyordu.

  – Biri var mı?

  – Ne?

  Sevgilin var mı?

  Sevgili dersen tabii! Neden soruyorsun?

  Öylesine.

  Aşk durumlarıyla ilgili öylesine bir diyalektik sadece.

  Öylesine bir diyalektik! “Muhabbet” desek olmaz mı?

  Öyleyse, âşık mısın?

  Cevap vermek zorunda değilsin, sadece bir soru.

  Yatağımda önemli biri yok, merak ettiğin buysa.

  Çarşaflarla değiştiremeyeceğim hiç kimse.

  O bir futbolcu, Sergei Nimov-Nemovich.

  Onu bu sabah sepetledim.

  Bu isimde biriyle nasıl beraber oldun?

  İsimlere takılmaktan sıkıldım.

  Ve bu sabahtan beri?

  Sergei’den başka?

  Arkadaşı Greg, babası Jerome, bir Fransız, iki tane Kevin, Cinderella’nın prensi, Yıldız Savaşları’ndaki robotlar, herkese açık bir kalp.

  Şık restoran, şampanya! Bu işlerde iyisin, yemin ederim beni gafil avladın.

  Çok alışılmadık bir durum mu?

  İlerideki kızı gördün mü?

  Son karşılaşmamızda üzerimde olan elbisenin aynısından giymiş.

  Ne kadar oldu?

  Dört yıl mı?

  Gördüm.

  Hiç yakışmamış.

  Rüküş durmuş.

  Ben de böyle aptal mı görünüyordum?

  Böyle söyleme, onu tanımıyorsun.

  Sen de tanımıyorsun.

  Fark eder mi?

  Yanıma gelme sebebin ne?

  Diplomanı mı aldın?

  Hayır, diplomamı alalı epey zaman oldu.

  Şerefe.

  Bu anın ve senin için yaptıklarımın şerefine.

  Bunu sana anlatmak için yıllarca bekledim.

  Neyi anlatmak için?

  Kendimi.

  Kendini mi?

  Zaten kendin hakkında konuşuyordun.

  Öyleyse, sana kalbimi anlatayım.

  Sophie, ben âşığım.

  – Âşık mı?

  Oyun mu?

  – Hayır, oyun değil.

  Yıllar oldu.

  Sessizlik dolu yıllar.

  Evlenmek istiyorum.

  Katılıyor musun?

  Bana mı soruyorsun, oyundaki gibi?

  Hatırlarsan ablamın düğününde sana “hayır” der misin diye sorduğumda, varım demiştin.

  Peki bugün ne diyorsun?

  Sen  sen gerçekten evlenmek mi istiyorsun?

  Bunun için, sana ihtiyacım var.

  Tabii ki, kendi kendinle evlenemezsin.

  Törene kadar bunu sana emanet ediyorum.

  Dinle.

  Kabul ediyor musun?

  Kabul ediyor musun?

  Kabul ettin.

  Kabul ediyor! Kabul ediyor.

  Düğünümde şahidim olacaksın.

  Teşekkürler, Sophie.

  Nişanlımla tanıştırayım, Christelle.

  Ne güzel, değil mi?

  Hayır.

  Aynı elbiseden ona aldım.

  Hatırladın mı?

  Seni asla incitemeyeceğimi söylemiştin.

  İncitebilirim! İşte hediyen.

  Fit olduk.

  Bizi tanıştırsana.

  Christelle, bu Sophie.

  Sophie, bu Christelle.

  Geleceğim.

  Geçmişim.

  Kalkın, çocuklarım.

  Şimdi birbirinize yemin edeceksiniz.

  Christelle, yavrum.

  Christelle Louise Bouchard, Tanrı’nın evinde yemin etmek üzeresin.

  Christelle, Julien Antoine Janvier’i kocalığa kabul edip ölüm sizi ayırıncaya kadar onu sevip sayacağına yemin ediyor musun?

  Evet.

  Ediyorum.

  Ve sen oğlum, Julien Antoine Janvier, Christelle Louise Bouchard’ı karın olarak kabul edip, ölüm sizi ayırana kadar onu sevip sayacağına yemin ediyor musun?

  Julien! Kendine gel, yavrum, nişanlın bekliyor.

  Christelle Louise Bouchard’ı karın olarak kabul ediyor musun?

  Evet, ediyorum.

  Güzel, öyleyse çocuklarım eğer bir itirazı olan varsa  Var! Bu evliliğe itiraz ediyorum.

  Julien zaten benimle nişanlıydı.

  Çıkarın şu kızı buradan! Julien! Ne zaman bize huzur verecek! Julien, söyle onlara! Var mısın, yok musun?

  Julien! Psikolojik sorunun var.

  Annen öldü ve seni Oedipus kompleksi içinde bıraktı.

  Anneni ne becerdin, ne de babanı öldürdün.

  Ve şimdi 25’inde yaşamak yerine dileniyorsun.

  Hayır, baba.

  – Dur, baba, dur! – Pekâlâ, duracağım! Her şeye lanet olsun! Bana bak, Julien.

  Bana iyi bak.

  Babanı son kez görüyorsun.

  Çok kez beni küçük düşürdün, artık her şey bitti.

  Oyununuz ve utandırmanız bitti! Bugünden itibaren sen yoksun! Seni hayatımdan çıkardım.

  Ona aldırma, bu çocukça bir oyundu.

  – Bunu yapma, bu bir oyun! – Bırak beni.

  Ne sürtük ama! Tam anlamıyla sürtük! Birinci kalite ruh ikizi.

  Julien?

  Mükemmel bir kız, değil mi?

  Beni duyuyor musun?

  Bir tren tarafından parçalanmaya hazır.

  Sadece bir şakaydı! Bir çocuk iddialaşması! Julien! Yani, düğün dediğin süslü kıyafetlerden, şampanyadan, kuru pasta ve kanepe gibi yiyeceklerden başka nedir ki! Ben de yaptım onlardan.

  Haftaya yiyebilirsin.

  Julien! Birbirimizi seviyoruz, önemli olan bu.

  Julien, beni duyuyor musun?

  Düğününde gerçekten iyi bir şahit olabilirim.

  Terbiyeli olacağım, yemin ederim.

  Tükürmeyeceğim de.

  Bu da ne?

  Julien! Julien, hareket edeyim mi?

  Julien, şaka yapma! Cehenneme git.

  Tamam.

  Sen de benimle geleceksin ama.

  10 yıl boyunca görüşmeyeceğiz.

  Var mısın?

  Hey! Hey! Sophie  Tek kelime etme, Sergei.

  – Varım! – Ne?

  Hiç.

  Pekâlâ, Birinci Lig için yapılan fiyat teklifi nasıl?

  Bilmiyorum, onları aramadım.

  Pekâlâ, öyleyse birbirimizi görmeyi bıraksak iyi olur.

  Beni her hafta sepetliyorsun.

  Sefil yaşamaktan bıktım.

  Hayatımı züğürt biriyle geçirmeyeceğim.

  Düşün bakalım, ufacık dairen ve değersiz maaşınla benimle yaşayabilir misin?

  – Para kazanacağım.

  – Hayır, anlamıyorsun.

  Büyük ikramiyeyi, zenginliği istiyorum! Süper loto çekilişini istiyorum! En azından buna değerim, değil mi?

  Kesinlikle değersin.

  Oyun.

  Set ve maç Sophie’nin.

  Hiçbir şey daha kötü olamaz Hiçbir şey  10 yıldan kötü olamaz.

  Hiçbir şey 3652 gün ve 3653 geceden kötü olamaz.

  Maç ve oyun bitti.

  Her şey bitti.

  Hayatın içinde yolumu kaybettim.

  Aynı Racine’in bir trajedisinde olduğu gibi.

  Hermione, ama bir erkek olarak.

  Neredeyim ben?

  Ne yaptım?

  Ne yapmalıyım?

  Ne çeşit bir tutkuya yakalandım?

  Aşk mı, nefret mi anlayamadım?

  Sophie beni kandırdı, parçaladı, becerdi, gebertti, ve bunun gibi aptalca şeyler.

  Ve kendimi geçmişimi düşünürken buldum.

  Kendimi sıkıcı bir var oluşa bıraktım.

  Aşk, aile, iş  uydu anteni.

  Saf Racine! 3- Güzel Julien! Çöp kovası! Julien! Çöpler! Julien! Öpücük! Çocuklar yapmayın! Haydi bakalım.

  Hediye ne için?

  Hiçbir şey söylemeyin.

  Evlilik yıldönümümüz için annenize aldım.

  Sır olarak saklayabilir misiniz?

  Dinozor sırrı.

  Casusların sırrı?

  Ya da  Büyülü! Evet! Büyülü bir sır! Anlaştık.

  İşte.

  Bunu anneniz için saklayın.

  Ona bu akşam sürpriz yapacağız.

  Anne.

  Anne.

  – Senin için saklayacağımız şeye bakma.

  – Bakmayacağım söz.

  35 yaşımdaki hayatımla tanışın.

  Her şeyim var! Bir karım, 2 çocuğum, 3 arkadaşım, 4 kredim, 5 haftalık tatilim, 6 yıl, aynı şirkette, 7 katım elektronik eşyam, üç ayda 8 kez seks, dünyayı 9 kez dolaşan ambalajlar, plastikler ve buna benzer dönüşümü olan atıklar.

  Babasız geçen 10 sene.

  Saadet! Küçük diktatörün gelecek hayalleri.

  Ve şimdi yetişkinim.

  210 km’lik hız şansım olmasına rağmen 60 km’den fazlasını yapamamak.

  Alo?

  Alo?

  Babamla yaklaşık 40 kez berbat edilen yaklaşma çalışmaları.

  96 patrona yalan söylemem.

  Evet, evet, Dorzac, hemen geliyorum.

  Yoldayım.

  10 yıl içinde oradayım.

  Aman, 10 dakika yani.

  Bensiz başlayın.

  Pazartesi sabahı trafiği.

  Şimdi 97 oldu.

  Görüşürüz.

  Alo, Sophie?

  Varım! Canilik yaptığım 123 tane kabus.

  Evet, dinliyorum.

  Birazdan oradayım, tamam.

  Şehir değişiyor, ölüm de.

  489 saat mezarlıkta bana “La vie en rose” şarkısını söyleyeceğini umut ederek beklemek.

  Keşke ona ihtiyacım olmadığına inanabilseydim.

  Sanırım annem oyun sayesinde uçtu.

  Ben çizginin dışına çıkmıştım.

  – Kusura bakmayın.

  – Planları getirdin mi?

  – İki dakikada hallederiz.

  – Müşteriler burada! Merhaba, geciktiğim için üzgünüm.

  Size planları göstereyim.

  10 yıllık bir çalışma.

  6 aylık.

  20’ye bölersek tabii.

  – Ben ne dedim?

  – 10 yıl! Üzgünüm! 10 aylık bir çalışma, yani 6 aylık bir çalışma.

  Sophie’den 10 yıl boyunca haber alamadım.

  İddia süre olarak bugün sona erdi.

  Ama ondan ne bir ses, ne bir seda var.

  Beni unutmuş gözüküyor.

  Bense onu unutmadım.

  Kocasını her yerde görürken nasıl unutabilirim ki?

  Adam ulusal bir kahraman oldu.

  Kadın magazinlerinin “Seksi Sergei”si, yılın gol kralı.

  Futboldan nasıl da nefret ettim.

  Yoldayım.

  Sağa dönün, lütfen.

  Merhaba, ben Sergei.

  Geç kalıyorum.

  Üzgünüm, fakat bu benim özel hayatım.

  Nasıl?

  Pekâlâ.

  Aslında fena değil ama  Bu son hali mi?

  Bilmiyorum  Ben  Beğendin mi?

  Evet.

  Sophie’nin hayatını sadece hayal edebiliyordum.

  Böyle olmasa  – Berbat.

  – Kesinlikle, berbat.

  Evet, kısa ve berbat.

  Sophie, burada çalışıyoruz.

  Buna dayanamıyorum.

  Kontratta her şey yazılıydı.

  Bu kısa filmi kim çekti biliyor musun?

  Steph ve Daniel.

  Fakat Daffy Duck, Gandhi veya Papa bile olsa, yine de berbat.

  Bu oyun değil, Sophie.

  – Sergei! – Evet?

  – Reddetme hakkım var, değil mi?

  – Değil mi?

  Evet, var.

  Öyleyse, nasıl karar vereyim?

  Kısa ve berbat olduğu şeklinde karar ver.

  Bekle, sırtıma bir şey batıyor.

  Oyuncağın burada ne arıyor?

  Oyuncaklar genellikle tenekeden yapılmazlar.

  Söyle bakalım Bay Sergei Nimov-Nemovich, son günlerde karına merhaba dedin mi?

  Dünden beri demedim, ve sen Bayan Nimov-Nemovich, kocana onu sevdiğini söyledin mi?

  Hayır, 100 yıldır söylemedim.

  Ya da hiç ornitorenk demedim.

  Şimdi söylemenin tam zamanı.

  Ornitorenk.

  Ornitorenk.

  Hiç şüphe yok ki beni unuttu.

  Bu akşam çıkmak zorunda mısın?

  Futboldan nefret ediyorum! Baba, bunu yapabilir misin?

  Ve bunu?

  Ve bunu?

  Ve bunu?

  Ve bunu?

  Bir kızı düğün gününde ağlatabilir misin?

  Kötü anlarında gülümseyebilir misin?

  10 yıl sessiz kalabilir misin?

  Margaret’le saatlerce sigorta serüvenleri hakkında konuşmak beni öldürüyor.

  Yani, bunu sadece iyilik olsun diye yaptım.

  Ajansımın olması kurtarıcı olduğum anlamına gelmez.

  Hey, söylediklerimi dinliyor musun?

  Efendim?

  Hayır, geçirdiğimiz 10 yılda dinlediğim kadar dinliyorum.

  Öyleyse, dinlemiyorsun.

  İşten sonra da hayat var.

  Dorzac’la bir sorunun mu var?

  Bana bak! Dorzac’la evlenmeliydin.

  Bak sana kuryeyle ne göndermiş?

  Numuneler mi?

  Neden ofise değil de buraya gelmiş?

  10 yıldır nefesimi tutuyordum.

  Halının üstüne işediği için kırbaçlanmayı bekleyen bir köpek gibi hissediyordum.

  Ve bir pazartesi akşamı, cezam geldi.

  Mükemmel hissediyordum kendimi.

  Seni bir kucaklayayım.

  Julien de evde zaten.

  Seni görmek ne güzel! Hem de 10.

  yıldönümümüzde! Çocuklar burada mı?

  Evet, herkes burada.

  Bak kim burada! Sophie! Merhaba, Julien.

  Merhaba Clo, seni gördüğüme sevindim.

  Hemen döneceğim.

  Var mısın, yok musun?

  Sophie.

  Evden e-posta gönderemez misin?

  Clo da burada, gitme.

  Julien, kalmanı istiyorum.

  Hayır, lütfen kal! Sophie?

  Sophie?

  İyi misin?

  Alo, polis, ben Bayan Nimov-Nemovich.

  Çabuk gelin, saldırgan geri döndü.

  Onları önceden aradım zaten.

  Bir dakika içinde gelirler.

  Hayır! O büyükannemden kalma! Lütfen! 10 yıl çok uzun.

  Acele edin, her yeri arayın! Şuradan gitti! Sevgili Sophie! Oyuna geri döndük! Saf, ham, patlamaya hazır sevinç! Uyuşturucudan, tokattan daha iyi! Afyondan, kokainden, eroinden, kafayı bulmaktan, burnuna çekmekten daha iyi! Kenevirden, marihuanadan, asitten, ekstaziden daha iyi! Seksten, oral-seksten, pozisyonlardan, orgazmdan, mastürbasyondan daha iyi! Muzlu sütten daha iyi! George Lucas’ın en iyileri serisinden, Muppet Show’dan ve 2001’den daha iyi! Emma Peel’den, Marilyn Monroe’dan, ve Cindy Crawford’un beninden daha iyi! Abbey Road 45’liklerinin B tarafından daha iyi! Jimmy Hendrix’ten, aya ayak basan ilk adamdan daha iyi! Disneyland’daki Space Mountain hız treninden, Bill Gates’in zenginliğinden, Dalai Lama’dan, Lazarus’un tekrar dirilişinden daha iyi! Schwarzenegger’in hormonlarından, Pam Anderson’un dudaklarından! Woodstock’tan, çılgın partilerden, Sade’den, Rimbaud’dan, Morrison’dan ve Castaneda’dan daha iyi! Özgürlükten ve hayattan daha iyi! – Alo?

  – Evet?

  Burası Aziz Antoine Hastanesi.

  Bayan Janvier ile konuşabilir miyim?

  – Evet benim.

  – Kocanız trafik kazası geçirdi.

  Sana söyledim! O benim en eski arkadaşım, ilk okuldan beri.

  En eski arkadaşın mı?

  Neden bizi hiç tanıştırmadın?

  Her gün gördüğün takımınla beni hiç tanıştırdın mı?

  Bu adamla her gün görüştüğünüzü mü söylüyorsun?

  Sophie, düşündüğüm gibiyse onu öldürürüm! Bunun için geç kaldın.

  Bakacak mısınız, Bayan Janvier?

  Dürüst olmak gerekirse, olanlar için Sophie’ye gerçekten kızgındım.

  Bu kez ona cezalandırmaya yemin etmiştim! Ama zamanla affedip, bağışlıyorsun.

  Gülüyorsun hatta.

  Bu sadece bir oyun.

  Gidelim! Sophie! Nerelerdeydin, Julien?

  Hepimiz seni arıyorduk.

  Tuvalete gitmiştim.

  – İyi misin?

  – İyiyim.

  10.

  evlilik yıldönümümüzde acil serviste kutlamak ne iyi.

  Acıtıyor mu?

  Hayır, acıtmıyor.

  Onu sakinleştirici mi verdiniz?

  Az önce olanlar için üzgünüm.

  Neden öyle davrandığımı bilmiyorum.

  Her şey yoluna girecek.

  Ben yanındayım.

  Hırsızlık olayı da hiç umurumda değil.

  Sadece senin için üzülüyorum.

  Kahretsin! Çok kötü gerçekten.

  Biraz sakinleştirici hazırlayın.

  Endişelenmeyin, şoktan sonra böyle şeyler olması normal.

  Ne yaptım ben?

  Sophie! Julien?

  Sophie, beni affet.

  Julien! Ne aptalım ama! Beni hastaneye geri götür.

  Beni hastaneye geri götür! Sophie! Sophie! Sophie! Şemsiyeni al! Islanacaksın.

  Varım! Julien! Bana bak.

  Buraya bak, Julien.

  Julien, söyle! Bana bak.

  # Olabildiğince beni kollarınla sıkı sıkı sar # Kullandığın sihirli heceler bunlar # İşte “la vie en rose” dediğim anlar # Sen konuşunca, aşka dönüşüyor günlük konuşmalar Kapa çeneni! # İşte, en önemlisi bu.

  Problem şuydu ki, sözlerini iyi hatırlayamıyordum.

  Fakat şarkıya ruhumu katmıştım.

  Beni durdurabilecek tek şey yüzüme yiyeceğim bir yumruktu! Hastasın sen! Gerçekten hastasın! Julien?

  Julien?

  Lütfen uyan.

  Beni yalnız bırakma.

  Uyan, uyan! Sana yalvarıyorum! Hayata dön! Lütfen! Yalvarıyorum! Beni yalnız bırakma.

  Hayır, bu kadar kolay değil.

  Böylesini hak etmiyorsun.

  Geri dön.

  Var mısın, yok musun?

  Var mısın, yok musun?

  Julien! Julien, beni duyuyor musun?

  Biliyorum duyuyorsun.

  Haydi, var mısın, yok musun?

  Julien, varsın! 4- Son Oyun – Birbirimizi asla terk etmeyeceğiz.

  – Asla.

  Bu oyunu kazanmak için, güzel bir kutu ve güzel bir arkadaş gerekir.

  Gerisi önemli değil.

  Sormamana rağmen iddiaya girebileceğim başka şeyler de vardı.

  Mesela?

  Karınca yemek, işsizleri aşağılamak.

  Seni delicesine sevmek.

  Ve işte böyle kazandık.

  Birlikte  mutlu.

  Ve betonun içinde, çocukluk hayalimizi paylaştık, sonsuz aşkımızın hayali.

  “B” harfi  “Binmek” olabilir mesela, ama yeterince iyi değil, ya da “becermek”.

  Nasıl hecelenir?

  Hiç yazmadım.

  Başka?

  Bir düşüneyim.

  “Boka basmak” olmaz mı?

  Tak başına mı düşündün?

  Eminim istediğiniz bir şeyler vardır.

  Ve çocuklarınız, onları düşünüyor musunuz?

  Sizleri görürlerse ne derler?

  Bir turuncu senin için ve biri de benim için.

  Mavi olanı mı istersin?

  Çünkü mavi olan bir tane var.

  Çok tatlı olduğun için, maviyi sana vereceğim ve bana da mor olan.

  Tamam mı?

  Seni seviyorum.

  Sophie, benim en iyi arkadaşım.