Yönetmen:Giorgi Shengelaya

Senaryo: Erlom Akhvlediani, Giorgi Shengelaya

Ülke: SSCB

Tür: Biyografi

Vizyon Tarihi:24 Ekim 1969    (SSCB)

Dil: Rusça, Gürcüce, Fransızca

Müzik: Nodar Gabunia, Vakhtang Kukhianidze

Oyuncular: Avtandil Varazi, Dodo Abashidze, Givi Aleksandria, Spartak Bagashvili, Teimuraz Beridze

Özet

Bu Sovyet filmi, Pirosmani adıyla bilinen Gürcü sanatçı Niko Pirosmanishvili’nin (1863-1918), biyografisidir. İngiliz Film Enstitüsü ve Chicago Film Festivali’nde ödüller kazandı. Pirosmani yaşamını devam ettirebilmek için eserlerini satamadığından açlıktan öldü. Oysa ilk eserleri daha sonra populer oldu ve kalan eserlerine büyük miktarlar ödendi. Çok beğenilen bu film Pirosmani’nin Gürcistandaki günlük yaşamına odaklanır ve sanatçının vizyonunu yansıtan vurgularla çekilmiştir. Seyredenin filme dahil olmasını sağlar. Sanatçı hakkında bilgi içeren çok az malzeme vardır, yaşam öyküsünün büyük çoğunluğu kaydedilmiş dedikodulardan ve efsanelerden oluşur. Filmin yönetmeni Georgi Shengelaya Gürcistan film endüstrisinin kurucularından biri olan Nikolai Shengelaya’nın oğludur, annesi de eski bir Gürcü film sanatçısıdır.

Hakkında/Fırat Terzioğlu

Saf, duru, berrak, naif, yalın… Nasıl tanımlayacak olursak olalım, hepsi bizi Niko Pirosmani’nin dokunuşlarına, renklerine ve çizgilerine götürecektir. Onun sofralarının içtenliğinde kendimizi bulmayı, resmettiği hayvanları sevmeyi ya da aynı mekanda yemek yerken farkında olmadan onun siyah muşambasında can bulma isteğini de uyandıracaktır. Sonra o resim bir gün bir dükkanda asılı durur ve biz sonsuzluğa başka bir formda uzanırız…

Gürcü ressam Niko Pirosmani’nin yaşamı da tıpkı resimlerinde olduğu gibi gerçeğin buruk bir dile gelişinde saklı. Yoksulluk içinde geçen zamanları, hayal kırıklığıyla sonlanan aşkı ve onda bıraktığı derin izler, varoluşunun en önemli noktası olan resim yapmak için zorunda olduğu şeyler ve diğer tüm sıkıntıları onun resimlerindeki kekremsi tadı bize fazlasıyla hissettirir. Giorgi Shengelaya’nın 1969 yapımı Pirosmani filmi ise naif bir sanatçının hayatına, kronolojik ve didaktik belli kalıplardan uzaklaşarak yaklaşıyor. Bizi onun yanına oturtup bir sohbete ortak ediyor, resimlerinin atmosferinde adım atmamızı sağlıyor. Bu sayede tıpkı resimlerinde olduğu gibi kendisinin ve sanatının hayatla kurduğu ilişkiyle o kekremsi tadı hisettiriyor.

1973 yılında Sutherland Trophy ödülüne de layık görülen Pirosmani, bir sanatçı üzerinden resim ve sinema arasındaki bağ ile ilgili temaslar da kuruyor.

Film Metni

Bizim Takım Küdüs’e yaklaştıkları vakit ve Zeytin Dağı’na geldiklerinde İsa iki havarisini göndererek şöyle dedi:  “Karşınızdaki köye gidin orada bağlı bir eşek ve yanında bir kırbaç bulacaksınız.

  İpini çözün ve onları bana getirin.

 Biri size bir şey diyecek olursa ona şöyle deyin:  “Tanrı’nın onlara ihtiyacı var.”

  Böylece havariler gitti ve İsa’nın kendilerine emrettiği şeyi yaptılar.

  Eşeği ve kamçıyı getirdiler üzerlerine kıyafetlerini serdiler ve İsa’yı yanlarına götürdüler.

  Kudüs’e geldiğinde tüm şehir hayrete düşerek “Bu da ne böyle? ” dediler.

**

 On yılı aşkın bir süre birlikte büyüdük.

 Onu kardeş gibi sevdim.

 Ona okuma-yazma öğrettim.

 Bana bir aşk mektubu yazdı.

 Beni öpmeye kalkıştı.

 Bunu yapmak doğru bir şey miydi?

 Bunu yapmaması gerektiğini biliyordu.

 Neden peki?

 Dostluğumuzu kendisi mahvetti.

 **

Demek gidiyorsun, Nikolo?

 Evet, hanımefendi.

 Daha fazla bu evde oturamam artık.

 Peki nereye gidiyorsun, evlat?

 Şehre, hanımefendi.

 Şehir yerine köye gitsen daha iyi edersin, Nikolo.

 Kız kardeşin orada.

 Çiftliği çekip çevirirsin.

 Çiftlik işlerinde iyi sayılmam, hanımefendi.

 Ölmeden önce, annem bizden sana bakmamızı istedi.

 Burada mutlu değil misin?

 Şehre dönmem lazım, hanımefendi.

 Pekâlâ, madem kararını verdin git o zaman.

 Aziz George seni korusun! Selam.

 Hancıyı çağır.

 Pekâlâ.

 Shalva.

 Selam.

 Selam.

 Selam.

 İçeri buyurun lütfen.

 Uzun süredir bizi ziyaret etmiyorsunuz.

 Haklısın.

 Oturun lütfen.

 Bu arkadaşım ressamdır.

 Çok uzak bir ülkeden geldi.

 Yani, sakın bizi hayal kırıklığına uğratma.

 Elimden gelenin en iyisini yaparım.

 Çabuk ol.

 Yemeğinizin şerefine.

 Tanrı size hep en iyisini versin! Şu nedir?

 Zürafa.

 Zürafa öldü.

 Tiflis’in ikliminde yaşayamadı.

 Resmi kim yaptı?

 Ressam Nikolo.

 Onu tanımıyor musunuz?

 Buralarda onu herkes tanır.

 Kurutulmuş balık gibi sıska ve uzundur.

 Tiflis’in bütün meyhanelerinde onun resimleri vardır.

 – Şimdi nerede?

 – Bunu söyleyemem.

 Uzun zamandır görmedim.

 Yaşadığından bile emin değilim.

 Belki de çoktan ölmüştür.

 Sands’da bir sürü arkadaşı var, gidip onlara sorun.

 Nerede ve nasıl olduğunu onlar söyler.

 Bir zamanlar Niko’nun kendi dükkânı vardı.

 Ama adamın hayatı denizde küçük bir sandal gibi rüzgâr nereye eserse oraya gider.

 Başka resimleri var mı sende?

 Elbette var.

 Nasılsın canım?

 Nikolo! Ne zaman geldin?

 Haydi vaftiz kızımı göster bana.

 Sona.

 Gerçek bir melek.

 Vaftiz babasının yüzünü kara çıkarmadı.

 – Peki Dimitri nerede?

 – Her an gelebilir.

 Dimitri seni aldatıyor.

 Metres tutmuş.

 Tüm kasabanın dilinde.

 Kim ister ki onu?

 Semaveri hazırlayayım.

 Şaka yapıyordum canım, sakın kin besleme.

 – Kim olduğumu biliyor musun?

 – Vaftiz babamsın.

 Selam Nikolo.

 Selam Dimitri.

 Geleli çok oldu mu?

 Seni görmeye geldim, tavsiyene ihtiyacım var.

 – Evleniyor musun?

 – Beni kim alır?

 Ne öyleyse?

 Üç yıldır tekerlek üstündeyim.

 Trenle dolaşmaktan bıktım usandım.

 Lokomotifin düdüğünü uzaktan dinlemek çok daha güzel.

 Biraz para biriktirdim.

 Sen akrabamsın.

 Kızının vaftiz babasıyım.

 Bu kasabada senden daha yakın kimsem yok.

 Gel bir dükkân açıp ticaret yapalım.

 Senin hayatın da kolaylaşır.

 Ben de önemli biri olurum.

 – Parayı nereden bulacağız?

 – Biraz param var dedim ya.

 Zengin olacağız tepede, kasabanın güzel manzarasına nazır ahşap bir ev yapacağım kendime.

 Kocaman bir semaver alacağım.

 Ziyarete geleceksin.

 Birer çay içip bugünleri hatırlayacağız.

 Bir adam başka ne ister ki?

 Bu ne için?

 Neden?

 Bize bu peyniri, sütü ve tereyağını veren onlar.

 İnsanlar, “Niko ve Dimitri’nin dükkânında boyalı inekler var.”

 diyecekler.

 Ve daha sık gelecekler.

 – Sen mi boyadın?

 – Evet, ben.

 Bana biraz zaman ver.

 Sana ren geyiğini kocaman boynuzlarıyla boyarım.

 İşte ilk müşterimiz geliyor.

 Bir kalıp peynir, tereyağı, yoğurt ve bal.

 Seksen kopek.

 Görüşürüz.

 Kendine iyi bak.

 – O adamı tanıyor musun?

 – Hayır tanımıyorum.

 Prens Magashvili’nin aşçısı.

 Sütü taşırıyorsun Niko.

 Bir dakika.

 Bekle! Bekle! Bu otlar kimin?

 Bana sat.

 Ne istersin karşılığında?

 Çok uzun zamandır köye gitmedim.

 Yere serip, üzerine uzanacağım.

 Keyfim biraz yerine gelir.

 Bu şekilde hiç kârımız olmaz.

 Uyarmana gerek yok.

 Elimden geldiğince satıyorum.

 Ne istiyorsun?

 Sanırım veresiye almak istiyorsun, ha?

 Niko, sen nazik bir adamsın.

 Yarın oğlum geliyor.

 O sana öder.

 O zaman yarın gel.

 O da yarın satsın.

 Uyan Niko.

 Uyan.

 Bu ıslak yerde nasıl uyuyorsun?

 Uyan Niko.

 Kız kardeşin seni görmeye gelmiş.

 Beni nasıl buldun?

 Herkese seni sorduk.

 Onlar da burada olduğunu söylediler.

 Demek dükkânımı biliyorlar.

 Elbette biliyorlar.

 Kasabadaki herkes seni tanır.

 Yıllardır görmedik birbirimizi.

 Nasılsın?

 Çocuklar iyi mi?

 Gayet iyiler çok şükür.

 Ama zor şartlar altında, köleler gibi yaşıyoruz.

 Buraya geldiğimize sevindin değil mi?

 Elbette sevindim.

 Sana kendi şaraplarımdan getirdim biraz.

 Ama hepsi bu kadar, üzgünüm.

 Bu sene hasat pek iyi değildi.

 Bir dakika, hemen geliyorum.

 Ağabeyim zengin olmuş olmalı.

 Nasıl bir işi var baksana.

 Evet.

 Neden ağabeyine buradan biraz un alıp alamayacağını sormuyorsun?

 Köye gidince satarız.

 Bizim elimize para geçer ama onun bir zararı olmaz.

 Biz de senden bahsediyorduk.

 Ne kadar da büyük bir insan olmuşsun.

 Ne düşünüyorsun?

 Buraya neden geldiğimi hâlâ sormadın.

 İster zengin ister fakir ol sen benim ağabeyimsin.

 Ben senin kardeşinim.

 Kendi kanından, canından.

 Senin derdin benim de derdim olur.

 Evet öyle.

 Para her şey değildir.

 Hatırlanacak bir şeyler bırakmak gerekir.

 Ne demeye çalıştığını anlamıyorum.

 İnsanın yaşamı bir eşeğin kuyruğu kadar kısadır.

 Zamanı geldi.

 Neyin zamanı?

 Evlenmenin zamanı.

 Her kız seninle evlenmekten mutlu olur.

 Yalnız şehirli bozuntularını alma.

 Eş dediğin alçak gönüllü ve nazik ayrıca kendi köylünden biri olmalı.

 Böyle bir kızı tanıyoruz.

 Yatakta onu asla kaybetmezsin.

 Geliyorlar! Geliyorlar! Gelini getiriyorlar! Tünaydın.

 Tünaydın.

 Hoş geldiniz.

 Oturun.

 Bu kadehi dalda oturan ve öten kumru kuşuna içeceğiz.

 İkinci kadehi ise rüzgârın oradan buradan taşıdığı ve bu kumrunun yanına bıraktığı güvercine içeceğim.

 Kayınbiraderimi öldüreceğim! Bu hançerle boğazını keseceğim onun! Neden bağırıyorsun?

 Ne oldu?

 Şu hançeri kaldır.

 Yakınlarım beni kandırdılar.

 Malımı çarçur ettiler.

 Beni evlenmeye zorla ikna ettiler ve bana korkunç suratlı bir gelin getirdiler.

 Yakınların seni kandırdı mı?

 Hak etmişsin demek.

 Demek her şey böyle oldu.

 Senin çıkarcı dünyanı bir türlü kabul edemedim demek oluyor bu.

 O halde sana da ihtiyacım yok! Defol!

Günaydın, Niko.

 Ne istersin, aşçı bey?

 Bir kalıp peynir.

 Bir kap tereyağı.

 Bir de petek bal.

 – Sana borcum ne kadar?

 – Beş ruble.

 Buna eskiden 80 kopek öderdim.

 Ama şimdi böyle.

 Burada artık her şey farklı.

 Kabul ediyorsan parayı tezgâhın üzerine koy.

 Etmiyorsan, dükkânımın kapısı her zaman açıktır.

 Geldiğin gibi gidebilirsin.

 Selam, Nikolo.

 Nerede kaldın?

 Yarın oğlum gelecek ve sana tüm borçları ödeyecek.

 Bunca zamandır gelmediğine göre başına bir şey gelmiş olmaz mı?

 Belki bir şey mi biliyorsun, Nikolo?

 Utangaç olma, anne.

 Canın ne çekiyorsa al.

 Oğlun yakında gelecek.

 İçeri girin, her şeyi alın.

 Elini ver, sana biraz dökeyim.

 Balı seversin, değil mi?

 Dükkânını kapattın mı?

 Evet, kapattım.

 Resimlerini bana satar mısın?

 Neden olmasın?

 – Hepsi için ne kadar istiyorsun?

 – Ne kadar verebilirsen.

 Tamar ve Rustaveli’nin mezarının yerini bildiğini söyledin, değil mi?

 Sakın kimseye bundan bahsedeyim deme.

 Olur ya dinsizin birinin kulağına gider ve o kutsal yerleri kirletir.

 Dedem bana bir kaya göstermişti.

 Kayada bir yarık vardı.

 Oradan geçmeyi başarırsan günün hiç bitmediği güneşin hiç batmadığı vadiyi görebilirmişsin.

 Mezarları işte orada.

 Hadi gidip şu mezarları bulalım.

 Gecenin bir vakti nereye gideceğiz, Nikolo?

 Hayattan nasibini alamamışlara talihsizlere dullara ve yetimlere, biçare insanlara bu dünyanın kahrını çekenlerin şerefine içelim.

 Tanrı onların yardımcısı olsun.

 Adalet, onur ve insanlık için.

 Ne oldu?

 Niko’nun resimlerini beğendiniz mi?

 Hem de çok.

 Satmaya razı olursa bunu alabilirim.

 Lakin ressamın bizzat kendisiyle tanışmak ve ona yardımcı olmak istiyoruz.

 Niko’ya para teklif etmeyin.

 Eskiden biraz parası vardı ama değerlendiremedi.

 Zaten kabul da etmez, çok gururlu biri.

 Bu yüzden ona Kont ismini taktılar.

 Şimdi nerede olabileceğini biliyor musun?

 Ne desem bilmiyorum.

 Hep şehri merak ediyordu.

 Nereye gideceğine kimsenin aklı ermez.

 Yalnız bir adama yemek yaramaz.

 Kötü talihe yanma boşuna.

 Bize katıl, beraber içelim.

 Masamızı şereflendir, muhterem.

 Ya da en azından bize lanet et.

 Neyin yasını tutuyorsun?

 İçini kemiren ne?

 Derdini bizimle paylaş.

 Bizler de insanız.

 Belki seni anlarız.

 Hayatı yalnız yaşamak zordur.

 Bana eşlik etmenizin şerefine.

 Resim yapmamı ister misin?

 Uğradığın iyi oldu.

 Bir resim yap.

 Dökülen duvara asarım.

 – Beğendin mi?

 – Evet, beğendim.

 – Buraya şarap tulumu çizmemi ister misin?

 – Evet, şarap tulumu iyi olur.

 Yük arabası kalsın mı?

 Kalsın.

 Bu fıçıyı nereye koyayım?

 Fıçıyı mı?

 Şuraya.

 Sana öküzleri kırmızı yap dedim.

 Demek öküzleri kırmızı istiyorsun?

 Baksana sen.

 Sen bu işten hiç anlamıyorsun.

 Tezgâhın ardına geç de satış yap sen.

 İyi günler.

 Niko, sokaklarda dolandığın yeter.

 Gel benim için çalış.

 Sana para, kalacak yer ve giysi veririm.

 Haftada bir de hamama gidersin.

 Paranı da kumbarana atarsın.

 İşten arta kalan zamanlarında da dilediğin gibi resim yapabilirsin, benim için sorun değil.

 Ben bir yere bağlı kalamam.

 Göster bakalım yaptığını.

 Geldin mi, Nikolo?

 Çok çalıştım.

 Artık dinlenmeliyim.

 Ne düşünüyorsun, Nikolo?

 Bir içki iç ve dileğin gerçekleşsin.

 Bu hayatta ne kadar votka içmem gerekiyor?

 Yavaş içip de daha çok mu çalışayım yoksa bir dikişte bitirip sonumu mu getireyim?

 Hangisinin daha iyi olduğuna karar veremiyorum.

 İç, Niko.

 İç ve bunu düşünme.

 Tüm hayatımız alaca bulaca bir nehir.

 İnsan yokuş aşağı ya da yokuş yukarı olsun ayak uydurmak zorunda.

 Yoksa zorluklarına katlanamazsın.

 Anlıyorum.

 Ama diğer insanların yaşadığı gibi yaşayamam.

 Bu lanetlenmiş hayatın boğazında sıkıştım kaldım.

 Beni ne yutuyor ne de gitmeme izin veriyor.

 Neden evlenmiyorsun?

 Eşin sana bakar, çocukların olur.

 Hayatında bir iz bırakmış olursun.

 Neden evlenmek istemiyorsun?

 Hayır, hayır.

 Bebek ağlamasına dayanabileceğimi sanmıyorum.

 Ne bir eş ne de çocuk istiyorum.

 Bahçeye çıkıp yürüyüş yapacağım.

 Biraz votka dök bana.

 Boğuluyorum.

 Bunlar Niko’muzun en iyi resimleri.

 İçki içen bu prensesler için insan kolayca otuz ruble ödeyebilir.

 Ve bu da aktris Margarita.

 Nikolo’nun âşık olduğu kadın.

 Ne yani, Niko’muzun resimlerini beğenmiyorlar mı?

 Daha güzel resim yapabileceklerini düşünüyor olmalılar.

 Sorun nedir?

 Neden bağırıp duruyorsun?

 Buradan gitsinler! Vano.

 Bu Vano! Vano, senin derdin ne?

 Sakin ol.

 Bırakın beni! Tüm dünyayı ağalarına hapsetmişler.

 Neyin var, Vano?

 Seni inciten mi oldu?

 Tanrı aşkına, beni yalnız bırak! Selam.

 Selam.

 Niko Pirosmanashvili sen misin?

 Evet, benim.

 Seni arıyorduk, tüm şehri karış karış dolaştık.

 Bizler de sanatçıyız.

 Çalışmalarını takdir ediyoruz.

 Bu zaman içinde üzerine düşenin fazlasını yaptın.

 Büyük bir ressam olduğunu biliyor musun?

 Pek çokları ismini bilecek.

 Niko Pirosmanashvili.

 Evet, Niko Pirosmanashvili.

 Dinle, hadi Kraliçe Tamar ve Shota’nın mezarlarını aramaya gidelim.

 Gidelim mi?

 Elbette gideriz, Nikolo.

 Kayadaki o yarık nerede hatırlıyor musun?

 Evet, elbette hatırlıyorum.

 Güneş batmayan o vadide keşke mezarlarına bir kez olsun bakabilsem! Bizim için çok kutsal olan o isimlere içelim tekrar.

 Doldur hadi.

 Şimdi ölmek istemiyorum.

 Bu güneşin altında yaşamak istiyorum.

 Başka şehirlerde beni tanıyorlar bile.

 İsmim unutulmayacak.

 Burada Niko Pirosmanashvili kim?

 Gördün mü?

 Benim için geldi.

 Baylar, izin verin sizi Niko Pirosmanashvili’yle tanıştırayım.

 Kendisi şehrimizde yaşayan bir sanatçı ama ne yazık ki hiçbirimiz onu bilmiyoruz.

 Eserleri büyük bir çeşitlilik gösteriyor.

 Tiflis’teki restoranların bodrumların ve tavernaların duvarlarının çoğunu o boyadı.

 Duvarlarında Kakheti’yi, avlanmaları, kutlamaları Tiflis ve Ermenistan’ın tarihini görebilirsiniz.

 Kraliçe Tamar Georgy Saakadze, Shota Rustaveli.

 Sanatçının özellikle hayvan, yaratık ve kuş resimleri güzel.

 Hele bunlar arasında geyik, aslan ve zürafalar ayrı bir güzel.

 Çalışmasının dikkate değer olduğu kanaatindeyiz ve bu yüzden tüm resimlerini bir araya getirmek istiyoruz.

 Belki ressamın kendisi bir şey söylemek ister.

 Dostlarım Şehir merkezinde ağaçtan kocaman bir ev yapalım.

 Bu sayede herkese yakın oluruz.

 Bir semaver alır ve toplanırız çay içer ve sanattan konuşuruz.

 Buraya bakın.

 Ah, Nikolo gelmiş! Bunca zaman nerede kaldın?

 İçeri gel, Nikolo.

 Biraz dinlen.

 Bir dahaki gelişimde sana demir bir pulluk getireceğim.

 Ama zenginlere verme sakın.

 Çok anasının gözüdürler, asla geri vermezler.

 Selam.

 Selam.

 Hepsi senin mi?

 Evet, hepsi benim.

 Tanrı onları büyütmende sana yardım etsin! Teşekkür ederim.

 Vano! Gola.

 Benim, Niko.

 Ressam Nikolai.

 Çok mu önemli?

 Madem adın Nikolai, o zaman Nikolai ol.

 Sorun nedir kardeşler?

 Ne oldu?

 Bana bir şey mi oldu?

 Seninle dalga geçiyorlar, Niko.

 Bak seninle nasıl da dalga geçtiler.

 Kanunlara göre nasıl resim yapacağını bilmediğini söylüyorlar.

  Çalışman lazım, dostum.

  Bu yaşında bile hâlâ çok şey başarabilirsin.

  Bu yüzden Bana mı gülüyorlar?

 Onlara ne yanlış yaptım ki?

 Bende sevmedikleri şey ne?

 Onlardan bir şey istemedim, değil mi?

 Bana Ay’ı ve yıldızları vaat eden onlardı.

 Eskiden yaptığım gibi toprağı sürmeye ve tohum ekmeye devam edeceğim.

 Daha önce bana kimse patronluk taslayamadı, bundan sonra da taslayamaz.

 Canım resim yapmak istedi ve yaptım.

 Aziz George elinde kırbacıyla başımda duruyordu.

 Boya, Niko, boya diyordu! Değil mi, Vano?

 Bego?

 Dostlarım.

 Yani bundan sonra bu çuval bezini mi giyeceğim?

 Dostum olarak mı yoksa arkadaşım olarak mı geldin?

 Neden düşmanın olayım?

 Dost olarak geldim.

 Adım Lado.

 Ressamım.

 Hatırladın mı beni?

 Lütfen, şuraya otur.

 Yaşadığım yer burası işte.

 Sana ne ikram edeyim?

 Biraz ekmeğe ne dersin?

 Ya da su?

 Taze ve soğuk.

 Ne yazık ki limonatam yok.

 Teşekkür ederim, bir şey istemiyorum.

 Siz sanatçıları ziyaret ettiğimi hatırladın mı?

 Beni övdün mü yoksa yerdin mi hâlâ anlamış değilim.

 Madem gazetede bana güldünüz, beni yermiş olmalısınız.

 Kin beslediğimi sanma sakın.

 Açıkçası, uzun zaman önce unuttum.

 Seni aklımdan hiç çıkarmadım.

 Seni arıyordum.

 Tanrı’ya şükür sonunda seni buldum.

 İnsanların beni unutmadığını söylüyorsun.

 Belki beni seviyorlar bile.

 Beni neden sevmesinler ki?

 Kimseye bir kötülüğüm olmadı.

 Onlar sanatçılar, ama ben de bir sanatçıyım.

 Tiflis’teki tüm meyhaneleri ben boyadım.

 Hiç ressam bir diğerinin önünde durur mu?

 Güneşin doğuşuna bayılırım, bana neşe veriyor.

 Ay ışığı beni her zaman mutsuz eder.

 Hayır, o sanatçıları hiçbir zaman anlayamayacağım.

 Başka bir şeyi konuşuyorlardı.

 Adın Lado, değil mi?

 Evet, Lado.

 Ressamlarımızın senin için aralarında topladıkları parayı vermek istiyorum.

 Çok değil gerçi.

 Ama işine yarar.

 İşin için biraz boya, ne lazımsa alırsın.

 Şimdi hoşça kal demek istiyorum.

 Biraz daha kal.

 Ya da şöyle yapsak nasıl olur?

 Bir meyhaneye gidelim ve bir şeyler içelim.

 Üzgünüm, ben içmem.

 Hadi, yürü gidelim.

 Duvarında asılı çok güzel bir tablom var.

 Gitmiş.

 En iyi şarabından bize iki kadeh dök bakalım.

 Benim ve ressam dostum Lado için.

 Resmimi sattın, değil mi?

 Sattım, Nikolo.

 Yabancının biri başımın etini yedi, ben de ona verdim.

 Sanırım gitsem iyi olacak.

 Gitme, seninle olmak güzel.

 Yine de, olmaz, gitsen iyi olur.

 Geç oldu.

 Neden saklanıyorsun, Nikolo?

 Sana yanlış bir şey mi yaptım?

 Hayat beni reddetti ve ben de dostluğumuzu küçümseyerek seni terk ettim.

 Vaftiz kızın artık yok.

 Sona öldü.

 Demek ki iyi şans getirmiyorum.

 Nikolo.

 Bir şeyler resmedene kadar buradan çıkmana izin vermeyeceğiz.

 Lazım olan her şey şurada, köşede.

 Bir şey lazım olursa pencereden atarız.

 Artık iyi sayılmam, elim beni dinlemez.

 Korkma, Paskalya’ya daha üç gün var.

 Yapmak zorundasın.

 Kardeşler.

 Niko’yu unuttuk.

 Nikolo.

 Nikolo! İsa yükseldi.

 Gerçekten yükseldi.

 Kim var orada?

 Burada ne yapıyorsun?

 Ölüyorum.

 Sen neden bahsediyorsun?

 İsa yükseldi.

 Paskalya.

 Kalk.