75 dk

Yönetmen:Robert Bresson

Senaryo:Robert Bresson

Ülke:Fransa

Tür: Suç, Dram

Vizyon Tarihi:16 Aralık 1959  (Fransa)

Dil:Fransızca

Çekim Yeri:Paris, Fransa

Kelimeler:arkadaş, polis, at yarışı, devamı…

Oyuncular: Martin LaSalle, Marika Green, Jean Pélégri, Dolly Scal, Pierre Leymarie

Özet

Robert Bresson hayatın manevi anlamda bayağılığını, eşsiz bir paradoksla anlatmak için film yapar: somut görüntü ve sesler üzerine çok yoğun bir biçimde odaklanarak anlatılmaz olanı ortaya çıkarır. Maddi dünya, tüm ayrıntı ve nüanslarıyla birlikte, Bresson’un dikkatlice ayarlanmış kamerasıyla açığa vurulur. Heyecanlı aktörlerin, melodramatik olayların, entrikalı olay örgüsünün sağladığı geleneksel dramatizasyon tekniklerinden kaçınan Bresson, hareketi aksiyonu anlatması için serbest bırakır. Duygusuz dış ses, karakterlerin hislerini ve olayları önemsiz birer ayrıntıymışçasına anlatmak için kullanılır. Bresson genellikle “modeller” dediği amatör oyuncularla çalışır, onları teatrallikten uzaklaştırmak ve sadece filmin gidişatına adapte etmek için titizlikle uğraşır. Müzik kullanımındaysa oldukça tutucudur; müzik yalnızca filmin önemli anlarında, sözlü bir şekilde anlatılamayacak olaylarda duyulur. Filmleri, temel bileşenlerine indirgenmiştir. Bu sade ve manipülasyondan kaçınan sinema görüşü, izleyiciye perdeye yansıyan olayları özgürce yorumlama izni verir; böylece izleyiciyle filmin karakteri, filmin ortaya koyduğu ikilemleri beraberce anlamaya çalışırlar.

Yankesici, Bresson’un üslubunu en iyi örnekleyen filmleri arasındadır. Film, Michel (Martin LaSalle) adında entelektüel ve asi bir gencin yankesicilik takıntısına kapılmasının hikâyesini anlatır. Michel başlangıçta, yankesiciliği basit ve geçimini sağlayan bir iş olarak görür; ancak zamanla yankesicilik bir işten çok, bir amaca ve yaratıcı bir edime dönüşür. Neredeyse anında paçayı ele verdiği amatör bir hırsızlık denemesinden sonra, kendisini eğitmesi için usta bir hırsızın yanına çırak olarak girer. Filmdeki yankesicilik sahneleri, heyecanı ve sinema dilini kullanmadaki ustalığıyla nefes kesicidir. Michel, hasta annesi ve kız arkadaşı Jeanne’la (Marika Green) görüşüyorsa da yankesicilik ona en duygusal ve manevi anlamda doyurucu insan ilişkilerini sunar. Bu durum Michel’in çalma sebebinin, sırf para kazanmak olmadığı anlaşılmaya başladığında, daha da açık bir şekilde görülür. Filmin sonunda, artık yakalanmak umurunda bile değilmiş gibidir.

Bresson, alışılmış dramatik araçları kullanmayı reddetse de Yankesici başından sonuna sürükleyici bir film. Michel’in ahlakı sorgulayışı ve yersiz yurtsuzluk duygusu son derece etkileyici. Sinemanın ne olduğu ya da ne olabileceği konusunda insanın düşüncesini kökten değiştirebilecek nitelikteki filmlerden biridir bu. Edebiyata en yatkın yönetmenler arasında olan Bresson karakterlerin iç dünyasını tasvir etmek ve yazıyla çok daha kolay bir şekilde anlatılabilecek felsefi kavramları özetlemek konusunda özel bir yeteneğe sahiptir. Bu filmdeyse çok daha büyük bir ustalık sergiler; çünkü gerçek dünyanın malzemelerinden yararlanıp bunları şekillendirerek sinemanın tüm niteliklerini harfi harfine kullanarak amacına ulaşır. Yankesici, sinema dilinin dağarcığını genişleten bir film. Bir Bresson filmi izlemek biraz çaba gerektirse de ziyadesiyle tatmin edici ve eğlendirici bir deneyimdir.

Filmden

Bu film polisiye türünde bir film değildir.

 Yazar sesler ve resimlerle, bir gencin zaafıyla kendisine uygun olmadığı halde içine girdiği yankesicilikte yaşadığı kabusu anlatmaya çalışıyor.

 Yalnız bu macera, eğer olmasaydı, birbirlerini asla tanımayacak iki kalbi, garip yollardan birleştirecektir.

 Bu şeyleri yapanların genelde sustuğunu biliyorum.

 Veya bundan bahsedenler de bunu yapmamış olanlardır.

 Ama ben yaptım.

 Kaç günden beri kararımı vermiştim.

 Acaba buna cesaretim olacak mıydı?

 Çekip gitsem iyi olurdu.

 Ayaklarım yere basmıyor, uçuyordum.

 Dünyaya hakimdim.

 Ama bir dakika sonra yakalanmıştım.

 Madem elinizde kesin bir şey yok, madem emin değilsiniz Biz de, sayın bayım, sizi tutmuyoruz.

 Serbestsiniz.

 Kafamı toparlamak istiyordum.

 Yorgunluktan ölüyordum.

 Sabaha kadar uyudum.

 Annemi görmeyeli bir aydan fazla olmuştu.

 Tereddüt ediyordum.

 Bekleyin!

 Anahtar var.

 Kapıyı açayım.

 Siz kimsiniz?

 Jeanne, bir komşu.

 O nasıl?

 İyi değil.

 Üzülüyor.

 Her şeyi eksik.

 Size ihtiyacı var.

 Bu parayı ona verir misiniz?

 Gelmiyor musunuz?

 Onu kucaklayıp öpmeyecek misiniz?

 Hoşçakal, Jeanne.

 Tekrar gelecek misiniz?

 Evet, evet.

 Jacques namuslu ve açıkgöz bir çocuktu.

 Son zamanlarda ondan kaçıyordum.

 Ama o akşam İşsizim.

 Ne olursa kabulüm.

 İş için elinde adres var mı?

 Cebine koyup unutmak için mi?

 Ben ciddiyim.

 Pekala, kabul ediyorum.

 Bir kere daha.

 El becerin de var.

 Şüphesiz daha iyisine layıksın.

 Beklemesini bilmek lazım.

 Sana ikram edilenle yetinmelisin.

 Ancak bu şekilde yeni bir takım elbiseye ve kravata sahip olunur.

 Onu tanımadan bir süredir ona bakıyordum.

 Aptalca elimi ona uzattım.

 Beni tanıdınız mı?

 Beni fazla şaşkın ve hafif bulacaksınız.

 Ama korkacak bir şeyim mi vardı?

 Çok hırsız var mı?

 Evet, çok var.

 Bir çok tür var.

 Sonsuz çeşidi var.

 Bütün hırsızlıklar o kadar çok önemli değildir.

 Bazıları affedilebilir.

 Örneğin nedeni fakirlikse.

 Tabii.

 Affedilebilecek bazı hırsızlıklar düşünsek, olabilir mi acaba?

 – Bu konuda senin bir teorin var.

 – Benim mi?

 Söyleyin.

 Yeni bir şey değil.

 Yine de söyleyin.

 Pekala, diyelim ki, becerikli, zeki kişiler var.

 Çok yetenekli hatta dahi.

 Yani toplum için gerekli kişiler.

 Hayatları boyunca ot gibi yaşayacaklarına bazı hallerde kanuna karşı gelmelerine izin verilemez mi?

 Bana çok zor bir şey gibi geliyor.

 Hem de tehlikeli.

 Toplum için bu çok yarar sağlar.

 Peki, bu üstün kişileri diğerlerinden kim ayıracak?

 Kendileri.

 Vicdanları.

 Kendini üstün bir kişi olarak görmeyen birini tanıyor musunuz?

 Emin olun.

 Bu sadece ilk adımlar için böyle olacak.

 Sonra duracak.

 Durulmaz.

 Bunu size söyleyeyim.

 Bir tür yararlı hırsız, sonuçta bir hayırsever mi olacak?

 Ama sayın bayım, bu tersine bir dünya olur.

 Dünya zaten tersine duruyor.

 Belki bu düzgün hale getirebilir.

 Hadi, Michel, bana anlatacak mısın?

 İşte hepsini anlattım.

 Polisler hatalarını kabul ettiler.

 Senden özür dilediler.

 Tabii.

 Yine de iğrenç bir şey.

 Ama susmalıydın.

 Onun kafasına neler soktun?

 Sözlerine dikkat etmeliydin.

 Dikkatini çekerim, birincisi, beni konuşmaya zorlayan sensin.

 İkincisi bunun hiç önemi yok.

 Adresleri ver.

 Gidecek misin?

 Biraz para kazandığımda buna ihtiyacım olacak mıydı?

 Bu başvurulara gerçekten ümit bağlıyor muydum?

 Buna karşın evime gitmek bana korku veriyordu.

 Neden gözlerimi ayıramadığım o adam karşıma çıktı ki?

 Tabii ki, cüzdan altındaydı.

 Nasıl almalıyım?

 Hangi parmaklarla?

 Bunun kolay olmayacağını çok iyi biliyordum.

 Ellerim titriyordu ve gazeteyi de titrettiriyordu.

 Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu.

 Bu ilk başarı bana cesaret verdi.

 Bunu ustalığımdan çok şansıma borçluydum.

 Toplumsal teorini yutmadı.

 Onu ilgilendiren sensin.

 Sana benim hakkımda birşey sordu mu?

 Sakin ol.

 Şimdi senin ne olduğunu biliyor.

 Her şey çok açık.

 Sırası gelmişken, iş başvuruların ne durumda?

 Hiçbir şeye ihtiyacım yok.

 İhtiyacın yok mu?

 Hiçbir şeyin olmadan nasıl yaşayacaksın?

 Nereye gidiyorsun?

 Kal.

 Değişik güzergah seçmeye özen gösteriyor, kah o hatta kah bu hatta seyahat ediyordum.

 Bir hafta boyunca devam ettim.

 Ganimetim parlak değildi.

 Bazen sıfırdı.

 Riske girmeye değmezdi.

 Cüzdanımı geri ver!

 Polis çağırmamı ister misin?

 Bunu takip eden günlerde evde kalıyordum.

 Belki de içgüdüsel bir önlemdi.

 Sadece öğlen ve akşam, yemek için dışarı çıkıyordum.

 Bu bayan seni arıyordu.

 Işığı açar mısın?

 Büyük adamın nerede oturduğuna bakın.

 Bir virane.

 Annem gönderdi, değil mi?

 Gerçekten çok hasta.

 Durmadan tekrarlıyor: “Niye kapıma kadar gelip geri döndü?” diye.

 Öyle mi yaptı?

 Gelmeniz lazım.

 Teşekkür ederim, Jeanne.

 Gelecek misiniz?

 Benim gitmemi ister misin?

 Evet, git.

 Jeanne sana yolu gösterir.

 Bir de anneni sevdiğini söylersin!

 Severim.

 Hem de kendimden çok.

 Ama çek git, rica ediyorum.

 Hadi, git.

 Tuhaf birisin.

 Benden ne istiyorsunuz?

 Kimsiniz siz?

 Bilmem gerekiyordu.

 15 dakika sonra, arkadaş olmuştuk.

 Gel bak!

 Rochechourt’taki o küçük kafede, becerilerimin çoğunu öğrendim.

 O hiç tereddüt etmeden tüm iyi niyetiyle becerilerini bana öğretti.

 Parmaklarımı çalıştırmam, onları yumuşatmam gerekiyordu.

 Tilt makinesi refleksler için en iyi egzersizi sağlıyordu.

 Eve sadece uyumaya gidiyordum.

 Ne kadar zamandır oradaydı ki?

 Görmeden üstünde yürümüştüm.

 Hemen gelin.

 JEANNE.

 Yüzü sakindi.

 Uyuyordu.

 Soru sorulmasından hoşlanmadığını biliyorum.

 Sana soru sormayacağım.

 Seni sıktığımı sanıyordum.

 Şimdi her şeyi anlıyorum.

 Arkadaşın beni görmeye geldi.

 Bana senden bahsetti.

 Benden mi?

 Ne dedi?

 Kötü bir şey mi söyledi?

 Ona izin vermezdim.

 Hayır, seni seviyor, beğeniyor.

 Endişeleniyordum.

 Haksızmışım.

 Zekanla, istediğin zaman her şeyi başaracaksın.

 Şimdi olsun istiyorum.

 Seni mutlu etmek istiyorum.

 Ama ben ölüyorum, yavrum.

 Ayrılacağız.

 Hayır!

 Yarın daha iyi olacaksın.

 Birkaç gün içinde ayağa kalkacaksın.

 Doktor öyle söyledi.

 Doğru değil mi, Jeanne?

 Ben eminim.

 Ve işte.

 Tüm geriye kalanlar.

 Kağıtlar, mektuplar, birkaç resim.

 Bitti.

 Artık geriye dönüş yok.

 Gidiyor musun?

 Evet, okuldan kız kardeşimi almalıyım.

 Jeanne… Hesap gününe inanıyor musun?

 Evet.

 Ama onun için endişelenmeyin.

 O kusursuzdu.

 Nasıl hesap vereceğiz?

 Bir kanuna göre mi?

 Hangi kanuna göre?

 Bu çok saçma!

 Hiçbir şeye inanmıyor musun?

 Tanrı’ya inandım, Jeanne.

 Sadece 3 dakikalığına.

 Bir hafta sonra çok tanınmış bir bankanın lobisinde oturuyordum.

 Korktum.

 Elimden kaçtı.

 Paylaşım iskambil oynayarak yapılıyordu.

 Parayı korkusuzca masaya koyabiliyorduk.

 Gelecek sefere oyunu, ikili değil üçlü oynayacağız.

 Anlaşıldı mı?

 Anladım.

 Geveze değildik.

 Ve beraber takım çalışması yaptığımız sürede ne o benim hakkımda fazla bir şey öğrenebildi, ne de ben.

 Eşyalarımı mı karıştırıyorsun?

 Bunu nereden aldın?

 Orada, masanın üstünden.

 Şu hırsızlar yine de rezil kişiler.

 Tembeller!

 Barrington bir tembel değildi.

 Tüm gecelerini okuyarak geçiriyordu.

 Zenginleri aldatmak ve onlarla dost olmak için.

 Dostlarını soyuyorlardı.

 Bunun doğru bir şey olduğunu mu düşünüyorsun?

 Hadi, çıkalım.

 Hiç değilse cesurdu.

 Zamanında hırsızları asıyorlardı.

 Şimdiyse hapis.

 Hapsin ne demek olduğunu biliyor musun?

 Hayal edebiliyorum.

 Hiçbir şey hayal edemezsin.

 Kitabı bana verir misin?

 İstiyorsan al.

 – Aynı fikirlere devam mı?

 – Evet, devam.

 Hayır, sayın bayım, ne düşünürseniz düşünün, insanlığı ilerletecek olanlar, en ustası olsa dahi, yankesiciler değil.

 Ben asla böyle bir şey söylemedim.

 Bu çok saçma.

 Bir soru.

 Onların arasında böyle insanların olduğuna gerçekten inanıyor musunuz?

 Hangi insanların?

 Diğerlerinden farklı olup izin verilmesi gerekenlerin yani.

 Nasıl bilebiliriz ki?

 Onlar hiç yakalanmıyorlar ki.

 Ama sonuçta bu kişiler var.

 Zaten siz de bunu onaylıyorsunuz.

 Belki böyle birini tanıyorsunuzdur.

 Eğer böyle birini tanıyor olsaydım bunu size söylemezdim.

 Kuşkusuz öyle.

 İzin verir misiniz?

 “Barrington”.

 Onu tanımıyorum.

 Belki de o üstün kişilerden biriydi.

 Hayır.

 Ama kitaba göz atmak isterseniz alın.

 Bir sabah beni görmeye gelin.

 Kitabı da bana getirirsiniz.

 Biliyorum benden şüpheleniyor.

 Sen de öylesin.

 Kabul et.

 Neyi kabul edeyim?

 Hiçbir şey.

 Oraya gitme.

 Gideceğim, elimde değil.

 Pekala, eğer mecbursan git.

 Beni hemen kabul edeceğini sanmıştım.

 Beni uzun süre bekletti.

 Size kitabı getirdim.

 Hangi kitabı?

 Oh, evet.

 “Barrington”.

 Barrington ilginizi çekiyor mu?

 Her şey ilgimi çekiyor.

 Tabii ki.

 Genç bir yazar için Yüzünde alaycı bir hal gördüğümü sandım.

 İğne ve kanca imal edip ceplere sokuyordu.

 Alın.

 Nuremberg’li bıçakçı bundan 15 tane imal etmiş.

 Beni affedin.

 Sizde kalsın.

 Hoşçakalın.

 Nasıl düşünememiştim ki?

 Bu bir tuzaktı.

 Acele etseydim, belki onları hala evdeyken yakalayacaktım.

 Hiçbir şey yerinden oynamamış görünüyordu.

 Her şey yerli yerindeydi.

 Bu hamlenin yardıma ihtiyacı yoktu.

 Ama büyük bir el becerisi gerekiyordu, ki henüz bu bende yoktu.

 Şans benden yanaydı.

 Bir parmak bileziği kavrıyor, böylece dönmesini engelliyor.

 Bu sırada baş parmak deri kayışı tokadan çıkartıp kurtarıyor.

 Sık sık bunu deniyordum.

 Pazar günüydü.

 Jacques ve ben dışarı çıkmayı planlamıştık.

Jeanne daha sonra bizimle buluşacaktı.

 Ama ne yakışıklı!

 Ne güzel!

 Jeanne nerede?

 Aşağıda.

 Bizi bekliyor.

 Üzüntülüsün.

 Hayır Gerçek yaşamın içinde değilsin.

 Başkalarını ilgilendiren hiçbir şeyle ilgilenmiyorsun.

 Geliyor musun, Jeanne?

 Geliyor musun, Michel?

 – Nereye gidiyorsunuz?

 – Uçağa bineceğiz.

 Siz gidin.

 Ben burada kalacağım.

 Michel nerede?

 Koşarken düştüm.

 Demek buradasın!

 Çok korktum.

 Neden korktun?

 Sadece korktum işte.

 Açıkla.

 Elinden mi yaralandın?

 Biraz.

 Önemli değil.

 Jeanne nerede?

 Evine götürdüm.

 Ama yine gidip alabilirim.

 Onu seviyorsun.

 İtiraf et.

 Peki, o seni seviyor mu?

 Ona hediyeler ver.

 Hiç hediye düşündün mü?

 Saat çok güzeldi.

 Son derece gözü pek olmuştum.

 İki suç ortağım ve ben, mükemmel anlaşıyorduk.

 Bu böyle devam edemezdi.

 Onu nerede gördüm ki?

 Onu tanımam gerekirdi.

 Hadi ama, neyin var?

 Oku şunu.

 Polis Jeanne’i çağırmış.

 Neden Jeanne?

 Bilmiyorum.

 Ne yapmasını önerirsin?

 Tabii ki oraya gitmesi gerekir.

 Başka türlü davranamaz.

 Hepsi bu mu?

 Önlemlerini alman için seni uyarmak istedim.

 Hangi önlemleri?

 Beni geciktiriyorsun.

 Beni görmüşler miydi?

 Ne saklanır ne de kaçar bir havada olmamalıydım.

 Onun geldiğini duymamıştım.

 Siz miydiniz?

 3 gün önce de gelmiştim.

 Sizi bir süre bekledim.

 Hava alıyordum.

 Haklısınız.

 Bu küçük odada kitaplarınızın, defterlerinizin içine dalmış olarak kalmak çok sağlıksızdır.

 Benden şüphelendiğinizi biliyorum.

 Tutuklamaya hakkınız olduğuna inanıyorsanız beni tutuklayın.

 Bana kelepçe takın.

 Çıkartın, ama beni çileden çıkartmayın.

 Etrafımda dönüp durmaya devam etmenizi istemiyorum.

 Aksine sizi rahat bıraktım.

 Benimle oynamak, alay etmek için.

 Bu kadar yeter.

 Bu kadar yeter!

 Bağırmayın.

 Sakin olun.

 Kendinize hakim olun.

 Kafanızı karıştırmayın.

 Hadi, oturun bakayım.

 Buradayım çünkü size duyduğum ilgiden dolayı İlginiz umurumda bile değil!

 haberim olmayan küçük bir olay hakkında size bilgi vermek istedim.

 Bir seneden fazla bir süre önce bir şikayet yapılmıştı.

 O zaman henüz tanışmamıştık.

 Bir genç kız mahalle karakoluna başvurmuştu.

 – Hangi genç kız?

 – Boş ver, bu önemli değil.

 Binada oturan yaşlı bir kadının dairesinde parası kaybolmuştu.

 – Şikayet ertesi gün geri alınmıştı.

 – Neden?

 Çünkü çoğunlukla suçlu, bir akraba veya dost olur ve tutuklanması istenmez.

 Oysa bu hanımın bir oğlu vardı.

 Annesinden çalmak tam bir hırsızlık sayılmaz.

 Hem belki de paralarını ortak kullanıyorlardı.

 Ama bir ay sonra, aynı genç adam Longchamp’da, hipodromda yakalanıyordu.

 Olay fazla belirgin değildi, onu geçiyorum.

 İtiraf edin ki, hepsi bir araya gelince Peki bu genç adam kim?

 Tabii ki, siz!

 Yanılıyorsunuz.

 Yanılmıyorum.

 Tuhaf metotlar!

 Metotlarımı bir kenara bırakın.

 Psikoloji yapmak yerine, emin olmak isteseydiniz sizi görmeye geldiğim zaman odamı aratırdınız.

 Neden aratmadınız?

 O gün, geldiğim de odanızı aratmıştım, sayın bayım.

 Peki ne bulundu?

 Tabii ki, hiçbir şey.

 Bütün bunlar canımı sıkıyor.

 Benden ne istiyorsunuz?

 Gözünüzü açmak istedim Gözlerim tamamiyle açık!

 kendi üzerinize çevirmek için.

 Ama zaman kaybedeceğim.

 Gelecek konusuna gelince sizin geleceğiniz

Niye buna karışıyorsunuz?

 Siz peygamber misiniz?

 Geleceğim sizi ilgilendirmez.

 Doğrusu beni biraz ilgilendiriyor.

 Size birkaç soru sormalıydım.

 Ama yapmadım İtiraf etmeniz gerekli değil.

 Basit bir rapor yeterli olur.

 Adamlarımdan birinin sözüne dayanarak tutuklanır ve hapse girersiniz.

 Şimdilik hoşçakalın.

 Peki, niyetiniz nedir?

 Niyetim mi?

 Bilmek istiyorum.

 Bana şikayetimi kendi isteğimle mi yoksa annenin dileğiyle mi geri aldığımı sordular.

 – Peki, ne cevap verdin?

 – Annenin istediğini söyledim.

 Bu doğru mu?

 Evet.

 Demek biliyordu.

 Sen de biliyor muydun, Jeanne?

 Neyi biliyor muydum?

 Ama şimdi biliyorsun.

 Beni deli etmek için hepiniz yemin mi ettiniz?

 Baksana, polis seni benim hakkımda sorguluyor.

 İsmini telaffuz etmediler.

 Ama hiçbir gelirim olmadan yaşadığımı görüyorsun.

 Hiç değilse bunu itiraf etmeliyim.

 Hiçbir şey fark etmiyor musun?

 Düşünsene, budala.

 O sen misin?

 Evet, benim.

 Ve beni tutuklayacaklar.

 Aman Tanrım!

 Ama ellerinde tam bir kanıt yok ve beni salıvermek zorunda kalacaklar.

 Bunu nasıl yapabildin?

 Bundan daha çirkin bir şey olamaz.

 Bunu bilmiyor muydun?

 Bir hareketin ve onu yapmanın çirkin olduğu çok iyi bilinebilir.

 Ama neden?

 Niçin?

 Paçamı kurtarmak içindi.

 Hiçbir şeyde başarılı olamıyordum.

 Çileden çıkmıştım.

 Bunun için bin türlü çözüm var.

 Sen kabul ediyorsun.

 İçkici bir babayı, seni ve kardeşini terk eden anneyi kabul ediyorsun.

 Ve her şey senin omuzlarında.

 Durum bu.

 Durum bu da ne demek?

 Bilmiyorum.

 Belki her şeyin bir nedeni vardır.

 Jeanne, gerçekten çok safsın.

 Gerçeği söyle.

 Hırsız olduğuma inanıyor musun?

 Yalan söyleme.

 Evet, buna inanıyorum.

 O zaman elimden gelen bir şey kalmıyor.

 Bu çok korkunç.

 Gidecek misin?

 Bu fikir birden olası gibi göründü.

 Hayır.

 Hayır.

 Bir valiz almak istediğimi hatırlıyorum.

 Ne yaptığımı çok iyi bilmiyordum.

 Gara kadar gitmeme izin verecekler miydi?

 Doğruca gişeye gittim.

 O dakika bende unutulmaz bir anı bıraktı.

 Milano’dan Roma’ya gittim ve kısa bir süre sonra İngiltere’ye geçtim.

 2 sene boyunca Londra’da yaşadım.

 İyi işler çevirdim.

 Ama kazancımın büyük bir kısmını ya kumarda kaybettim veya kadınlarla harcadım.

 Hiç bir amacım olmadan tekrar Paris’teydim.

 Cebimde de hiçbir şey yoktu.

 İstemeden kendimi tekrar orada buldum.

 Daire sanki boş gibi görünüyordu.

 Niye bu çocuğa bakacaktım ki?

 Baban ne söyledi?

 Kız kardeşimi alıp gitti.

 Onu bir daha görmedim.

 Her şeyi aldı.

 Bir çocuk doğurmak, cinayet değil ki!

 Öyle.

 Delirmiştim.

 Niye evlenmediniz?

 Ben istemedim.

 Sen mi istemedin, Jeanne?

 Birini sevdiğine inandırıp, hayatın boyunca onu aldatmak, iyi bir şey mi sence?

 Peki onu sevmiyor muydun?

 Hayır.

 Yeterince değil.

 O nerede?

 – Üç aydan beri ortada yok.

 – O!

 Jacques!

 Bu imkansız.

 Sana yardım edeceğim.

 Çocuğunla ilgileneceğim.

 Hayır.

 Gitmelisin.

 Ve bir daha asla geri dönmemelisin.

 Hâlâ daha namuslu olabilirim.

 Hiç değilse denememe izin ver.

 Polis ve ben birbirimizi gözden kaybetmiştik.

 O yüzden rahattım.

 – Bahisçi misiniz?

 – Ben mi?

 – Oynayacak mısınız?

 – Belki Hiç bir şey kazandınız mı?

 Hayır, ya siz?

 Bakın.

 Belki yanılıyordum.

 Tuhaftı.

 Kazanan at onunki değildi.

 Gözlerinde kötülük eğilimini gördüm sandım.

 Bu duvarlar, bu parmaklıklar onlara aldırmıyorum.

 Onları görmüyorum bile.

 Düşünce olarak Hangi düşünce?

 Sakınmalıydım.

 Yakalanmama izin verdim.

 Bu düşünce dayanılır gibi değil.

 Acı çekiyorsun.

 Her şeyi itiraf ettim.

 Bunu dikkate alacaklardır.

 Sorgulamada inkar edeceğim.

 Onlara zorluk çıkaracağım.

 Neden geldin?

 Senden başka kimsem yok.

 Sana “kötü bir iş yaptım, sen kazandın.” demem için mi geldin?

 Kimseyi istemiyorum, hiç kimseyi.

 Gitme.

 Ona söylemediğim başka bir şey vardı.

 Neden yaşayayım ki?

 Henüz bir şeye karar vermemiştim.

 Jeanne tekrar gelmedi.

 Ufaklık hasta oldu.

 Üç hafta boyunca yüksek ateşi vardı.

 Artık endişeli değilim.

 Michel, yakında seni görmeye geleceğim.

 Jeanne.

 Bu mektubu okuyunca, kalbim hızla çarptı.

 Bir şeyler onun yüzünü aydınlattı.

 Oh, Jeanne, sana ulaşmak için öyle tuhaf yollardan geçmem gerekti ki.