115 dk

Yönetmen:Jean-Pierre Melville

Senaryo:Beatrix Beck , Jean-Pierre Melville

Ülke:Fransa, İtalya

Tür: Dram, Romantik

Vizyon Tarihi:22 Eylül 1961   (Fransa)

Dil:Fransızca

Müzik:Dövüşçü Solal

Kelimeler:din, ruhban sınıfı, rüya sekansı,

Nam-ı Diğer: Léon Morin, Priest | Leon Morin, Rahip | Affedilmiş günahkar

Oyuncular: Jean-Paul Belmondo, Emmanuelle Riva, Irene Tunc, Nicole Mirel, Gisèle Grimm,

Özet

Jean-Paul Belmondo, Jean-Pierre Melville tarafından yönetilen, başörtüsü altındaki, Léon Morin, Priest (Léon Morin, prêtre) adlı filmde oldukça duygusal bir performans sergiliyor. Fransız süperstarı, Nazi işgali altındaki Fransa’daki küçük bir köyün bütün kadınları tarafından arzulanan, sadık bir erkeği oynuyor. Kendisini en çok cinsel olarak hüsrana uğramış bir dul’a (Emmanuelle Riva’nın canlandırdığı) itiraf eden kişiyle ilişkisi, hem Tanrı ile hem de kendi bastırılmış arzusuyla çatışmaya dönüşen dini bir şüpheci olarak görülür. Bir ruh hali, ortam ve inandırıcılık zaferi, Léon Morin, Priest, Fransız sinemasının yükselen virtüozosundan bir saygısız zevk

Filmden

1961 VENEDİK FİLM FESTİVALİ VENEDİK ŞEHRİ BÜYÜK ÖDÜLÜ BİRİNCİSİ PAPAZ LEON MORIN

Saat akşam sekiz civarı olmalıydı.

 Komşu köyden dönüyordum, parkın yanından geçerken  yoldan geçenlere gözlerini dikmiş bakan bir grup tuhaf genç adam gördüm.

 Tepesinde uzun tüyler olan küçük komik fötr şapkalar giymişlerdi.

 Silahlarını görene kadar gezgin oyuncular olduklarını sandım.

 Şehrimiz İtalyan askerlerinin işgali altındaydı.

 İşgal fazla ağır gelmemişti.

 Şuan uzakta olan savaşın güçlüklerini hatırlatan tek şey sansürdü.

 Kasabaya taşınan mektupla öğretim okulunun  Fransızca yazışmalarını düzeltiyordum.

 Bay Edelman felsefe öğretmeniydi.

 Benim gibi o da savaş yüzünden bu okula düşmüştü.

 Müdürün asistanı Sabine Levy’den hoşlanıyordum.

 Onu gördüğümde, zaman ve mekândan sıyrılırdım.

 Bence güzel insanların emir vermeye hakkı vardı.

 Gözlerimiz, iki düellocu gibi çakıştığında  kuvvetli bir haz duyar  daha fazla dayanamayınca  gözlerimi kaçırıp galibiyetinden keyif alırdım.

 Anlıyor musun?

 Kutsal metinlerdeki, belleri kuşaklı, bir gezginin değneğini  bir ateş kılıcını  ya da bir asayı sallayan güzel gençleri, melekleri  hatırlatıyor bana.

 Bir Amazon’a benziyor, Athena’ya  bir samuraya benziyor.

 Çalışırken üzerime eğildiğinde, sanki bir palmiye gölgesi gibi geliyor.

 Başka bir deyişle, onunla yatmak istiyorsun.

 Delirdin mi?

 Ne korkunç.

 Sabine, bambaşka cazibesi olan  erkeklik katılmış dişiliğiyle  genç bir adama benzediği için cezbediyor beni.

 Onun her şeyi aklımı başımdan alıyor.

 Geniş kapsamlı bilgi birikimi  tuhaf güzelliği.

 Ona cinsi münasebetten daha güçlü bir bağla  bağlı olduğumu hissediyordum.

 Gazetelerde Almanların işgali altında olduğumuz yazıyor.

 Onlara pas verirsek bizi vurmazlarmış.

 Vurulmayı yeğlerim.

 Çocukların vaftiz törenleri gecikti.

 Yarı Yahudi oldukları veya komünist ailelerden geldikleri için  Lucienne ve Jenny ile çocuklarımızı vaftiz ettirmeye karar verdik.

 Belgelerin tarihlerini değiştirebiliriz.

 Peki ya vaftiz ebeveynleri?

 Evet, bu daha büyük bir sorun.

 Bence şöyle yapmalıyız: Ben kızın France’nin vaftiz annesi olurum.

 Barny, sen kızımın ve Jenny’nin oğlunun vaftiz annesi olursun.

 Jenny’nin eşi, kızımın ve senin kızın  France’nin vaftiz babası olur.

 Sen, Barny Jenny’nin kızının vaftiz annesi olacağım.

 Seninkiler vaftiz babasız yapmak zorunda kalacak.

 Şunu bir yere yazalım yoksa karıştıracağız.

 Sıcak.

 Sessiz ol! Çok sıcak.

 Sus yoksa tavşan postu tacirine satarım seni.

 Yardım et Barny.

 Şunun terliklerini temizle.

 Fırça yok mu?

 Bezin de mi yok?

 Yok, ama önemli değil.

 Perdeyi kullan.

 Papazı bekletmemeliyiz.

 Pierre ile Emile gittiler bile.

 Kombinezonun! Tanrı aşkına, arkanı dönsene.

 Kes şunu! Kendimizi paralamayalım.

 Yapacaksak, sonra yapmamız şimdiden evladır.

 Hikmet tuzunu al.

 Senin için ebedi hayatın taahhüdü olsun.

 Tadı berbat.

 Biliyorsun ki devam eden bir savaş var.

 Esenlikler dilerim.

 Çanları çalmayacağına emin misin?

 Tanrı ve Almanların yardımıyla vaftiz edilen dört çocuk  karanlık kilisenin dışına çıktı.

 Gerillalar eş ve çocuklarına sarılıp  ormana geri döndü.

 Papaz ile takipçilerini zorlayıcı buluyorum.

 Sahte değerlerden geçimlerini sağlıyorlar.

 Ne düşündüğümü söylemek istiyorum.

 Ne yapacağım biliyor musun?

 Dikkatimi Aziz Bernard’ın kilisesine yoğunlaştırdım.

 GÜNAH ÇIKARMA SAATLERİ

Büyük ihtimalle güzel bir espriye duyarsız olacağından  yaşlı papazı eledim.

 Geriye iki papaz yardımcısı kaldı.

 Philippe Demanoir ile  Léon Morin.

 Hangisinin daha anlayışlı olduğuna karar vermek için elimde sadece isimleri vardı.

 Philippe’nin ailesi orta sınıftan olmalıydı  Léon’unkiler ise, bu ismi seçtiklerinden, muhtemelen köylüydüler.

 Haydi bakalım Léon Morin! Endişeliydim ama artık dönüşü yoktu.

 Morin tam 17.

30’da görevinin başındaydı.

 Din insanların afyonudur.

 Pek sayılmaz.

 Burjuvazi tarafından kendi çıkarları doğrultusunda sulandırıldı.

 Ama onlara izin verdiniz.

 Artık siz de aynısınız.

 Kilisenin işçi sınıfını kaybettiği doğru.

 Ama geri kazanmak için savaşıyoruz.

 Cemaate katılmış bir işçi  greve daha istekli devam eder.

 Haksızlık bir Hristiyan’ın kalbini korku ile doldurur.

 Dahası var.

 Din saf haliyle kalmış olsa bile, bu onun doğru olduğunu ispatlamaz.

 Elbette ispatlamaz.

 İyi ki geldiniz.

 İyi mi?

 Bir düşman olarak geldim.

 Sanmam.

 En son ne zaman günah çıkardınız?

 İlk Komünyonumdan beri çıkarmadım.

 Şimdi de günah çıkarmıyorum.

 İnsanın hatalarını kabul etmesinin kolay olmadığını biliyorum.

 Tanrıya inanmadığım için bu bir sorun değil.

 Emin misiniz?

 Hiç dua etmez misiniz?

 Sadece farkında olmadan.

 Çocukluğumdan kalan bir şey.

 Bir zafiyet.

 – Gururlusunuz, değil mi?

 – Evet.

 – Yalan konuşur musunuz?

 – Evet.

 – Bir şey çaldınız mı?

 – Evet.

 – Ne çaldınız?

 – Yiyecek.

 – Öfkelendiğiniz olur mu?

 – Evet.

 İffetsizlik ediyor musunuz?

 Bilmem.

 Başkaları için kendinizden ödün verir misiniz?

 Sadece kızım için.

 Vatandaşlık görevlerinizi yerine getiriyor musunuz?

 Aşağı yukarı.

 – Yeteneklerinizi tam olarak kullandığınızı düşünüyor musunuz?

 – Hayır.

 Aziz Paul “Sen olsaydın, dünya daha güzel olurdu” demiş.

 Güzelce günah çıkardınız.

 Şimdi af dileyin.

 Kimden?

 Bilinmeyenden.

 Burada dünyanın sonuna kadar böylece oturacağız.

 Maneviyatınız kalmamış.

 Bağışlayın.

 – Kefaretinizi söyleyeyim mi?

 – Hayır.

 Evet.

 Kefaret size iyi gelecek.

 Buradan çıkıp diz çökün.

 Kadife sandalyelerden birinde mi?

 Dua kürsüsünde değil.

 Taş zeminde.

 Dizleriniz acıyacak.

 Orada istediğiniz duayı edin.

 İyi de inançlı biri değilim ki.

 Yalandan dua etmek gülünç olur.

 Dua edenler her zaman gülünçtür.

 Dua ettikleri kişiyle aralarında bir tür boşluk bulunur.

 Peki ya kişi ciddiye alarak ve gerçekten inanarak dua ediyorsa?

 Gayret göstermek imandan daha mı değersizdir?

 Pişmanlık duymuyorum.

 Umarım duymuyorsunuzdur.

 Yehuda pişmanlık duydu.

 Bu yüzden kendini astı.

 Pişmanlığın aksine, biz tövbe edilmesini isteriz.

 Hıristiyan ahlakına uygun olarak yaşamayı seçmiş olsam tövbe edebilirdim.

 Hıristiyan ahlakını seçmeseniz de  Hıristiyanlaştırılmış bir dünyada yaşıyorsunuz.

 Ortak bilince karşı bir kabahat işlediğinizde bunu bilirsiniz.

 – Davranış tarzınızdan hep memnun musunuz?

 – Hayır.

 Fakat davranış tarzım, kalıtımla geçen özelliklerim  bedenim ve çevrem tarafından belirlenir.

 Öyleyse sen bir robotsun.

 Başını eğ.

 Günahlarını bağışlayayım.

 Bana buyurmak kolay, öyle değil mi?

 Oldukça kolay.

 Seni tüm günahlarından arındırıyorum.

 Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına.

 Efendimiz İsa Mesih’in çilesi  Meryem Anamız ve tüm azizlerin faziletleri  yaptığın tüm iyilikler ve çektiğin tüm acılar  günahlarının bağışlanmasını sağlasın.

 Sana merhamet ve sonsuz yaşam bahşedilsin.

 Amin.

 Sana ödünç kitap vereyim mi?

 Papaz evi, Moderce sinemasının tam karşısında.

 Ne zaman uğrayabilirsin?

 Sadece geceleri.

 Çarşamba akşamı 8:30, sana uyar mı?

 Dördüncü kat.

 Peder Morin.

 Unutmazsın değil mi?

 Git artık.

 Derken, çektiğim acıyı hatırladım.

 Neşe içinde yürüdüm kaygısız, uçarı, savunmasız.

 Ancak böyle keyifli olmam  özgür düşünmekten mi kaynaklanıyordu  yoksa günahlarımın bağışlanmış olmasından mı?

 Çarşamba gecesi, şehri arşınladım Vitrin önlerinde durakladım  kestirmerlerden ve ara sokaklardan dolandım.

 Randevu saati geldiğinde  kiliseyle papaz evi arasındaki yola girdim.

  Aşai Rabbani Ayin Zili Geçen günden beri nasılsın?

 St. Bernard sokakları zorlu muydu?

 Hayır.

 Ama bir daha kiliseye ancak turist olarak girerim.

 – Hepimiz bir bakıma turistiz.

 – Aynı şekilde değil.

 Bazılarımız şatafattan utanç duyuyor.

 Ben de senin kadar rahatsızım.

 Bu saçmalıkların hepsi ateşe atılmalı.

 Bunu sen mi söylüyorsun, bir rahip?

 Rahiplerin tüm bu incik boncuklardan hoşlandığını mı düşünüyorsun?

 Müsaade ediyorlar.

 Hepimiz değil.

 Bazılarımız karşı koyuyor, zor oluyor.

 Ancak ilerleme kaydediyoruz.

 Örneğin cenaze törenleri artık tek şekilde yapılıyor.

 Eskiden birini gömerken bazen üç rahip görev alırdı.

 Ne anlamı var?

 Defin bir ayin değildir.

 Sadece adettir.

 Bizler cenaze levazımatçısı değiliz.

 Yaşayanlar için varız.

 İlerleme dediğiniz, rahip sayısını üçten bire indirmekse Yardım parası toplamaya da son verdik.

 Kilise için para her zaman sorun olmuştur.

 Çünkü fakirler, yeterince katkıda bulunamadıklarını düşünürler.

 Evet, ama bunun İsa’nın öğretilerinin uygulanmasıyla bir ilgisi yok.

 Asıl sorun şu: Öğretisinin bir kıymeti var mı?

 İsa hakkında ne düşünüyorsun?

 İncil’i okudum elbette.

 Ve Renan’ı da.

 Bu kadar mı?

 Bir de Giovanni Papini’nin yazdığı “İsa’nın Hayatı” var.

 Papini o kadar da iyi değildir.

 “İsa Mesih”, yazan Karl Adams.

 Tübingen Üniversitesi profesörü.

 Fena sayılmaz.

 Bu kitabı al.

 Cuma akşamı yine gelebilir misin?

 O zamana kadar okuyamam.

 Önemli değil.

 Yine de bir araya gelebiliriz.

 – Beni dine döndürmeye mi çalışıyorsun?

 – Bu sadece seninle Tanrı’yı ilgilendirir.

 Öyleyse bana neden kitap veriyorsun?

 Yerimde olsan sen vermez miydin?

 Bilmiyorum.

 Peki neden tekrar gelmemi istiyorsun?

 Senin gibi düşünen insanlarla fikir alışverişi yapmak istemez misin?

 Vahşi Kedi.

 Daha çok pazartesi günü öyleydim.

 Özür dilerim.

 Neyim vardı bilmiyorum.

 Yo yo, gayet eğlenceliydi.

 Cuma günü görüşürüz.

 Bir militan gibi yaklaşıyor  yurttaş, papaz, yoldaş, rahip.

 Beni şaşırtmak için kasıtlı olarak böle yapıyor olmalı.

 Bitirdin mi?

 Çok hızlı okumuşsun.

 Başlayınca elimden bırakamadım.

 Katolik bakış açınıza göre, ateist olarak yaşamaya devam edersem ziyan mı olacağım?

 Hayır çocuğum.

 Ateist olarak yaşamaya devam etsen de ziyan olmayacaksın.

 “Kiliseden başka yerde kurtuluş yoktur.”

 Önemli olan ‘görünmeyen kilise’dir.

 Görünen kiliseden kat be kat büyüktür.

 Görünmeyen kilise nedir?

 Temiz kalpli insanlar.

 Şu karmaşaya bak.

 Kimse aldığı kitabı geri getirmiyor ve benim de bunları tasnif edecek vaktim yok.

 Size rastlamış olmam ne tuhaf.

 Takdir-i ilahi.

 Sana neden kitap seçiyorum ki?

 Gel ve canının istediğini al.

 Al.

 Bakayım.

 Elbette.

 Bunu sana vermekle iyi ediyor muyum acaba.

 Kılı kırk yarıyorsun.

 Yine de, istediğin buysa – Başka bir şey yok mu?

 – Çok az vaktim oluyor.

 Karl Adam hakkında ne düşündün?

 Güçlü.

 Orijinal.

 Okurken Tanrı’ya inanırmış gibi oldum.

 Neyse ki bu fikri kafandan atabilmişsin.

 Kanıt olmadan nasıl inanabilirim?

 Bir kanıt olması gerekmiyor.

 Tanrı inancı, sandığın gibi bilimsel ya da entelektüel bir kesinlik içermez.

 Tanrı inancı, varlığının tümüyle kabul etmektir.

 Birini sevdiğin zaman, bunu kanıt olmadan yaparsın.

 İnanç da böyledir.

 Ahlaki kesinlik.

 Ama  pek çok dini kitap, Tanrı’nın varlığına sözde kanıtlar sunar.

 Hayır, öyle değil.

 Onlar sadece yolun bir kısmında bize rehberlik ederler.

 Ancak her zaman, insanın tek başına aşması gereken bir uçurum vardır.

 Kanıt olsaydı, herkes inanırdı.

 İnanca ihtiyaç duyulmazdı.

 Bilir, anlar  görürdük.

 Bu dünya diye bir yer olmaz, burası cennet olurdu.

 Resmini çizeyim.

 Bu sensin.

 Şimdi de Tanrı’yı çizeyim.

 Nokta, çemberi sarmalamak istiyor.

 Ancak gördüğün gibi bu mümkün değil.

 Nokta çemberin içinde olmalı ve bunu tersine çevirmeye çalışmamalı.

 Çember neyi bekliyor?

 Bir şey yapıp yapmamak sana kalmış.

 Tanrı, zorla sadakat göstermemizi isteseydi özgür olamazdık.

 Tanrı inancını bir başkasını sevmekle kıyaslaman mantıklı değil.

 Kanıt olmaksızın severiz, evet  ancak sevdiğimiz kişinin var olduğunu biliriz.

 Sürekli Tanrı’nın var olup olmadığını merak ediyorsun.

 Tanrı’nın varlığı yoktur.

 Tanrı varlıktır.

 Yehova şöyle der: “Neysem oyum.” Bu şuna benziyor “X eşittir X.” Kitabı okumayı bitirdiğimde merak ettiğim şey Tanrı’nın varlığının, benliğe bürünmüş bir varlık olup olmadığıydı.

 İnsanların benlik sahibi olarak doğduklarını mı düşünüyorsun?

 Evet.

 Bu benlik, daha üstün bir benlikten başka nereden geliyor olabilir?

 Öyle olması gerekmiyor.

 Daha eski, farklılaşmamış bir türden gelişmiş olabiliriz.

 Küçük olan büyük olanı ortaya çıkarabilir mi?

 Bunların hepsi akademik.

 Yine de küçük olan büyük olanı ortaya çıkarabiliyor olabilir.

 Dirimdışı türemeye inanıyor gibisin.

 Tabii siz Peder  beni Tanrı’ya inandıracak bütün doğru argümanlara sahipsiniz.

 Ama ateistler de karşıt görüşte aynı güçte argümanlar öne sürebiliyor.

 Muhtemelen.

 Çene çalmamızın anlamı yok.

 Kelimeler neye yarar ki?

 Her şeyden önce Tanrı  tecrübe ettiğimiz bireysel gerçekliğin ötesindedir  her birimiz için farklıdır.

 Ve anlatılamazdır.

 Anlatılamaz Ne korkunç.

 Neden?

 Tanrı var ya da yok sizin için ne fark eder ki?

 Benim için ne mi fark eder?

 Bütün mesele bu zaten.

 Felsefe dersimde beni intihara sürüklüyordu.

 Acayip bir fikir! 

Haftada birkaç kez   Morin’le yaptığım konuşmalar   hayatımın bir parçası oldu.

  Ayna gibi parlayan zemini ve   eski bir çamaşırhaneyi andıran havasıyla o salonda kendimi   hiçbir yerde hissetmediğim kadar evimde hissettim.

 İtalyanlar gece boyu savaştılar.

 Alman emirlerine uymayı reddettiler.

 Cephaneleri tükenince de teslim oldular.

 Ne yazık ki  gezici tiyatroları ve tüylü oyuncularını bir daha görmeyeceğiz.

 Almanlar daha önce İtalyanların işgal ettiği yerlerde  adeta dezenfekte gösterisi yapıyorlar  sanki kendileri ile  müttefikleri arasında bir fark olduğunu  ispatlıyorlarcasına.

  Sınır dışı edilmeler başladı.

 Alman karargâhına çağrılmıştım, ismim konusunda: Holdenberg.

 Ben Alsaslıyım.

 Yahudi miyim diye sordular.

 Onları olmadığıma ikna ettim.

 Yahudi olmadığına nasıl emin olabilirsin?

 Vaftiz edilmediysen değilsindir.

 Protestanlar da vaftizli değil.

 Protestanlar tabii ki vaftizli.

 Bir Yahudi, Fransız ırkına ait değildir.

 Öyle bir şey yok.

 Mucitlerimize ve bilim adamlarımıza bir bak bakalım! Fransa konuştuğu zaman dünya dinliyor.

  O gece   gazete düzeltmeleri yapmak için tek başıma ofiste kaldım.

 Kapalıyız beyefendi.

 Müdürü görmek istediyseniz Hayır, sevgili meslektaşım.

 Ben seni görmeye geldim.

 Sadece vedalaşmak istiyorum.

 Ben gidiyorum.

 Sizden ayrılıyorum.

 Neden, siz Bay Edelman’sınız.

 Edelman diye birini tanımıyorum.

 Edelman artık Georges Mouchin.

  Yaşlı felsefe profesörünün bir zamanlar keder dolu olan gözleri   şimdi macera ateşiyle parıldıyordu.

 Artık bıktım.

 Bu iş çok uzun sürdü.

 Sevgilim kaçmazsa iyidir.

 Kapıcı annem de aynı fikirde.

 Bu denemeleri Profesör Duval’a götür.

 Adresini alabilir miyim lütfen?

 Kendin bul! Bana ne! Bu gece çıkacak onlar.

 Seni uşaklarla mı büyüttüler?

 Annesinin kapıcı, kendisinin de kocasız olmasından böyle davranıyor.

 Ne dedin sen?

 Öfkeni anlayabiliyorum ama durduk yere kindarlık etmene gerek yok.

 Kini bastırmak öfkeyi bastırmaktan kolay mı?

 Biliyor muydun?

 Senin gibi bir kadın var bir Yahudi’nin Ari dulu  ve Gestapo onun iki çocuğunu kaçırdı.

 Kocam France’nin babası değildi.

 Bir Ari baba icat edeceğim, görünüşü ona benzeyen ve bunu inkâr etmeyecek biri.

 Ne tokattı öyle.

 Yıldızlar gördüm resmen.

 Ah şu Barny Saldıracağı tuttu mu?

 Küçük Dimitri’yi  kızıma bakan çiftçiye emanet etmeye karar verdim.

 Hoşuna gidiyor mu?

 Cevap ver! Kimlik kontrolü yapıyorlar.

 Ne yapacağız?

 Tarlalardan gideriz.

 Daha eğlenceli olur.

 Şu otlağı karıştıralım.

 Tavşanlara ot toplayalım.

 Yardım et.

 Bu Dimitri.

 Seninle kalacak, oyun arkadaşın olacak.

 Niye nezaket göstermiyorsun?

 Ama benim arkadaşım Titi Serpolet.

 Beş tane ineği var.

 Beyaz ayakkabıların niye siyaha boyanmış?

 Zaten kirliydiler.

 Temizlenebilirdi.

 Boyamana gerek yoktu.

 O siyah istedi.

 Neden istedin?

 Babam öldüğü için.

 Merhaba, Bay Lathuile.

 Ne işin var burada?

  Christine’in yüzünde makyajdan eser yoktu.

 Kırlangıç küpeleri de yoktu.

 Makyaj malzemen mi bitti?

 Hayır.

 Makyajımı sildim.

 Niçin?

 Ruhani danışmanımla görüşeceğim.

 Léon Morin değil ya?

 Evet o, Peder Morin.

 Senin ne işin var burada?

 Ben de aynı.

 Ama sen buyur.

 Gitme.

 Dur.

 Orada birbirimizle karşılaşmamız ne tuhaf.

 İlk gittiğimde içimden dedim ki: “Sonunda ihtiyacım olanı buldum.” Oralarda oturmuyorsun.

 İlk Danièle Holdenberg götürdü beni oraya.

 Hatırladım, Danièle ara sıra bir keşişle görüşüyorum demişti.

 Peder öyle konuşuyor ki! Bazen ona vurmak istiyorum.

 Danièle ile sen Katolik misiniz?

 Biraz farklı bir şekilde.

 Ona göre inanç Fransız tarihi gibi.

 Sana göre?

 Farklı.

 Ailemizin kanında vardır.

 Peder benim hakkımda bir şey söyledi mi?

 Tuhaf bir kızmışsın.

 Hepsi bu mu?

 Belki söylememeliyim ama “O kız Tanrı’ya kilisedeki cemaatimden daha yakın” dedi.

 Madam Sangredin anlattı mı?

 Evet.

 El çabukluğu becerisiyle.

 Ofisteki tokadı mı kastetti yoksa merdivendeki kucaklamayı mı?

  Her şeyi açığa kavuşturmalıydım.

 Ben Bir kıza aşığım.

 Yeniden canlanan bu ölü gerçeği güçlükle açıklayabildim.

  Sabine’yi düşünmekten kendimi alamıyordum.

 Senin çağındaki bütün erkekler uzakta.

 Ama sen de benim çağımdasın.

 Aynı şey değil.

 Benim durumum farklı.

 – Ofisinden bir kız mı?

 – Evet.

 Güzel ve akıllı biri.

 Her şeyde sorumluluk sahibi.

 Karanlık bir ışık huzmesi gibi.

 Adı Sabine.

 Onu buraya getirsene.

 Asla gelmez ki.

 Ben onun emrinde çalışıyorum.

 Hem onu eskisi kadar sevmiyorum.

 Onu hiç sevmemişsin.

 Aranızdakinin ne olduğunu bile bilmiyorsun.

 Kendi kabuğuna çekilmişsin.

 Elimde değil.

 O sesi duyduğumda acayip mutlu oluyorum.

 Sorumlusunun Direniş olduğunu bilmesem ve ummasam bile.

 Hatta kendi kendime insanların feci şekilde öldüğünü söylesem de içimi neşe kaplıyor.

 Nerede kıyamet kopsa orada olmak istiyorum.

 Ben de öyle.

 Hepimiz zavallıcıklarız.

 Esaslı bir kavgadan zevk alırız.

 İnsanın doğası bozuktur.

 Kendimizi ona teslim etmemeliyiz.

 Hem bu savaş yaşantımızı da değiştirdi.

 Odamda sürekli birileri var.

 Yatağımda uyuyorlar.

 Ne tür insanlar?

 Yahudiler, tabii.

 Birini kabul edersin ve diğerleri gelir.

 Toplu vaftiz sertifikalarını hazırlarız.

 Piskoposluk bölgesiyle başım derde girer.

 Madam Lathuile Fransa’da kalamadı  bu yüzden başka bir aile bulana kadar benimle kalmasına karar verdim.

 Okula gitti.

 Sevinçle parlayan yüzle bir gün eve geldi.

 Şimdi her şeyi biliyorum.

 Bize her şeyi söylediler.

 Hepsini anladım.

 Neyin hepsini?

 Her şeyi.

 Beni kimin yarattığını biliyorum artık.

 – Kim?

 – Tanrı.

 – Sana bunu kim söyledi?

 – Beyefendi.

 Hangi beyefendi?

 Rahip.

 – Nerede?

 – Dini öğretide.

 – Ama nerede?

 – Kilisede.

 Kilisede miydin?

 Lucie Trivoli götürdü beni.

 Bana küçük bir kitap verdiler.

 Kuponsuz ufak bir ekmek alabiliyorlar.

 Artık Tanrıyı biliyorum.

 Onu görmedin.

 Onu göremeyiz.

 Bir bedeni yok.

 Ama bu sorun değil.

 Lucienne Bernhardt beni Reine ve Aimée Plantain’le tanıştırdı.

 Evde kalmış kız kardeşleri memleketlerinde yaşıyormuş  ve bir çocuk evlat edinmek istiyorlarmış.

 Küçük bir kızken harika saçlarım vardı.

 Birisi “Ne kadar yazık, bu kadar güzel saç bir işçi kızında” demişti.

 Sevgilimin annesi sınıf farklılığımız yüzünden  evlenmemize izin vermedi.

 Oğlu İspanyol gribi yüzünden öldü.

 Böylece onu da yitirdi.

 Aimée! – Çıkar şunu.

 – Niye?

 İnsanların gözlerini görmek istiyorum.

 Engellerden nefret ederim.

 Kilisenin sütunları berbat.

 Kilise mihrabını göremiyorsun.

 Hem karanlık çok kötü.

 İhtiyacımız olan şey daha geniş, güneş ışığı alan, daha modern kiliseler.

 Dini gökdelenler.

 Hayır, ama camdan bir kilise güzel olmaz mıydı?

 Birisi burayı pansiyon sanıyor.

 Bunu bilardo masasının üzerine ser.

 O kimdi?

 Tanımıyorum.

 Vichyism’in hakkında Morin ne diyor?

 İdam mangasından önce gitmeyi başarırsam bana yardım edecek.

 Saçına ne yaptın?

 Boyamaya devam edersem, günahlarımın bağışlanmamasıyla tehdit etti beni.

 Tam olarak kaç para olduğunu biliyor.

 Tövbekâr bir kuaför olmalı.

 Bana komünist kadınların sadeliğini örnek almamı söyledi.

 “Komünist kadın” derken seni kastettiğini hemen anladım.

 Onu adamakıllı Sovyetleştirdin.

 Harika iş çıkardın.

 Hayır beni komünistleştiren o.

 Ona annemin genç komünistlerin  olgunlaşmadan görevlendirildikleri için eleştirdiğini söyledim.

 O da dedi ki; “Haklılar. Sorumluluk olgunluk getirir.”

 Plantain kız kardeşlerin evi bir çayırın yanındaydı.

 Alman askerleri her sabah orada eğitim çalışmaları yaparlardı.

 İyileştin mi?

 Seni çok uzun zamandır sevdim.

 Seni her zaman hatırlayacağım.

 Hep burada kalacak mısın?

 Görev yerimiz değiştirildi.

 Rusya’ya gidiyoruz.

 Keşke sonsuza kadar burada kalabilsen.

 Çok sorun yaratmıyor, değil mi?

 Hayır, tatlı minik bir kız o.

 Ve çok zeki.

 Okulda çok mu çalışıyorsun?

 Öğretmenimiz öldü  ama sorun değil.

 Yeni bir öğretmen gönderdiler.

 Öldüğünde  mezarının üzerine ne koyayım?

 Pahalı çiçekler olmaz.

 Çocuklarımı büyütmek için paraya ihtiyacım olacak.

 Ne bu?

 Bu bileziği kim verdi?

 Arkadaşım Günther verdi.

 Arkadaşın Günther mi?

 Çok iyi bir Alman.

 Onu seviyorum.

 Yaz geldi.

 Almanlar saat 8’den sonra sokağa çıkma yasağı ilan etti.

 Kitapları geri vermek için Morin’i ziyaret edemedim.

 Şansımı denedim ve bir Cumartesi sabahı uğradım.

 Peder bu gece takdis töreninde kutsanmış ekmek olacak mı?

 Anahtarları al.

 Yukarıda görüşürüz.

 Başka birinin önünde bile garip davranması beni şaşırtmıştı.

 İnsanların ne diyeceğine aldırmayan birini görmemiştim daha önce.

 Bunu senin için sakladım.

 Başkalarından hediye kabul etmiyor musun?

 Ediyorum.

 Zamanını sadaka olarak kabul ediyorum.

 Sadaka mı?

 Doğru, sana zamanımı ayırarak sadaka veriyorum.

 Şimdi şu armudu ye.

 Hayır, teşekkür ederim Peder.

 Bu gurur.

 Burjuvayı sevmiyorsun ama sen çok daha burjuvasın.

 Canın çekmiyor mu?

 Al öyleyse.

 Hayır, teşekkür ederim Peder.

 Peki, onu daha az aptal olan birine veririm.

 İnsan hayatı basite almalı.

 Sen basit misin?

 Bilemiyorum.

 Öyle bir izlenim mi veriyorum?

 Beni hiç etkilemiyorsun.

 Ya sen Peder, sen basit biri misin?

 Evet, öyleyim.

 – Benim hakkımda ne düşünüyorsun?

 – Hiçbir şey.

 Hiçbir şey mi?

 Bu mümkün değil.

 Senin hakkına bir yargıya varmazsam, kimse sana verdiğim değeri soramaz bana.

 Ama burada karşında duruyorum  benim hakkımda ne düşünüyorsun?

 Seni bir embriyo olarak düşünüyorum.

 Beni gururlu olmakla suçluyorsun.

 Niçin, gurur kötü bir şey mi?

 Kendine olan saygının yetersizliği.

 Tam tersine.

 Muhteşem bir kendine saygının işareti.

 Buna kendini kandırmak denir.

 Kendini kandırmak mı?

 Nasıl?

 Kendini olduğundan daha fazla önemli görüyorsun.

 Angelus çaldı.

 Millet’in köleleri gibi dua etmeliydi  ya da kilisenin çağrısını duymazdan gelmek zorundaydı.

 Yetersiz ya da gülünç olabilirdi.

 Angelus’u biliyor musun?

 “Melek Meryem’e İsa’nın annesi olacağını duyurdu.

 Kutsal Ruh tarafından hamile kaldı.

 Ve kelimeler ete büründü  ve aramızda yaşadı.

 Bizim için dua et, Kutsal Meryem.”

 Hem bu kadar akıllı olmasaydın, cevap verirdin.

 “İsa’nın sözlerini layıkıyla yerine getirebiliriz.”

 Ayak tırnaklarını boyamalısın.

 Bir kocaya ihtiyacın var.

 Dert etme.

 Tırnaklarımı bir çubukla yapıyorum.

 – Kendini inciteceksin.

 – Kırılgan değilim.

 Konuşmalarımızda boşluklar olduğu zaman  Kutsal Ruh’un sana bir şeyleri hatırlatmasını mı bekliyorsun?

 Zavallı Saksağanım.

 Cır cır ötmeyi seviyorsun.

 Soruma cevap vermiyorsun.

 Sessiz kaldığında Kutsal Ruh’dan sana yardım etmesini mi istiyorsun?

 Çocukken anlamsızca konuştuğumda “Git, saman balyalarına konuş” derlerdi.

 Sana karşı niye bu kadar kötüyüm?

 Böyle birisin işte.

 Geçecek.

 Ben gidiyorum.

 Bugün hiç kitap almıyor musun?

 Darılmaca yok.

 Ne oldu Sabine?

 Annem kardeşimin Gestapo tarafından tutuklandığını yazmış.

 Mektubu Drancy’den yollamış.

 Almanya’ya gönderildiğini yazmış.

 Mektubunu “Çok Yaşa Fransa” yazarak bitirmiş.

 Bir daha ondan kimse haber almadı.

 Sabine her zamanki gibi ofisi yönetti.

 Suratı bir deri bir kemik kaldı.

 Neredeyse tüm güzelliğini kaybetti.

 Bunu üç nüsha olarak yaz ve müdüre imzalat.

 Birkaç hafta içinde çok daha yaşlı görünmeye başladı.

 İçeri buyurun Madam.

 Nerede kalmıştık  Bayan Kilise Serçesi?

 Hıristiyanlıkla ilgili karşı geldiğim şey  kişisel çıkarların söz konusu olması sanırım.

 Bunu kendiliğinden yaparsın, yoksa cennete gitmek için yapmamalısın.

 Bir tohum ektiğin zaman onun büyümesini istemez misin?

 Cennette bu tane filizlenir.

 Tanrımızın bahsettiği hardal tohumunu hatırlıyor musun?

 Senin Tanrının.

 Benim olduğu kadar, senin de Tanrın.

 İnkar edersem olmaz.

 Dünyanın döndüğünü kabul etmeyebilirsin, ancak pek bir şey değişmez.

 Her zamankinden daha mutsuzum.

 Seninle bu konuları konuşmaya başladığımdan beri.

 Bana ödünç verdiğin kitapları okuyamıyorum.

 Beni çok üzdükleri için.

 Beni tüketiyorlar.

 İşkence gördüm, takip edildim, zulme uğradım.

 Buraya artık gelmemem gerektiğini hissediyorum.

 Lakin gelmeden edemiyorum.

 Biz buna takdir-i ilahi diyoruz.

 Geceleri düşünüyordum Tanrı inancı kâinatta talebi karşılayan bir basamağı kurmak gibi.

 Morin’le tartışmalarımız rahatsız edici.

 Bir boğa gibi saldırıyorum ama hedefime ulaşmadan yok oluyor sanki.

 Çarpmanın hızıyla savruluyorum.

 Düşüyorum, nereye düştüğümü bilmeden.

 Sonunda kayboluyorum, bir düşmanım olmadığı için.

 Morin bana kusursuz biri gibi görünüyor.

 Çatı katımın bir kısmı molozla darmadağın bir halde.

 Yortu Pazartesi boyunca orayı temizlemeye karar verdim.

 O faciada böyle olmuştu.

 Peder Sana söylemem gereken bir şey var.

 Artık yokum.

 Yok musun?

 Mezhep değiştiriyorum.

 Bana ne yapmam gerektiğini söyle.

 Ne oldu sana?

 Hiçbir şey.

 Tekrar, ya da yeniden, Katolik Kilisesine katılacağım.

 Neden?

 Köşeye sıkıştım.

 Pes ediyorum.

 Çok mu yoruldun yoksa yetersiz mi besleniyorsun?

 Yorgun değilim ve patateslerimizi de aldık.

 Niye din değiştirmek istiyorsun?

 İstemiyorum.

 Sadece yapmak zorundayım.

 Dinini değiştirmek senin için ne ifade ediyor?

 İsa’nın emirlerine uymanın başlangıcı.

 Hangi emirlerine?

 Her zaman fakir olmak.

 Başkalarını sevmeye başlamak.

 Onlar için elimden geleni yapmak.

 Fedakârlık etmeye çabalamak.

 Tanrıya dua etmek.

 Dini törenlere katılmak.

 Kiliseye katılmak.

 Böyle önemli bir karar vermeden önce iyi düşün.

 Bu bir karar değil.

 Başka seçeneğim yok.

 Seçeneğin olmadığını farz et.

 Son zamanlarda biraz gergin ve heyecanlıydın.

 Çatı katında tek başıma oldukça sakindim.

 Orada ne oldu?

 Hiçbir şey olmadı.

 Aksine, her şey sona erdi.

 Ne demek istiyorsun?

 Sanki bir cephaneliğin patlaması gibi.

 Çok çılgın bir kızsın.

 İnan bana, din değiştiriyorsam, bu benim isteğim dışında.

 Kesinlikle ruhun ele geçirilmiş.

 İçindeki kötü ruhları kovmak zorundayım.

 Peder Bir Hıristiyan olabilmem için elbette elinden gelen her şeyi yaptın.

 Şimdi sanki tanrıya inanmamamı istiyormuşsun gibi geliyor bana.

 Neden yapasın ki?

 Çünkü söylediği şeylerin yanlış olduğundan emin değilim.

 Varlığını zehirlersin.

 – Hayatını mahvedersin.

 – Bu doğru.

 Beni test etmek için söylüyorsun bunları.

 Biliyorum daha kötü bir şey asla başıma gelmedi ve gelemez.

 Protestan olmayı hiç düşünmedin mi?

 Çoğunluğu iyi insanlardır.

 Neden benimle dalga geçiyorsun, Peder?

 Geçmiyorum.

 Gerçeği söylüyorum.

 Peki, ne yapacaksın?

 Mezhebe katılmadan önce günah çıkarmalıyım.

 Kendi Kiliseme mi gitmem gerekiyor?

 St. Bernard’a gelebilirsin.

 Sen mi olacaksın?

 Evet, birbirimizi tanıdığımıza göre.

 Günah çıkarmalar Pazartesi, Çarşamba, Cuma ve Cumartesi  saat 5:30’dan 7:30 veya 8:00’e kadar.

 Veya sabahları kilise ayininden önce.

 Yarın akşam gelirim.

 Eğer istersen.

 İstemezsen, fark etmez.

 Şimdi her şeyi anlıyorum.

 – İyi akşamlar.

 – Hayır, değil.

 – Neden böyle korkuya boyun eğiyorsun?

 – Kibir yüzünden.

 Geçecek, göreceksin.

 Bir şey olmayacak.

 Benden sonra tekrar et.

 “Tanrım, sana karşı günah işlediğimi biliyorum.

 Acizane olarak itiraf ediyorum ki  günahlarımın kefaretini çekmeye razıyım.

 Gerçekten tüm kalbimle pişmanım, vicdanımı hafiflet Tanrım.”

 “Tanrım, sana karşı günah işlediğimi biliyorum.

 Acizane olarak itiraf ediyorum ki “Günahlarımın kefaretini çekmeye razıyım.”

 Bunu tekrar etmek zorunda mıyım?

 Evet, ama acele etme.

 Acelemiz yok.

 Günahlarımın kefaretini  çekmeye razıyım.

 Tüm kalbimle pişmanım, vicdanımı hafiflet Tanrım.”

 “İyilikle dolu ruhun bana doğru yolu gösterecektir.”

 “Tanrım beni adaletinle kutsa.”

 Ellerin hâlâ masum, değil mi?

 Hayır, Peder.

 Bedenin kutsal bir tapınaktır.

 Ona büyük saygı göstermen gerekiyor.

 İnsan organizması muhteşem, değil mi?

 Evet.

 Öyleyse onu kötüye kullanmamalısın.

 Doğru yoldan ayrılmayacaksın.

 İş yerinde kibar mısın?

 Mezhep değiştirdiğim için diğerleri benden nefret ediyorlar.

 – Onları seviyor musun?

 – Sevemiyorum.

 Şayet Tanrı diye bir şey varsa O’na içten bağlıyım  çünkü o kusursuz ve her şeye kâdirdir  ama onlara göre “Her kim ‘Tanrıyı seviyorum der de  kardeşlerini sevmezse’ o bir yalancıdır.”

Bu da Aziz John.

 Başka bir sıkıntı var mı?

 – Var.

 – Sorun ne?

 Buraya ilk geldiğim zaman  alaydan olduğunu düşünerek kendime yalan söyledim.

 Kendimden saklanarak, kendimden kaçarak  aylardır rol yapıyordum.

 Bu erdemin direnişi olarak bilinir.

 – Hepsi bu mu?

 – Evet.

 Bu günahların kefareti olarak şunu söylemen yeter: “Tanrım, senin sevgin için kendim gibi komşumu da sevmeyi nasip et bana.”

  Bu cezanın hafifliği beni mahvetti.

 İlmihal öğrenmeye başlaman gerek.

 Zaten öğreniyorum.

 Nasıl yani?

 – Neden bana söylemedin?

 – Kızardın yoksa.

 – Rahibeler neden bana söylemediler?

 – Bilmiyorlar ki.

 – Ne zaman gidiyorsun?

 – Okuldan sonra.

 – Peki geç kalınca?

 – Başımın etinin yendiğini düşünüyorlar.

 Döndüğünü görmek harika.

 Bana çok acı veriyor.

 Neden?

 Kabuğu çıkmış, yara bere içinde, kirli taşlar üzerinde sürünen  canlı bir salyangoz hayal et.

 Güneş yaralarını iyileştirecek.

 Kardeşçe duygular gösterebiliyorsun.

 Nasıl işbirliği yapabilirsin?

 Fransa’nın başka çıkış yolu yok.

 Bu doğru olsa bile  Direniş’in sonu hüsran olsa bile  işbirliği hayatta kalmanın tek yolu bile olsa  bir Hristiyan olarak o yoldan gitmeye hakkın yok.

 Neden olmasın?

 Böyle büyük bir günah içinde yaşamaktansa Fransa’nın yok olması daha iyidir.

 Daha az günah olur diye işbirliğini kabul etmek  bunu büyük bir günah haline getirmez.

 Evet, getirir.

 Masumların sürgün edilmesi ve öldürülmesini kabul ediyor.

 Diğer binlercesi içinde Sabine’nin erkek kardeşi gibi.

 Bizi bağlayan her türlü direniş bir misillemedir.

 Diğer bir deyişle, bir Katolik olarak sen  kendi kızın süt alabilsin diye benim kızımın sürgün olmasına razı olur musun?

 Bir yararı olmasa bile kendimizinkini mi feda edelim?

 Sürgün edilenler senin de halkın.

 Yahudiler mi?

 Dalga mı geçiyorsun?

 Kesinlikle.

 Tanrı’mız bir Yahudi.

 Elbette İstediğim şey evlenmek.

 Çeyizimde emzirmek için önden düğmeli iç çamaşırları olacak.

 Korkunç olan şeyse  gençler sokakta peşimi hiç bırakmıyor.

 Söylesene Arlette  sana yardım edecek biriyle tanışman gerek.

 Gençlere ilgisi olan bir rahip.

 – O genç mi?

 – Evet.

 – Kaç yaşında?

 – Benim yaşımda.

 – Onu ne zaman görebiliriz?

 – Yarın.

 Yakışıklı biri.

  Madem bunu Arlette söylüyor   Morin’in gerçekten çok yakışıklı olduğuna kanaat getirdim.

  Bir an için ani bir heyecan duygusuyla günah çıkardığım   papazın vücut yapısından   zevk almanın günah olup olmadığını merak ettim.

  Ama bunun ne zararı olabilir ki?

  İncil, İsa’nın güzel yüzlü olduğunu ima eder.

  Güzellik Tanrı’nın bir lütfudur.

  Kulun Morin’i bir sanat şaheseri yaptığın için   sana şükürler olsun Tanrı’m.

  Düşünce iletişimi Arlette’i duyarlı biri olarak gösterdi.

  Morin insanı öyle bir mest ederdi ki   onunla konuşanlar ona benzemeye başladılar.

 Meseleyi aydınlatmak istiyorum.

 Cemaate nadiren katılıyorum.

 Bana neşe vermiyor.

 Bana veriyor mu sanıyorsun?

 Verebileceğinden daha fazlasını isteme.

 Yapacak ufak tefek işlerim var.

 Ben kaçayım.

 Gördün mü?

 Otel Clarmont’u havaya uçurmuşlar.

 Fark etmedin mi?

 Yolunun üzerinde değil mi?

 Evet, yolumun üzerinde.

 Sen de o enkazın önünden geçtin ve fark etmedin?

 Hayır, fark etmedim.

 Bir şey kesinlikle ters.

 Çok dalgınım.

 Ama bu kadar da olunmaz.

 Sorun nedir?

 Bu durum seni neden bu kadar rahatsız ediyor?

 Clarmont’un havaya uçurulduğunu fark etmemek günah değil ya sonuçta.

 Günah olsun ya da olmasın, asıl sorun aklının bir karış havada olması.

  Eve giderken Clarmont’un ayakta durduğu meydanın önünden geçtim.

  Daha önce görmemiş olmam beni rahatsız etti.

 Gelecek pazar Peder Morin’i göreceğim.

 Bana bir kitap ödünç verdi ve benden onu özetlememi istedi.

 Tam çıkıyorken bana: “Hoşça kal küçük kelebek” dedi.

 Ne kitabı?

 Zor ilerliyor.

 Hiçbir şey anlamıyorum.

 “İnancın İhtişamlı Riski” Asla bitiremeyeceğim.

 Bitiremezsem yanına gitmeye cesaret edemem.

 Söylesenize Peder Boşanmak üzere olan bir arkadaşım var ve sizin yardımınıza ihtiyaç duyabilir.

 Nasıl yani?

 Kendine âşık beş kişiye moral oluyor.

 İkisi milis kuvvetlerinde, biri Direniş’te  biri karaborsacı ve yakın zamanda da bir Alman.

 Direniş’e, Vichy’ye ve Almanya’ya  hizmet etmesi için bankadaki işi ona yeterince zaman bırakmıyor.

 Toplantılarına gitmemezlik edemez, üstelik altın kaçakçılığı yapıyor.

 Bu ilginç şahsiyetle tanışmak isterim.

 İyi günler, Rahip.

 Bu bahsettiğim arkadaşım, Marion Lamiral.

 İçeri geçelim.

 Küpelerinizden biri eksik.

 Telefon görüşmesi yaptıktan sonra  geri takmayı unutmuşum.

 Kaç yaşındasınız?

 Baharda 26 olacağım.

 Tahmin ettiğim gibi.

 Okulda aynı sınıftaydık.

 Peki hayatta neler yaparsınız?

 Bir sürü şey.

 Ne gibi şeyler?

 Öncelikle, boşanıyorum.

 Nedenini sorabilir miyim?

 Artık beni istemiyor.

 Makul sebepleri var.

 Babam Marion’un eşini gördü.

 – Neden?

 – Onu geri aldırtması için.

 – Peki aldıracak mı?

 – Şaka yapıyor olmalısın.

 Kibar olması yeterince şaşırtıcıydı.

 Bir şey var ki çok açık: Marion Morin’e abayı yakmış.

 Ona sahip olacağını söylüyor.

 – Bunu anlayabiliyor musun?

 – Hayır, anlayamıyorum.

 Aklıma gelmez.

 Bir rahibin Tanrı için kutsal olduğunu unutamazdım.

 Ama bu Marion için sorun değil.

 Bunda günah yok.

 O bir erkek ve onu istiyor.

 Gerçekten ona sahip olabileceğini düşünüyor mu?

 Elbette düşünüyor.

 Bu yolda hiç başarısız olmadı.

 Bir taşra rahibi olmalısın.

 Senin hizmetçin olurum.

 Bu da bir düşünce sonuçta.

 Ancak rahiplerin hizmetçileri yaşlı cadaloz olmak zorunda.

 Belki birkaç yıl sonra.

 Seninle flört etmek istiyorum.

 Asla flört edemeyeceksin.

 – Yasak olduğu için mi?

 – Hayır.

 Seni incitmek istemiyorum ama bakışların hiç hoş değil.

 Yeterince maskara sürmedim.

 Bir dahaki sefere daha çok sürerim.

 Hayal edebiliyorum.

 Zavallı kuş beyinli seni.

 Belki bir sonraki sefere kadar seni iyileştirmiş olurlar.

 Sevgili çocuğum  Tanrı seni ne kadar çok seviyor bir bilsen!

Onun en sevdikleri arasındasın.

 Cennet özellikle senin için yaratıldı.

 Özellikle senin için.

  Yüce Tanrım   Marion gibi ve Marion’la   dua edebilmeyi nasip eyle bana.

  “Altın” Marion, “Beş Âşık” Marion   günah çıkarma odasına girdi.

 Marion’u St.

 Bernard’da gördüm.

 Günah çıkarmaya gitti.

 Bundan hiçbir şey çıkmaz.

 Kendini budala yerine koyma.

 Yeni bir koruyucuyla dün kasabadan ayrıldı.

 Biraz daha acele etsen nasıl olur?

 Daha fazla yürüyemez misin?

 Geçen gece milis güçlerinin el koyduğu otelden  çan kulesinden silah sesleri geliyordu.

 Orada aileleriyle birlikte yaşıyorlar.

 Sabah 01:00’de bir çığlık koptu.

 “Tanrı aşkına, Peder!” “Hemen buraya gel!” Ağır ağır aşağıya indim.

 Çan kulesi aydınlanmıştı.

 Kiliseyi açmak zorundaydım  ve çan kulesine çıktık.

 Peki ateş edenlere ne oldu?

 Gözden kaybolmuşlardı.

 Peder  benim anlayamadığım husus  Tanrı tarafından terk edilen İsa’nın nasıl öldüğüdür.

 Neymiş o?

 Hemen ölmeden önceki dehşet verici sözleri: “Tanrım, beni neden terk ettin?

 Hiç de değil.

 Yahudi olduğundan ve Yahudi olarak öldüğünden  bir Yahudi duası olan 22. İlahi’yi okudu.

 Bak şimdi.

 “Tanrım  neden benden vaz geçtin?” “Neden bu kadar uzak ve feryadımı duymuyorsun?”

Ve Tanrı’ya şükürle sona eriyor: “Çünkü krallık Yehova’nındır  ve ulusları o yönetir.” Yehova, Yahudilerin Tanrı’sı ve Hristiyanlar.

 Doğal olarak.

 Bu Yehova, Tanrı Baba’dır.

 Sürekli hatırlamaya çalışmalıyım.

 Bir tek sen değilsin.

 İsa’nın 22. İlahi’yi seçmesi şans değildi.

 Onu seçti çünkü doğrudan onu anlatıyor.

 Ayrıca şöyle de yazıyor: “Ellerimi ve ayaklarımı deldiler.”

 “Giysilerimi aralarında paylaştılar  ve elbisem üzerine kura çektiler.”

 Tevrat, Mesih’in hayatını ona göre yaşadığı  Yahudilerin bir kitabıdır.

 Yehova dünyevi hayatı için bir insan bedeni seçti.

 Bu yüzden ona gençlik bahşedildi.

 Hayatının baharında ölmeyi seçti.

 İşte bu yüzden bu gençlik kanıyla korundu.

 Tanrı asla yaşlanmaz.

 “Babamız” duasını mırıldayan  küçük yaşlı hanımlara  ve kilisenin gelişimini kısıtlayan eski insanlara olan kızgınlığım Evet, sanırım  bu kızgınlık özellikle Hristiyanlıkla ilgiliydi.

 Dur! Geçmek kesinlikle yasak.

 Sabotaj riskini biliyor olmalısın.

 Bak, işte burada.

 Fransızca da yazıyor: “Geçmek yasak.”

 Görmedim!  Sonra atmosfer birden değişti.

 Bu küçük çocuk ne yapıyor?

 Beni yalnız bırak, lanet olası.

 Hoş değil.

 Hiç hoş değil bu.

 ŞEHİR KURTULUŞA ERENE DEK AYAKKABI YOK 

Ve bir gün şehir özgür olarak uyandı.

  Almanlar gece şehri terk etmişlerdi.

  Demir Ordu gizlice kaçtı.

 – Beni vuracakları kesin.

 – Belki değildir.

 Oturun.

 Senden çocuğunu geri almanı istemeye geldik.

 Canımızı çıkarıyor.

 Tam bir baş belası! Kasabaya gelmek zorunda değildiniz.

 Onu almaya gelecektim zaten.

 Tıraşlı kadını görmek istedik.

 Sonra da buraya geldik.

  Bisikletim çalınmıştı.

 Fransa’ya yürüyerek varmak zorunda kaldım.

 Gel hadi.

 İşte geldik.

 Çok teşekkür ederim.

 – Seninle yukarı geliyorum.

 – Sen delirdin mi?

 Hadi, girelim hadi.

 – Biliyorsun, kızım var.

 – Ne olmuş yani?

 Bir odamız var.

 Bırak bizi.

 Çantamı bana geri ver.

 Sana yukarıda veririm.

 İçinde kızımın eşyaları var.

 Başka giyecek bir şeyi yok.

 Lütfen, geri ver onu.

 Hadi bebeğim.

 Sana yukarıda veririm dedim.

 Neden anlamak istemiyorsun?

 Zamanını boşa harcıyorsun.

 Lütfen eşyalarını ona geri ver.

 Ona yeni kıyafet alacak param yok.

 Hadisene, kes artık şunu.

 Ona eşyalarını geri ver.

  Kendimi acındırabilmek için   ağlamaya çalıştım.

 Uzatma artık dostum.

 Ver şuna eşyalarını.

 Hadi, bebeğim.

 Akıllı ol biraz.

 Seni öldürmek mi istiyor?

 Tamam, o halde yukarı çıkalım.

 İstersen onları bebeklere ver.

 Hoşça kal.

 İkiniz de.

 İyi geceler.

 Artık gelemem.

 Kızımı yalnız bırakamam.

 Yani artık seni göremeyecek miyim?

 Sana gelsem nasıl olur?

 Sakıncası var mı?

 Teşekkür ederim.

 Gün içinde ne zaman boşum bilmiyorum  ama bazı akşamlar müsaitim.

 Seni küçük şeytan! Şimdi sakinleş ve uyu.

 Jimnastik sever misin?

 Papaz okulunda çok şey öğreniyorsun.

 Boks yapmayı bile.

 Şimdi doğru yatağa.

 Üşüteceksin yoksa.

  Kızıma ne onun ne de muhtemel ziyaretinin   konusunu açabilirim.

  Fransa’nın bu şekilde tavır aldığını görmek şaşırtıcı.

 – “İsa’ya Karşı İlk Adımlar.”

 – Teşekkürler.

 – Kızım olsaydın eğer – Olmayı isterdim.

 Şuna bak.

 Ona verdiğin kitap bu mu bilmiyorum  ama artık çekilmez oldu.

 Onu azarladığımda şöyle dedi: “En ufak kusurlarımı görüyorsun ama ışığını görmüyorsun.”

 Onu cehennemle korkuttuğumda bana: “Cehennem büyükler için, çocuklar için değil.”

 dedi.

 Ona bir tokat attım.

 Çocuğuna terbiye vermekle iyi ediyorsun  ama aşırıya kaçmamaya dikkat et.

 Küçük bir çocukken hak ettiğimden fazla dayak yedim.

 İki günde bir akşam yemeği yemeden uyurdum.

 Baban neden o kadar acımasızdı?

 Baban neden o kadar katıydı?

 Babam değildi.

 Bana asla el kaldırmadı.

 O zaman kimdi?

 Annem.

 Neden seni dövdü?

 Okuldan eve geç geldiğim zamanlarda  sopayla baldırlarıma vururdu.

 Dişlerimi sıkardım.

 Ama eve geç gelmen senin suçun değildi.

 Evet, benim suçumdu.

 Eve gelene kadar kavga ederdik.

 Altı kilometreydi.

 Sırf bunun için mi seni dövüyordu?

 Dahası çok fazla yalan söylüyordum.

 Ondan korktuğun için mi?

 Kız kardeşlerini de dövüyor muydu?

 Hayır, onlar iyi huylulardı.

 Annen çok sertmiş.

 Doğru şeyi yaptığını düşünüyordu.

 Yani mutlu bir çocukluk geçirmedin mi?

 Saçma! Tabii ki mutlu bir çocukluk geçirdim.

 Suratını asma.

 Her gün dayak yemiyordum.

 Neler düşünüyorsun?

 Çocukluğunu mutlu kılan neydi?

 Ortam.

 Evde iyi hissediyordum.

 Nasıldı?

 Saat 6’da kalkar, 7’de çıkardık.

 Pazarları babam, keçilere bakarken gazetesini okurdu.

 Annem, bir sefer kiliseye giderken yabani tavşanı nasıl fark ettiğini anlatmıştı.

 Babam, “Gidip tüfeğimi alsam, ama ayine  geç kalırım” diye düşünmüş.

 Ayinden eve dönerken tavşan hala oradaymış.

 Tüfeğini almış, vurmuş ve çantasına koymuş.

 Annene gücenmedin mi?

 Tabi gücenmiştim.

 Okuldayken de halen küskün müydün?

 İçimi acıttığı sürece.

 Ondan sonra da geçti.

 Papaz okuluna girdiğinde kaç yaşındaydın?

 Ortaokula başladığımda 12’ydim.

 Neden papaz olmak istedin?

 Yaramaz bir çocukmuşsun.

 Ne olmuş?

 Ruhları kurtarmak için papaz olursun, hepsi bu.

 Bu fikir yaramazlara bile ilham verebilir.

 Annen diğer annelere göre daha katıymış.

 Ama sen diğer çocuklar gibiymişsin.

 Hayır, ben daha da beterdim.

 Bir kez bir sığırı çitten atlatacağım diye bacağını kırmıştım.

 Sahibinin attığı dayağı anlatmama gerek yok.

 İşe yaramamış.

 Halen geviş getirenleri sıçratmaya çalışıyorsun.

 Bu yüzden buradayım.

 Yine birisinin bacağını kıracaksın.

 Zıpladığı sürece fark etmez.

 Kardeşlerim  sizleri hissizleştiren soğuk mu?

 Umarım güneş ışığı sizi biraz canlandırır.

 Kiminiz tespih duasını ayin sırasında söylüyor.

 Zamanı bu değil.

 Kutsal ekmek burada, sizi hazır ve nazır  beklerken, kiminiz  ufak bir heykele dua ediyorsunuz.

 Ve son okumadan önce burayı terk ediyorsunuz.

 Siz pazar Hristiyanları Tanrı’nızı bırakmak için bu kadar mı acele ediyorsunuz?

 Peygamberimizi boğacak kadar  yakınına doluşup, başkalarının  yaklaşmasına ya da görmesine engel olan  müritlerinden olmayın.

 Eğer görünüşte Hristiyan olursanız kararsızları uzaklaştırırsınız.

 Yaklaşma arzularını yok edersiniz.

 Her biriniz  kendi başına bir havari olmalıdır.

 Ayrıca size şunu söyleyeyim: Şimdi son notaları uzatmadan, ilahimizi büyük bir hazla söyleyelim.

 Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına.

 Âmin.

 Çelişik olmasına karşın emin olduğum  iki şey var.

 Peder Morin, tanıdığım manevi olarak en etkileyici kişi.

 Ve geçen Pazar, kasıtlı yaptığına  hiç şüphem yok, papaz cüppesini  bana sürterek yürüdü.

 Nasıl hissettiğimi bir düşün.

 Fark ettim.

 Bazen böyle şeyler yapıyor.

 Azarlandığına şaşmamak lazım.

 Sence sadece bana takılmak için mi yapıyor?

 Sadece eğlenmek için mi?

 Tanrı’nın çocuklarının muhteşem özgürlüğü dedikleri bu olsa gerek.

 “Sev ve istediğini yap.”

 Ama bu beni mahvediyor.

 Bizi uyarmak için yapıyor ama tabii bu riskli.

 Hiç bir şeyden çekinmiyor.

 Geceydi.

 Affet beni Tanrım.

 Rüyalarıma göz kulak ol.

 Seni rüyalarımda bile gücendirmeme izin verme.

 İyi akşamlar.

 Elektrik kesintileri için.

 Cenaze mumu.

 – Sen ne yapıyordun?

 – Odun kesiyordum.

 Ben yaparım.

 Hayır, yapma.

 Ver şunu.

 Yoldan çekil.

 Al bakalım.

 “Baltalı Joan.”

 Hiç telin var mı?

 Protestan bir papaz olsan benimle evlenir miydin?

 Kesinlikle.

 Cidden soruyorum.

 Bilmem lazım.

 Eğer papaz olmasan beni eşin olarak alır mıydın?

 Eli, tek bir hareketle  her şeyi verir ve her şeyi alırdı.

 Onu uzun bir süre görmedim.

 Bir pazar  tepelerde gezinip aşağıdaki kırmızı ve pembe  çatılara bakıyordum.

 Gözlerimi çan kulesinden alamıyordum.

 Tam o sırada, aşağıda olduğunu düşündüm  akşam duasını  ediyor olmalıydı.

 İyi akşamlar.

 Danièle için bazı kitaplar getirdim.

 Christine, sanatoryuma ziyarete gideceğini söyledi.

 Senin için de bir tane getirdim.

 Geleneksel Dogmatizm ve Ampiryokritisizm.

 Çok ağır görünüyor.

 Anlayacağımdan şüpheliyim.

 Tabii anlarsın.

 Bende aptal olduğuna dair bir izlenim uyandırmadın.

 “Geleneksel Dogmatizm.”

 Bunu anlıyor musun?

 Evet mi?

 Güzel.

 Peki ya “Ampiryokritisizm”?

 Ampiryokritisizm, deneyciliğe dayanan  hassas bir öğretidir.

 Başka bir deyişle, bilginin kaynağı  az veya çok dikkate alınan deneyimlerdir.

 Anlıyor musun?

 Isınıyorsun.

 Bak.

 Tanrım  bir kez dileğimi gerçekleştir.

 Sadece bunu.

 Sonra kutsanmak, ebedi azap olsun.

 Gel! Artık Matmazel Sabine değilsin, çok şükür bu bitti.

 İnsanlar konuşurlarken yüzlerine bak.

 Tanrı’ya da bir insana seslendiğin gibi seslenebilirsen, bu gerçek duadır.

 Bir daha gelmeyecek misin?

 Elbette geleceğim.

 Niye gelmeyeyim?

 Tanrısal ilkeler hakkındaki tartışmalarımızı mı kaçırayım?

 Günah çıkartmalısın.

 Kimseye söyleyemem.

 Bana söyleyeceksin, ben de biliyorum zaten.

 Sana mı?

 Günah çıkartma benim için de zevksizdir.

 Ama yine de sık sık giderim.

 Sık sık gidermişsin! Sen günah işlemezsin.

 Başkalarınınkini üstleniyorsundur.

 Bazen kolaylıkla geçer.

 Bu gece geleceksin  değil mi?

 17:30’dan sonra gelmeni bekleyeceğim.

 – Kızım okuldan dönecek.

 – Onun da günahlarını dinlerim.

 Sonra görüşürüz.

 Ruhum bir genelev gibi.

 Palton üstünde kalsın.

 Günah çıkartmaya gidiyoruz.

 Günahın ne?

 Seni ilgilendirmez.

 Sen kendininkini söylersen ben de söylerim.

 Peder, bana yardım edin.

 Yardıma ihtiyacın yok.

 Seni dinliyorum.

 Neredeyse Diyeceğim Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum.

 Ölü bir dal gibi davranıyorsun.

 Ölü bir dala ne yaparlar biliyor musun?

 Ne yaparlar?

 Keserler.

 Peki ya kestikten sonra?

 Yakılırlar.

 Dinliyorum.

 Baştan çıkartmaya çalıştım Eğer sorun değilse cümleni tamamla.

 Bir rahibin yeminini bozmaya çalıştım.

 Dokuzuncu emri çiğnemeye niyetliydim.

 İşte.

 Yarın Danièle’i göreceksin.

 Ziyaretinin ona iyi geleceğini gör.

 Birbirinize iyi geleceksiniz.

 Kefaretin olarak, her gece  diz çökecek ve açıkladığım kitaptan bir sayfa okuyacaksın.

 Şimdi huzur içinde git.

 Neredeyse  huzurlu gitmiştim.

 İncil’i dünya uluslarına anlatmak için ayrılacağım.

 Veya tercihen yakın köylere.

 Ne demek istiyorsun?

 Daha küçük bir köy için St.

 Bernard’dan ayrılıyorum.

 Civardaki diğer köylerde rahip olmadığından dolayı  devriye yapacağım.

 Diğer köyde, ikimize, iki kız yardımcı olacaklar.

 Buna misyon diyorlar.

 Fransa artık bir misyon ülkesi.

 Gideceğim için heyecanlanmıyorum.

 Niçin heyecanlanmıyorsun?

 Kırsalda, ciddi konuları konuşmaya geçmeden önce  tavşan ve domuzlardan bahsetmen gerekiyor.

 İşler yolunda ilerlerken cemaat hayatını seviyorum.

 Orada, işler yolunda değil.

 Köyler politik olarak bölünmüşler.

 Diğer taraftan da  yıllardır papazlarının olmaması güzel bir şey.

 Tamamen İsevilikten uzaklaşmışlar.

 Sapmalar yok.

 Neredeyse bakir bir yer.

 Böyle bir şeyi başarmak nesiller sürer.

 Orada ne yapıyorsun?

 Arka tarafın için endişeliyim.

 Sanırım dertte.

 Ne söyleyeceğini biliyorum.

 Ne bilmek istiyorsun?

 Tanrı dünyayı yaratmadan önce ne yapıyordu?

 Hiçbir şey mi?

 Sıkılmış olmalı.

 Belki.

 Bilmiyorum.

 Dünyayı sevgiden yarattı.

 Önceden ne yaptığını niye sormuyoruz?

 Böyle şeyleri bilemeyiz.

 – Sen bile mi?

 – Başkasında daha çok değil.

 Hiç bilemeyecek miyiz?

 Ölünce öğreneceğiz.

 Öyleyse ölmek istiyorum.

 O güne dek, yatağa dön.

 Ve tekrar kalkacak olursan  gelip bizzat ben azarlayacağım seni.

 Olmayan bir dua istiyorum.

 Olmayan bir dua mı?

 Kimsenin bilmediği bir dua.

 Niye Tanrı’ya hep aynı şeyleri söylüyoruz.

 Hoş değil.

 Senin için bir tane bulalım.

 Tam olarak küçük bir kız için değilse de  yine de sana okuyayım.

 “Tanrım, bana arta kalanları ver.

 Bana kimsenin istemediklerini ver.

 Ne akli ve bedeni  huzur istemiyorum senden.

 O kadar çok istiyorlar ki, sende de kalmamış olmalı.

 Tanrım, bana arta kalanları ver.

 Seni reddedenleri ver.

 Başkalarının istemediklerini.

 Ama bana cesaret ve güç de ver.

 Bana sadece kendinde bulabildiklerini ver.”

 Mükemmellik, Tanrı’nın ironisiydi.

 Bu adamın, bu yatak odasına gelmesini arzulamıştım.

 İşte buradaydı.

 Dilediğim gibi bir yalancı suç ortağı olarak değil  samimi bir nurla  cemaatinden olan çocuğumu bir şiirle sakinleştirip uyuturken.

 Tanrım, onu benden çok sevdiğin, istediğimden çok daha  fazlasını yaptığın için minnettarım.

 Şefkatin için teşekkür ederim.

 Ofisimiz Paris’e geri dönüyordu.

 Morin’in de gitme zamanı gelmişti.

 Hoşça kal demeye geleceğini söylemesine rağmen günler geçmişti  çoktan gitmiş olabileceğinden  endişeliydim.

 Peder yarın ayrılıyor.

 Bu akşam seni görmek istedi.

 Demir alındı.

 Demek tüm varlığı buymuş.

 Çorabım kalmamış.

 Toplanmana yardım edeyim mi?

 Sağ ol ama gerek yok.

 Hepsi burada.

 Sırt çantamı toplamayı bitirmeliyim.

 Yarın sabaha.

 Piyanoyu gönderdin mi?

 Kiralıktı.

 Gelip aldılar.

 Zaten çalacak zamanım olmuyordu.

 Çok üzücü.

 Kamışta delikler açacağım.

 Ben gidiyorum.

 Her şey için sağ olun.

 Bu son akşamda bana sorun yok mu?

 Hayatım boyunca var olacaklar, en iyisi susmak.

 Şu bezle sandalyeyi sil.

 Otur.

 Bu günün teması nedir?

 Çok bir şey değil.

 Ufak bir husus.

 Jansenistler kâfirdi demiştin.

 Peki ya Kutsal Diken Mucizesi?

 Tanrı niçin kâfirler için de mucizeler yaratmasın?

 Onları daha mı az seviyor?

 Senin rehberliğinde Tanrı’yı bir Katolik gibi hayal ettim.

 Hadi ona dünyevi dilimizle evrensel  Katolik diyelim.

 Bu pek çok başka şey de olamayacağı anlamına gelmez.

 Hz. İsa ne der biliyor musun?

 “Babamın evinde kalınacak çok yer vardır.”

 Çelişkiler evinde mi?

 Belki.

 Ama çelişkiler esasında zihnimizdedir Monsenyör Mole.

 Bu sefer temelli olarak gidiyorum.

 Tekrar görüşene dek.

 Tekrar görüşene dek mi?

 Bu sadece lafın gelişi.

 Hayır, tekrar görüşeceğiz.

 Bu dünyada değil.

 Öbür dünyada.

 Tanrı seninle olsun.