107 dk

Yönetmen: Jean-Claude Lauzon

Senaryo: Jean-Claude Lauzon

Ülke: Fransa, Kanada

Tür: Komedi, Dram

Vizyon Tarihi:01 Eylül 1992   (Brezilya)

Dil: Fransızca

Çekim Yeri: İtalya

Oyuncular: Gilbert Sicotte, Maxime Collin, Ginette Reno, Julien Guiomar, Pierre Bourgault

Özet

Gecenin ortasında tek başına, küçük Léo, hatıralar, düşler ve kâbuslar sandığını açar. Diline doladığı temel mantık, ‘Hayal ediyorum, demek ki yokum’dur. İlginçlikle delilik arasında bir yerde duran ailesiyle kuşatılmış Léo, kendi hayaller girdabının hem efendisi hem de kurbanı olarak bir düşler ve takıntılar dünyasına kaçar. Düş dünyasında, güneşin ya da muzır bir Sicilyalı köylünün spermini taşıyan bir domatesin oğlu olduğundan emin, kendisine Léolo adını takar.

Filmden

Günebakan Burası, Kanada Montreal’deki, Mile-end mahallesi’nde bulunan bizim ev.

 Herkes benim Fransız Kanadası’ndan olduğumu düşünüyor.

 Düşlediğim için, ben o değilim.

 Düşlediğim için, ben o değilim.

 Sadece kendi gerçeklerine inanan bu insanlar beni Leo Lozeau diye çağırıyorlar.

 Onun babam olduğunu söylüyorlar ama onun oğlu olmadığımı biliyorum.

 Çünkü bu adam delinin biri ama ben değilim.

 Düşlediğim için, ben ben değilim.

 SİCİLYA’DA BİR YER

Benden saklandığı için gerçek babamın yüzünü hiç görmedim.

 Domateslerime ne yapıyorsun sen?

 Lanet olasıca domateslerine hayat veriyorum! Kes şunu, eşşoğlueşşek, onları mahvedeceksin! Mahvolsa ne olur?

 Nasıl olsa bunlar Amerika’ya gidiyor.

 BİRKAÇ GÜN SONRA, AMERİKA

Annemin paniğini gören doktor sperm bulaşmış bir domates tarafından gebe bırakıldığını ona söylemeye cesaret edemedi.

 Bu rüya yüzünden, artık bana Leolo Lozone denilmesini istedim.

 Hiç kimsenin İtalyan olmadığımı söylemeye hakkı yok.

 İtalya, sadece İtalyanlar’ın olmak için fazla güzel.

 Odamla Sicilya arası, 6889 kilometre.

 Odamla Bianca’nın evi arası 5,8 metre.

 Ve hâlâ benden çok uzakta.

 Bianca, aşkım Yazmak için iki kelime yeter: “Bianca, aşkım En kısa yolu seçtim.”

 LEOLO Leo! Yatağına git çabuk! Leolo! Leolo Lozone! Benim adım Leolo! Kapa çeneni, be adam! Şu lanet kapıyı kapa! Hava buz gibi! Leo, odana.

 Bir kitapta neler olduğunu hatırlamak için uğraşmam.

 Bir kitaptan tek istediğim bana cesaret ve enerji vermesi, sandığımdan daha fazla bir yaşamın olduğunu bana göstermesi ve hareket etme ihtiyacını bana hatırlatmasıdır.

 Evdeki tek kitaptı.

 Oraya nasıl geldi, hiç merak etmedim.

 Kalındı.

 Sözcükler tıkış tıkıştı sırlarını çözmek için çok fazla enerji ve konsantrasyon gerekiyordu.

 Evde yazan ya da okuyan birini hiç görmemiştim.

 Televizyon ve reklam panoları aklımı karmakarışık etmişti.

 Başlangıçta, hiçbir şey anlamadan altı çizili yerleri okudum.

 Bırakmak istediğimi hatırlıyorum çünkü hiç resim yoktu.

 “Tek gerçek hazzı yalnızlıkta buldum.”

 “Yalnızlık benim kalemdir.”

 “Orası sandalyemin, masamın, yatağımın, “ “ imbatımın ve güneşimin olduğu yerdir.”

 “Sürgündeyim.”

 “Sahte bir diyardayım.”

 DÜŞMÜŞLERİN DÜŞMÜŞÜ

“Düşlediğim için, ben ben değilim.”

 Düşlediğim için, ben ben değilim.

 Aklımdan geçen herşeyi yazmaya başladım.

 Ailem bir romanın kahramanı oldu.

 Ve sanki yabancı birileriymiş gibi onları anlatıyordum.

 Hatırlayabildiğim en eski şey ilk anılarımla içiçe geçmiş olan ışık ve kokuydu.

 Büyükannem, sağlıklı olmanın yolunun günde bir defa kaka yapmaktan geçtiğine babamı ikna etmişti.

 Ağlama, tatlım.

 Anneciğin gibi yap.

 Ikın, Leo.

 Ikın, aşkım.

 “Hatırlayabildiğim en eski şey “ “ ilk anılarımla içiçe geçmiş olan “ “ ışık ve kokuydu.”

 “Büyükannem sağlıklı olmanın yolunun “ “ günde bir defa kaka yapmaktan geçtiğine babamı ikna etmişti.”

 Böylece her cuma bu dünyanın tüm hastalıklarından kendimizi arındırmak için müshil ilacı alırdık.

 Leo! Gel, Leo, babacığına gel.

 Gel oğlum, canın hiç yanmayacak.

 Bok, bir aile saplantısı olmuştu.

 İlk hatırladıklarımdan biri de küvette bir sıçan olduğu.

 Başka bir gece, bir de hindi vardı annem onu sinemada kazanmıştı.

 Şişman ve pisti.

 Kalan tüyleri ıslaktı ve kötü kokuyordu.

 Ağlama, tatlım.

 Anneciğin gibi yap.

 Ikın.

 Ikın.

 Ikın, aşkım.

 Ağlama, tatlım.

 Anneciğin gibi yap.

 Anneciğin gibi yap.

 Ağlama, tatlım.

 Anneciğin gibi yap.

 O mısra terbiyecisiydi.

 Terbiyeci, gecelerini dünyanın çöplerini karıştırmaya harcıyordu.

 Tek ilgilendiği sadece mektuplar ve fotoğraflardı.

 Her gülüşü, her bakışı, her aşk sözcüğünü ya da ayrılığı taşıyordu sanki kendi hikayesiymişçesine.

 ” münasebetsiz “ “ heyecan verici ve aşık.”

 “Ama onu yumuşatmaya uğraşmak çok mu gerekli ki?

“ “ yarısaydam bile olsa hiçbir duvar beni engelleyemeyecek.”

 Terbiyeci, kelimelerin ve imgelerin insanların hayallerinde yeniden doğabilmesi için, mısraların küllerine karışması gerektiğine inanıyordu.

 Düşlemelisin, Leolo.

 Düşlemelisin.

 Onun, Don Kişot’un yeniden doğmuş hali olduğunu anlamam uzun zaman aldı.

 İzolasyona karşı savaşmaya ve ailemdeki kara delikten beni korumaya karar verdi.

 Düşlediğim için, ben ben değilim.

 Sadece gazeteler.

 Çöpleri bırak.

 Kırılmış, hiçbir işe yaramaz.

 Plak kırık olsa bile kapakları için albümleri sakladığımı anımsıyorum.

 Leo, sana çalışasın diye para veriyorum.

 Selam, Mo.

 Hey, Mo Hâlâ şu kurbağa kardeşlerden mi alıyorsun?

 Dinle.

 Dinle, Mo.

 İhtiyacın olan tüm gazeteyi daha iyi bir fiyata halledebilirim.

 Hayır.

 Çok ciddiyim, Mo.

 Kalanları toplayıp arabaya koy, Leo.

 Çocuk iyi çalışıyor, değil mi?

 Beni hiç dinlemiyorsun.

 Gazete, benim işim.

 Yani bana bu şekilde zarar vermeye devam edemezsin.

 Anlaştık mı?

 Lozeau Beni dinle, Lozeau.

 Başka bir yer bulman gerekecek çünkü burası benim.

 Fernand! O günden sonra korku, kardeşim Fernand’a bir yaşama nedeni verdi.

 Ufaklık, biraz daha taş koy.

 Ağır olması lazım.

 Dök içine.

 Etrafa saçılması önemli değil.

 Fernand bir daha kimseden korkmayacaktı.

 Ve kardeşim bir dağ olduğunda artık ben de korkmayacağım.

 Ve dünyanın tüm sokaklarında yürüyüp bu dünyanın sefilliğini anlatabileceğim.

 Biz önlerinden geçerken selam vermeyenler lanetlenecek.

 Kardeşimin omzuna gelecek kadar büyüdüğümde Araplarla yahudiler bile benden korkacak.

 Sabahları erken kalkarım.

 Uyanmak, rüyalar ülkesinden gerçekliğin ortasına sert bir zorunlu iniş yapmaktır.

 Her zaman Fernand ile uyurum.

 Koca bir yatakta, büyükdedemlerin yatağı bizimkilerin haşat ettiği, ve bizimse iyice benzettiğimiz, döşeğin altındaki yapışmış sakızları ellerimle kazıdığım babamın bira kokan nefesiyle annemi uyandırmaktan korktuğu zamanlardan kalma.

 “Biz önlerinden geçerken selam vermeyenler lanetlenecek.”

 “Kardeşimin omuzlarına gelecek kadar “ “ büyüdüğümde “ “ Araplarla yahudiler bile benden korkacak.”

 Ellerini yıkarsan, oturup bir parça tart yiyebilirsin.

 Endişelenmeyin.

 Nerdeyse yepyeni.

 Üstelik naylonla da kaplı.

 Büyükbabam huysuz bir adam değildi.

 Ama yine de beni öldürmeye çalıştı.

 Çocuklar, büyükbabaya su sıçratmamaya çalışın.

 Gelin de biraz patates kızartması yiyin.

 Büyükbaba! Hiç korkmadığımı ve güzel bir hazine hakkında düş gördüğümü hatırlıyorum.

 Çoktan öldüğümü bildiğim içindi belki de.

 İlk kez gördüğüm o ışıktaki beyazlığı çok iyi hatırlıyorum.

 Albert! Bırak çocuğu! Bırak onu, Albert! Onu öldüreceksin! Annemin ruhunun derinliklerinden yankılanan ürkütücü ve kocaman bir “seni seviyorum” çığlığıydı bu.

 Seni seviyorum, anne.

 Annem, fırtınalı sularda yol alan bir firkateynin gücüne sahipti.

 Albert! Bırak artık! Bu kez sevimli olmaya çalış, Leo.

 “Leolo”, anne! Leolo Lozone.

 Tabi, Antonio.

 Ama doktorla konuş, bu senin iyiliğin için.

 Bazen aynı anda hastanede kızkardeşim Nanette, kızkardeşim Rita kardeşim Fernand ve babam da olurdu.

 Sanki büyükbabamın mirası aileye patlamış ve o küçük fazlalık hücreler, kendilerini herkesin beynine yerleştirmişti.

 Günaydın.

 Bugün ilk kim konuşacak?

 Neden sen istemiyorsun, Leo?

 Çünkü benim adım Leolo Lozone.

 Bu nedenle tanımadığın bir insan hakkında konuşamazsın.

 Annesinin teşvikiyle Sicilya için şakırdı.

 Kederli sesi, güzel sayılırdı.

 O sırada, aramızdaki birkaç yaş bana aşılamazmış gibi gelirdi.

 Ve arzularımı konuşmadan yaşardım Evde nadiren biraraya gelirdik.

 Ve gerçek bir aileye benzerdik.

 Hayal kurmayı kesecek misin sen?

 Yazıp duracağına, çalışsan daha iyi edersin.

 Babam diğer pekçokları gibiydi: Kahpe hayatı ısıran bir köpek.

 Küçük, şişman, neşeli kırmızı yanaklı biriydi.

 Yüzündeki derin çizgilerin yaşının dışında anlattığı birşey yoktu.

 Günaydınla hoşçakal arasında biryer zamanın kıymığının battığı sonsuz, bakir bir ay pörtlemiş omuzlara umutsuzca yapışan bir çene ve bu çeneye dek uzanan bir alın.

 Nanette Benim güzel Nanette’im.

 Sana küs değilim.

 Ara sıra, delilikleri ahenkli hale gelirdi.

 Pazar sabahları, onları koğuşta ziyaret etmek kolaydı.

 Ama diğer zamanlar herkesi görmek için heryere gitmeniz gerekirdi.

 Ve koridorlar çok uzundu.

 Bazen bütün bir gün sürerdi.

 Leo Bebeğimi çaldılar, Leo.

 Bebeğimi çaldılar.

 O kış pazarlarımız çok güzeldi.

 Tuhaf üzücü kokmuş arkadaşsız ve ışıksız.

 Dünyanın derinliklerinde saklanan kızkardeşim, Kraliçe Rita, böcek koleksiyonumun bekçisi olmuştu.

 Rita.

 Rita.

 “Üç kez geçecek” “Sonuncusu, sonuncusu” “Üç kez geçecek” “Sonuncusu orda kalacak” Böcek kavanozunu ben saklarım.

 Oh, hayır, Rita.

 Atsineklerim olmaz.

 İşte, bunu al, ama atsineklerime dokunma.

 Leo! Bekle, baba! Sıkıştırma, baba! Sıkıştırma beni! Sonuç hoşuna gidecek! Babam, bir beyzbol koçu kadar teşvik ediciydi.

 Yaptığım kaka, sanki savaştan dönmüşüm gibi, onu gururlandırdı.

 Aşkım! Benim güzel sevgilim! Sıcak ve sevgi doluydu.

 Benim tek aşkım.

 Yağlarının içine beni bastırışı hoşuma gitti.

 Terinin kokusu beni rahatlattı.

 Bir gece, babam gizli yerimizi buldu ve kilerin kapısını demir çubukla kapadı.

 Günışığında tuzağa yakalandı yapayalnız yeri yurdu olmadan onu sakinleştirecek böcekler olmadan benim narin kızkardeşim, Kraliçe Rita, kendini akıntıya bıraktı.

 Gençken Fernand’ın okulda problemleri vardı.

 5. sınıfta şizofrenikler, psikopatlar, epileptik ikizler, travestiler ve bir albinoyla birlikte özürlüler sınıfına kondu.

 Orda bile, ardı ardına üç yıl sınavlarında başarısız oldu.

 Bayan Lozeau.

 Birgün konuk bir danışman, ondan birşeyler çizmesini istedi.

 Bir saat sonra, Fernand ona boş bir kağıt verdi.

 Karda, beyaz bir tavşan çizdiğinde ısrar ediyordu.

 Kar İki tarafında da.

 Ama burada! Göremiyor musunuz?

 Tam burada! Ama müdür bey Danışman, bayan.

 Müdür değil.

 Danışman.

 O halde okula gitmeyen 14 yaşındaki bir çocuk için bana yol gösterin.

 Üzgünüm bayan, böyle devam edemez.

 Üzgünüm.

 Hadi, eve gidiyoruz.

 Üç gün sonra, Dominion Glass’da çalışmaya başladı.

 Eşşoğlueşşek! Okula gittin ama benim gibi sıçıp, benim gibi kokuyorsun.

 Ben de 40 yaşına dek gidebilirdim.

 Tabii ihtiyar, beni 15 dolara kiralamasaydı.

 Kim olduklarını sanıyorlar?

 Geri zekalıların olduğu bir sınıfa attılar beni.

 Normal olduğumu hiç düşünmediler.

 Artık hiçkimse bana kafa tutamaz.

 Gözlerinin ortasından zımbalarım.

 Cingözlük etmeye kalkma, serseri.

 İkimiz de aynı bok çukurundan geliyoruz.

 Ve ben senden önce buradaydım.

 Yemeğinle oynama.

 Yakında bahar gelecek.

 Kuşlar sürekli kıştan yakınmakta.

 Fernand sümük dolu burnuyla horlayıp durur.

 Nefesi midemi bulandırır.

 Edep yerlerini ancak örten küçücük pijamasıyla hep fetüs pozisyonunda yatar.

 Yatarken çevre umurunda değildir sanki.

 Kasları 200 pound gelen, şirin, koca bir bebek.

 Oda ikiye bölünmüş durumda.

 Benim tarafım ve Fernand’ın tarafı.

 Onun tarafı gelişmiş kasları kadar geniş.

 Onun radyosu, benimse pikabım var.

 Fernand’ın radyosu önce gelir, çünkü kirayı o ödüyor.

 Sinirlendiğinde kasları benim müziğimi susturur.

 Bianca, aşkım.

 Benim güzel sevgilim.

 Benim biricik aşkım.

 İtalya’m.

 Hayır bu değil.

 Bunu istemiyorum.

 Bunu sevmiyorum.

 Ne istediğimi biliyorsun.

 – Sadece bir kere daha.

 – Olmaz.

 – Lütfen! – Hayır.

 Bianca Bianca hatırım için.

 Leolo! Leolo! Gel Bir gece, ışığın nereden geldiğini nihayet anladım.

 Uzun zamandır dolabın arkasından benim için şarkı söyleyen Binaca’ydı o.

 Tek yapmam gereken yazmak için vakit bulmaktı.

 Bianca, aşkım.

 Benim güzel sevgilim.

 Benim biricik aşkım.

 İtalya’m.

 “John’un bir burnu var.”

 “John’un iki kulağı var.”

 “John’un iki bacağı var.”

 “John’un on parmağı var.”

 “John’un iki kolu var.”

 “John’un iki bacağı var.”

 “John’un on parmağı var.”

 John ve Mary, İngilizce dersindeki kılavuzlarımızdı.

 Çok edepli modellerdi.

 “John’un bir ağzı var.”

 Okulda tek rahatsız olan benmişim gibi geliyordu bana John ve Tintin’in vücutlarında bulunmayan bazı detaylar için rahatsız olan tek kişiydim.

 Saat 12’de, İngilizce’de burun ne demektir öğrenmiştim.

 Ve Kongo’nun Afrika’da, eski bir Belçika kolonisi olduğunu Ama hiçkimse, bacaklarımın arasında kabaran şu uzantıdan bahsetmedi.

 John’un organlarının resminde o yoktu.

 İngilizce ya da Fransızca’da buna ne denir bilmiyordum.

 Ve uzun bir süre, bunun İngilizler’de bulunmadığına inandım.

 Casablanca.

 Başkent?

 Dakar.

 Ülke?

 Senegal.

 Lanet olsun.

 Geliyorum! Kapıyı aç yoksa Geliyorum! Dur! Bekle! Yeter artık! Geliyorum! Hemen aç! Bir dakika bekle! S*ktiğimin kapısını kıracağım şimdi! Aç şu s*ktiğimin kapısını! – Aç şunu! – Geliyorum! Orda neler oluyor?

! Hiçbir şey.

 Banyo yapıyordum.

 Su sıcaktı, haşlandım.

 Tuhaf kokular geliyor.

 Yo Pekâlâ Herneyse, ya sıç ya da çık artık.

 Pembe görmeyi bıraktım.

 Pembe pis, pembe ölü.

 Bedenimi hissetmiyorum.

 Ben artık orda değilim.

 Zevke daha da çok daldıkça Tintin’i unuttum , 1960’da Zaire olan Belçika Kongo’sunu da unuttum.

 Bu bende saplantı haline geldi.

 Fernand, sadece şınav yaparak kendini boşa yoramazdı.

 Bu yüzden sırtına oturmam için bana para verdi.

 Okumayı sevmem böyle başladı.

 İster misin?

 Hayır.

 Ölü hayvanları sevmem.

 Kardeşine bak, ne çok seviyor.

 Ayrıca içinde demir de var.

 Ne kadar güçlü.

 Bu da nesi?

 Bilmem.

 Belki de domuzun safra taşı vardır.

 Hatırladığım kadarıyla pipim ilk kez kalktığında Bianca oradaydı.

 İtalya’yı hiç görmemiş olan ve ara sıra bana bakıcılık yapan güzel Sicilyalı komşumuzun adıydı bu.

 Büyükbabam, geçinmesine katkıda bulunuyordu.

 Makasla değil aşkla yap.

 Sana hayır dedim.

 Yapmak istemiyorum.

 İşte.

 İstediğin herşeyi alabilirsin.

 Hepsi senin.

 Ama bir kere daha yap.

 Olmaz.

 Lütfen.

 Sadece bir kere.

 Bir kere daha yap.

 Hatırım için.

 Küçüklüğümde suyun altına saklanmayı severdim.

 Havuzumuzun dibi, gökyüzü mavisiydi.

 Batık bir gemi enkazında korsanların hazinesi vardı.

 İlk deniz gözlüğümü almak için, çalmaya başladım.

 Memelerin.

 Bana memelerini göster.

 Kusayım mı yoksa otuzbir mi çekeyim hiç bilemedim.

 Ya da kızdan nefret mi edeyim yoksa kıskançlıktan çatladığım büyükbabamı mı öldüreyim Bir kere daha yap.

 Hayır.

 Evet.

 Yaşlı, sarı ve kurular.

 Yıkansalar bile kokuyorlar.

 Yap.

 Piç kurusu! Domuz! Annem plastikten güzel bir çiçek verdi bize.

 Odanın içi aydınlandı sanki; çünkü bir çiçek, şekilden ziyade doğanın bir tasavvurudur.

 Toz, al kırmızının üstünü örtüp, onu gün geçtikce yumuşatıyor.

 Keşke aileden biri, taç yapraklarından birinin altına “made in Hong Kong” etiketi yapıştırılmış olan bu çiçeğin yapma olduğunu fark etse.

 Tek yapılması gereken, benim ufak bir hareketle etiketi çıkarmam ve bir yanılsamaya inanmaya başlamak.

 Ama ona dokunmak istemiyorum.

 Yaşayan ölüler mezarlığında olmak istemiyorum.

 Battaniyedeki bir delikten dışarı çıkan ayak parmaklarım hâlâ burada olduğumu hatırlatıyor bana.

 Gün be gün, farkına varmadan bir parmağımı, hergün deliğe daha fazla soktum.

 Yarın tüm ayağım olacak sonra bacağım ve yakında da bütün vücudum.

 Bu delikle kendimi boğmadan önce bu hayatı bırakmam gerektiğini hissediyorum.

 – Koridorda koşmayın.

 – Bayım?

 Siz Leolo’nun öğretmeni, Bay Deguire misiniz?

 Leon kim?

 Leo.

 Leo Lozeau.

 Oh, evet.

 Babası mısınız?

 Hayır.

 Sadece bir arkadaşıyım.

 Leolo’nun yazdıklarını okudunuz mu?

 Bir göz atsanız iyi olur.

 40 öğrencim var.

 Herbirine 1 saat fazladan ayırsam buradan hiç ayrılamam.

 Diğerleri gibi o da meslek lisesine gidecek.

 Şanslılarsa, park cezası keserler.

 Şiir, bir pistonu tamir etmeye yaramaz.

 Ama siz onun öğretmenisiniz.

 Ne okuyacağını ona söyleyebilirsiniz.

 Bu yıl Lozeau’nun sınıfını alan üçüncü öğretmenim.

 İlk ikisi dövüldü.

 Uzmanlığım Fransızca değil, lanet olası judo.

 Ve tüm yıl kalma niyetindeyim.

 Leo, yemeğe gel! “Leolo!” “Leolo Lozone!” Onun o tatlı cehaleti yüzünden Fernand’ı seviyorum.

 Düşlediğim için, ben ben değilim.

 Para kazanacağız, Leo.

 Yığınla balık yakalayacağız.

 Ve kocaman yılanbalıkları.

 – Merhaba! – Merhaba! Şu gerizekalılara bak! Şunların küstahlığına bak.

 Hey! Yaylanın! Orası bizim yerimiz! Kahretsin, çok sıkı oldu! Otobüse binip, cehennemin diplerinde seni aramak istemiyorum.

 Daha sandevicimi bile bitirmedim.

 Öyle kıçının üstüne oturup, tıkınarak geçen gemileri seyredersen sen biraz zor bisiklet alırsın.

 Yardım eder misin?

 Baksana, fiyatların uygun olsaydı, hepsini alırdım.

 Her hafta en az 25 sent kesinti yapıyorsun.

 Nerdeyse bedava isteyeceksin! Kovası üç dolar.

 Hepsi pas içinde, Fernand.

 Bu çok pahalı.

 Tüm hayatın boyunca hiç çalıştın mı sen?

 Yakaladım.

 Geri sar ve çek.

 Lanet olsun, kaybettim.

 – Sana geri sar dedim.

 – “Çek” dedin.

 – “Geri sar ve çek” dedim.

 – Önce “çek” dedin.

 Üşümemen müthiş birşey.

 Yakında bisikleti alabileceksin.

 İyi bir fiyat söyle, Fernand, 3 dolar çok fazla.

 S*ktiğimin dalışını yaparken zatürreeye yakalanabilirdi ve sen buna fazla diyorsun?

! 2 dolar.

 Ayrıca iki de yılan balığı.

 Anlaştık mı?

 Peki, kabul.

 Ben kazanacağım.

 Pekâlâ, parayı görelim.

 Şimdi benim bölgemden defol, tamam mı?

 Git! Hadisene! Bunu ödeyeceksin! Oh, olamaz! Kazanamayacaksın.

 İki hot-doguna.

 Tamam! Vay, bunlar kurbağa kardeşler değilse ne olayım!?

 Hey, Fernand! Ben Weider sana iyi davranmış, ha?

 Görünüşe göre, hâlâ çalışması için küçük Leo’ya para veriliyor.

 Bugün bizi korkutamayacaksın.

 Suratını dağıtıp, yeri öptürmesini mi istiyorsun?

 Tut şunu, Leo.

 Bunda ciddi misin?

 Burnun için vitaminlerini aldın mı?

 Oh, bu harika, Fernand.

 Dokunabilir miyim?

 Müthiş birşey görmek ister misin?

 Bi baksana! Ne kadar muhteşem! Hadi, Fernand, gel de dövüş benimle.

 Hadi, Fernand, dövüş benimle.

 Nesin sen, tavuk boku mu?

 Hadi gelsene.

 Gidelim, Leo.

 Fernand?

 Hadi, Fernand! Dövüşsene, s*ktiğimin hergelesi! Bırak şu bisikleti.

 Ama ama Fernand! Ayağa kalkma, dövüş benimle! Dövüş benimle!

O gün korkunun içimizdeki derin kuytularda yaşadığını ve bir kas dağının ya da binlerce askerin hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini anladım.

 Ailedeki tüm problemlerin sorumlusunu sonunda bulduğum derin bir umutsuzluk anında çok sevdiğim büyükbabamı öldürmeye karar verdim!

Leo, yemeğe gel! Leo?

 Albert! Leo! Leo!!! Leo!

“Cinayete teşebbüs” ün manasını biliyor musun?

 Sen asla vahşi bir çocuk olmadın.

 Ailendeki herşey için büyükbabanı suçlamaya devam edersen kendini mahvedersin.

 Annen güçlü biri.

 Çok güçlü.

 Doğanın bir gücü o.

 Asla teslim olmadı.

 Herşeye rağmen devam etti.

 Ona çok benziyorsun, Leo.

 Korktuğunun farkındayım.

 Ama benimle konuşmayı reddedersen elimden hiçbir şey gelmez.

 En ödevimi yapmak için küçük bir masanın yarısını kullanıyorum tabii eğer Fernand’ın, Dominion Glass’da kazandıklarını tekrar tekrar hesaplamak için masaya ihtiyacı yoksa.

 Yirmiyedi.

 Harcamalar.

 Sinema İki dolar.

 Alınan kızartmalar.

 Patates kızartması: On sent.

 Otobüs

Tek yapmam gereken okumak ya da yazmaktı sonra o ortaya çıkıp benim için şarkı söylerdi.

 Terbiyeci haklıydı.

 Yan yana getirilen kelimelerde bir sır vardı.

 Bianca aşkım.

 Biricik aşkım.

 Benim güzel sevgilim.

 Bianca aşkım.

 Benim güzel sevgilim.

 Biricik aşkım.

 Bir satıcı boşlukta bağırıyor.

 Bu sabah yüz sayfayı boyayacak kadar kan var.

 Ve öfkelerini bastırmak için onları satın alacak yeterince de insan.

 Tüfeğimi çekip bir arabaya ateş ediyorum.

 Namluya bakıp, babama doğru nişan alıyorum.

 Samanyolu kadar kocaman kıçına bir fişek yapıştırmak istiyorum.

 Çünkü otobüs bekliyorum ve gelecek hafta da bekliyor olacağım.

 Yine bekleyeceğim.

 Her pazar, otobüse binip lle Ste-Héléne’ye pikniğe gideriz.

Babamın arabası olmadığı için şehrin içindeki küçük kır yerimizdir orası.

 Rıhtımlarda geçip giden gemileri seyretmekten sıkılırız.

 Asla binemeyeceğimiz gemileri.

 Ve çimlerin üzerinde salatalık yeriz.

 Belki de namluyu burnuma dayayıp düşüncelerimi heryere savurmalıyım.

 Piçkuruları Köşeme çekilmeden önce havaya uçtuğumu görseler eminim şoke olurlardı.

 İçgüdülerim bana yol gösterirdi ama ben gene de onun oda numarasını sordum.

 Onun adını söylediğimde kendimi çok tuhaf hissettim çünkü o ad, benim de adımdı.

 “Üç kez geçecek” “Sonuncusu, sonuncusu” “Üç kez geçecek” “Sonuncusu orda kalacak” Rita.

 Bak, sana sineklerimi getirdim.

 Onları saklayabilirsin.

 Rita?

 Bu, kardeşimi sevmeye cesaret edebildiğim tek andı.

 O an tek düşünebildiğim harika bir film sahnesi olabileceğiydi.

 Her zaman ki gibi kendi yaşamımın seyircisiydim.

 Leo Lozeau, bir daha hastaneye canlı hayvan götürdüğünü görmeyeceğim.

 Onu sakın odanda saklama, iğrenç kokuyor! Korkak! Korkak! Korkak! korkak! Ben mi cesaret edemezmişim?

 Masaya beş dolar koyun yapacağım.

 Sizde o taş*k yok.

 Masaya beş dolar koyun, yapacağım.

 Hiçbiriniz erkek değilsiniz.

 Sen değilsin, sen değilsin.

 Hiçbiriniz değilsiniz.

 Masaya beş dolar koyun, yapacağım.

 Bu gece, G*t Godin eve geç kalacak.

 Annesi parmaklarını kontrol edecek.

 Oğlunun gizli köşelerde sigara içmesinden endişeleniyor.

 Hayır, Bayan Godin.

 Senin oğlun böyle bir halt etmez s*kini böcekler yer, seni unutmak için bulduğu her hapı yutar.

 Pazar günleri kiliseye gitmeden önce yapması için zorladığın banyo, hokey koçuna orospuluk etmesine yarar.

 Beyaz et daha iyi satar.

 Ama hayır, endişelenme, sigara içmez o.

 Onda nefes darlığı yapıyor.

 Seksi, cehalet ile korku arasında öğrendim.

 Devam et! Devam et! Ta içimizde paranın bahaneden başka birşey olmadığını ve onun gene de bunu yapacağını biliyorduk.

 İddia korkuyu bastırdığı için.

 Zavallı kedi kendini hiç savunmadı.

 Tırnakları söküldü.

 Bayan Ouimet perdelerine özen gösterirdi.

 Ne kadar şanslısın, Milou, G*t Godin, Tintin’in komşusu değildi.

 Bianca’yı sevecek cesaretim yoktu.

 Bu yüzden Regina ile takılmaya karar verdim.

 Geliyorum Çok güzel kokuyorsun Devam et.

 Daha hızlı.

 Daha hızlı.

 Bazen bütün bir gecemi onu görmeden, okumak ve düzinelerce sayfa yazmak için harcardım.

 Bianca çok zor biri olmuştu.

 Onu Regina ile aldattığımı biliyordu ve beni cezalandırmaya karar vermişti.

 Bianca! Bianca! Leo! Anne! Anne! Leo hasta! Leo! Bana bunu yapma! Sana olmaz! Sen çok güçlüsün! Ayağa kalk! Gitme! Leo! Bana bunu yapma! Leolo! Düşlediğim için, ben ben değilim.

 Çünkü düşlüyorum.

 Düşlüyorum Çünkü onlar beni güne bırakmadan önce, ben kendimi düşlerime bıraktım.

 Çünkü sevmiyorum Çünkü sevmekten korktum Artık düşlemeyeceğim.

 Artık düşlemeyeceğim.

 “Düşlediğim için, ben ben değilim.”

 “Çünkü düşlüyorum.

 Düşlüyorum.”

 “Çünkü onlar beni güne bırakmadan önce, ben kendimi “ “ düşlerime bıraktım.”

 “Çünkü sevmiyorum “ “Çünkü sevmekten korktum “ “Artık düşlemeyeceğim.”

 “Artık düşlemeyeceğim.”

 Largactili 100 mg.’a düşürün.

 Kas içi yapın.

 Artık düşlemeyeceğim.

 Artık düşlemeyeceğim.

 Artık düşlemeyeceğim.

 Artık düşlemeyeceğim.

 Yarın onu, diğer aile bireylerinin bulunduğu koğuşa koyun.

 “Sen benim kadınım “

 “Kanlı hüznüm “

“Yalnızlığın çığlığı, tek başına bıraktığı, “

“Bedenimi deliyor.”

 “Hayat yolumu şaşırdığımda “

“Geceleri hep yanımdasın,”

 “Borcumu, yüz katıyla geri ödedim sana.”

 Sen benim kadınım Kanlı hüznüm Yalnızlığın çığlığı, tek başına bıraktığın Bedenimi deliyor.

 Hayat yolumu şaşırdığımda Geceleri hep yanımdasın, Borcumu, yüz katıyla geri ödedim sana.

 Düşün kehribar rengi Bana söylediğin yalanın küllerinden Geriye kalandır.

 Beyaz huzur Sonsuzlukta bir andır Bir bıçakla hüznümü delen Siyah saçlı, hain bir öksüz Ve yalnızlığımda Tekrar tekrar doğup, bana pişmanlık bırakan Ak göğüs.

 “Ve başımı dinlendireceğim Yutan Yutulan’daki “ “ iki kelime arasında.”

 “Leolo.”

 Çeviri: Günebakan||