105 dk

Yönetmen: Michel Gondry

Senaryo: Michel Gondry

Ülke: Fransa, İtalya

Vizyon Tarihi:08 Aralık 2006  (Türkiye)

Dil:Fransızca, İngilizce, İspanyolca

Müzik:Jean-Michel Bernard

Web Sitesi:Warner Independent Pictures [us]

Bütçe: $6,000,000 / Hasılat: $4,663,809

Çekim Yeri:Chérence, Val-d’Oise, Fransa

Nam-ı Diğer: The Science of Sleep | The Science of Sleep

Oyuncular: Gael García Bernal, Charlotte Gainsbourg, Alain Chabat, Miou-Miou, Pierre Vaneck

Özet

“The Science of Sleep”, sürekli rüya görme halinde olduğu için gündelik hayatı altüst olan Stephane Miroux (Gael Garcia Bernal) adlı eksantrik bir gencin beyninin içinde gelişen eğlenceli bir romantik komedi fantezisidir.

Uyku halindeyken “Stephane TV”nin karizmatik sunucusudur. Kartondan yapılma kameralar karşısında “Uyku Bilimi” hakkında yorumlar yapar. Gerçek yaşamındaysa Paris’teki bir takvim yayıncılık şirketinde sıkıcı bir işi vardır. Aynı apartmanda karşı dairede yaşayan Stephanie (Charlotte Gainsbourg) adlı güzel kıza ilgi duyar. Stephanie ilk anda Stephane’den etkilendiği halde sonradan çocuksu tavırlarını ve gerçeklikle zayıf bağlantısını görünce kafası karışarak uzaklaşır.

Stephane’ın kaba kişilikli bir insan olan iş arkadaşı Guy (Alain Chabat), bu işin çözümünün karşıt cinste olduğu önerisinde bulunur ama Stephane onun öğütlerini dinleyemeyecek kadar bulutların üzerindedir. Stephanie’nin kalbindeki sırları uyanıkken çözmeyi başaramayan Stephane, cevaplarını rüyalarında aramaya başlamıştır.

Sınır tanımayan yaratıcılığa dayalı ödüllü filmlerin (Eternal Sunshine of the Spotless Mind), müzik videolarının ve reklam filmlerinin yaratıcısı Michel Gondry’nin senaryosunu yazıp yönettiği “The Science of Sleep”; mukavva tüpler, selofan bantlar ve sınırsız hayal gücüyle şekillenen “kes-yapıştır” harikalar ülkesine tuhaf ötesi bir yolculuğu anlatır.

Filmden

Merhaba, Televizyon Eğitimi’nin bir başka bölümüne daha hoş geldiniz.

 Bu gece size rüyaların nasıl hazırlandığını anlatacağım.

 Herkes bunun çok basit bir işlem olduğunu sanır ama aslında sanıldığından biraz daha karmaşıktır.

 Gördüğünüz gibi işin püf noktası birçok maddenin hassas bileşimidir.

 Önce içine rastgele düşünceler atıyoruz.

 Sonra biraz o güne ait, akılda kalan görüntüler ekliyoruz.

 Geçmişe ait anılarla karıştırıyoruz.

 Bu iki kişilik.

 Aşk, arkadaşlık, insan ilişkilileri gibi kavramların hepsi gün içinde duyduğunuz şarkılarla gördüğünüz şeylerle ve kişisel durumlarla harmanlanır.

 Tamam, sanırım oldu.

 İşte.

 Evet! Acele etmemiz lâzım.

 Kendimi uyandırmamak için sessiz konuşuyorum.

 Babamın yanındayım.

 Evet, babam.

 Hatırlıyorum.

 Babam da oradaydı.

 Onu tekrar sağlıklı görmek çok güzel.

 Nasıl göründüğünü az daha unutacakmışım.

 Yakışıklı mıydı acaba?

 Evet, konserdeyiz.

 Dük Ellington konseri.

 Evet, adamım Dük Ellington.

 Sonra grup çalmaya başlıyor.

 Bas, davul ve sonra hepsi birden.

 İnanılmaz bir uyumları var.

 Ve Dük sahneye giriyor.

 Işıl ışıl parlayan beyaz bir smokin içinde.

 Dük ha! Onu en son 1958 Olimpiyatları’nda izlemiştim.

 Davet ettiğin için teşekkürler.

 O da ne?

 Bu Dük Ellington değil ki! Düdük Ellington! Baba onun Dük Ellington değil de Düdük Ellington olması normal.

 Bu bir rüya.

 Ne?

 Üzgünüm baba.

 Ama sen öldün.

 Kansere yenik düştün.

 Hayır, hayır.

 Ne çok ağlamıştım.

 Gözyaşlarımın nehir olup aktığını hissedebiliyordum.

 Rüyalarda duygular abartılı hissedilir.

 Burası.

 Burada ineyim.

 Yavaş olsana! Kapıyı kıracaksın! Ne vardı?

 – Bayan Miroux – O şu an yok.

 Ama ben Kapı dayanmayacak! Benim Stephane – Stephane?

 – Evet.

 – Sen misin gerçekten?

 Döndün demek! Sana şöyle bir bakayım.

 Şu gözlere bak.

 Koca adam olmuşsun.

 Yardım edeyim.

 Anahtarların Zavallı baban Umarım artık anneni daha fazla görürüz.

 Gördüğün gibi değişen bir şey yok.

 İşte geldik.

 Hatırladın mı?

 Bu evde birinin yaşayacak olmasına sevindim.

 Mesaj var.

 Annenin gelen mektuplara bir ara bakması lazım.

 Kusura bakma seni karşılayamadım.

 Gerard bütün gece hasta yattı.

 Yarın başlayacağın işin adresi orada.

 Sabah saat 10’da Latreille Şirket’inden Bay Pouchet’le görüşeceksin.

 İyi bir firmadır.

 Marsilya caddesi, No: 30 Republique Seni görmek için sabırsızlanıyorum.

 İş ne üzerineymiş?

 – İllüstrasyon.

 – Takvimler için mi?

 Evet.

 Görmek ister misin?

 Hiç vaktim yok.

 Merdivenleri temizlemeliyim.

 Seni yalnız bırakayım.

 Hoşça kal.

 Güle güle.

 Teşekkürler.

 Döndüğüne hâlâ inanamıyorum.

 Cevap ver, ekip iki.

 Görevi tamamlayabilecek misin?

 Burada ilk günün.

 O yüzden bir taraf seçmelisin.

 İki seçeneğin var: Ya şu iki homoyu seçeceksin Zıt cinsiyetlerdeyiz, nasıl homo olabiliriz ki?

 Zihniyet meselesi.

 Benim adım Guy.

 Eski savaş gemisi satıcısı film dizgicisi ve kadın avcısı.

 Sana ipleri göstereyim.

 O kadarını ben de yaparım.

 Ben Martine.

 Şu popüler kayak gezsini düzenleyen kişiyim.

 Ben Serge, Martine’nin asistanıyım.

 Bu kayak gezisi takım ruhu için çok önemli.

 Kayak mı?

 Olmaz, üzgünüm.

 Ben, yok kaymak.

 Hayır, sağ olun.

 Peki.

 Sıkıcı ama kolaydır.

 Takvim iki bölümden oluşur.

 Alt bölüm: Aylar ve çıplak kızlar.

 – Yavaşla.

 – İşte güzel kukulu bir kızıl.

 O bölümü biz yapmıyoruz yalnız.

 Biz sıkıcı olanla ilgileniyoruz.

 Takvimi dağıtacak salak firmanın adıyla yani.

 Pekâlâ.

 Dosyayı aldığında önce açacaksın.

 Bu yazı dizgi makinesinden çıkar.

 – Dizgi makinesi mi?

 – Şu iğrenç makine işte.

 Bu yapıştırıcı.

 – Anladın mı?

 – Hayır.

 Annem demişti ki işim İspanyolca biliyor musunuz?

 Hayır, pek sayılmaz.

 İspanyolcam hiç iyi değildir.

 – Ama İngilizcem çok iyidir.

 – Güzel.

 – Birinci resimdeki ördektir.

 – Benim de iyidir.

 A, B, C, D, E, F, G Benim yeni takvimi tasarlamam gerekmiyor mu?

 Hayır, maalesef.

 Adam ressam çıktı.

 Hayatta çalışmaz.

 Annem yaratıcılığa dayalı bir iş olduğunu söylemişti.

 Ama pek yaratıcılık gerektirmiyor gibi geldi.

 Sanırım bir yanlış anlaşılma var.

 Bakabilir miyim?

 – Elbette.

 – Peki.

 Güzel.

 Evet, hiç fena değil.

 Bak ne diyeceğim.

 Resimleri büyük patrona gösterelim, tamam mı?

 Berbat! Sarayımıza hoş geldin, Stephane.

 Stephane, yabancı aksanı olan harika bir ressam.

 Size bir önerisi varmış.

 Kayak gezisine ne oldu?

 Listeye koydunuz mu?

 Bu takım ruhunu canlandırmak için çok önemli.

 Martine.

 Courchevel mi, Maribel mi gidelim?

 Anlamıyorum.

 Ona çizimlerini göster.

 Cesur ol, Stephane.

 – Hadi oradan be! – Canın cehenneme! Aslında daha tam bitmedi.

 Takvim için 12 resim yaptım.

 İyi günler bayanlar baylar, kaptanınız konuşuyor.

 6 saat 45 dakika sonra Paris Charles de Gaulle’de olacağız.

 İyi uçuşlar.

 Kemerlerinizi bağlayın.

 Eğer sorunuz varsa lütfen sormaktan .

 Pilot cümlesini artık asla bitiremeyecektir.

 800 numaralı uçuş, 17 Temmuz 1996’da gökyüzünde kayboldu.

 230 yolcu Atlas Okyanusu’na dağıldı.

 Bütün dünya şoka girdi.

 Mexico City, Eylül ayı.

 Diğer sabahlar gibi sakin bir sabahtı.

 Çok şiddetli bir deprem şehrin merkezini salladı.

 Her ay, toplumun hafızasına kazınmış ünlü bir faciayı gösteriyor.

 Uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir konsept.

 Adına felaketoloji koydum.

 – Ciddi olamazsın, Stephane.

 – Gayet ciddiyim.

 Müşterilere istedikleri espri anlayışını vermek lâzım.

 Müşterilerimin espri anlayışı yoktur.

 Felaketolojiymiş! Onlar köpek yavrusu ister, kamyon, çiçek ya da çıplaklık ister.

 O kadar.

 Hadi Guy, ona işini göster.

 Geç oluyor.

 Şu haline bak! Pampa değil burası! Hadi Stephane.

 Gidelim.

 – Tostla mı tıraş oldun?

 – “Tosla tıraş olmak” ne demek?

 Bisküviyle mi yani?

 Ne boktan aletsin be! Hayır, hayır.

 Hayır, hayır.

 Biraz mola vermem lazım.

 Serge, mola vermem lazım.

 Guy, ufacık bir mola.

 La pampa, Arjantin’de salak herif! Ya Yukatan, Palenque ve Kerala?

 Çık dışarı! Cevap ver, ekip iki Görevi tamamlayabilir misin?

 Cevap ver, ekip iki Görevi tamamlayabilir misin?

 Cevap ver, ekip iki Görevi tamamlayabilir misin?

 Cevap ver, ekip iki Görevi tamamlayabilir misin?

 Cevap ver, ekip iki Görevi tamamlayabilir misin?

 Cevap ver, ekip iki Görevi tamamlayabilir misin?

 Saat 7:30.

 Alo?

 İyi misin yavrum?

 Dün nasıl geçti?

 Yayındayken benimle dalga mı geçiyorsun?

 – Sen buna yaratıcı iş mi diyorsun?

 – Kötü mü geçti?

 İş berbat! Boktan bir iş! Bir bodrumda bütün gün kâğıt yapıştırıyorum anne.

 – Ama resimlerin – Grafik tasarımcıya ihtiyaçları yokmuş ki.

 Ama Pouchet demişti ki Hayır, doğru değilmiş işte! Geri dönmem için bana yalan söyledin.

 Bir gün daha durmam burada.

 Çok ayıp.

 Çarşamba bize gel.

 Kucaklıyorum seni tatlım.

 An Anne! Baksana ne kadar şirinsin.

 Kesilmeden dolayı özür dilerim.

 İşte, bu benim babam.

 Hay aksi! – Ne yapıyorsun?

 – Ucu diğer taraftan çıktı.

 Ranza bu duvara yapılacak.

 Hayır, başı kuzeye bakmalı.

 Feng Shui’ye göre öyle.

 Kuzey bu taraf değil mi?

 Peki kapı ne olacak?

 Girince kafanı çarparsın.

 Şu suşi saçmalıklarını boşver.

 Matkapla tehlike saçıyorsun.

 P.S.R.

 Paralel Senkronize Rastgelelik.

 Beynin nadir yönlerinden ve bugünkü konumuz.

 İki kişi aynı anda zıt yönlere doğru hareket etmektedir.

 Karşılaşınca aynı anda aynı şeyi düşünürler.

 Sonra vazgeçerler, ve yine vazgeçerler sonra yine vazgeçerler ve sonra yine.

 Temelde, matematiksel dünyada bu iki kişi sonsuz bir döngüye girmişlerdir.

 Beyin, evrendeki en karmaşık şeydir.

 Burnun tam arkasında bulunur.

 Büyüleyici! Özür dilerim.

 Kusura bakmayın.

 Sakin olun.

 Sanırım arkadaki stüdyoda tadilat yapıyorlar.

 Bekle! Sırtım! Bütün ağırlığı ben taşıyorum.

 Senin tarafın daha mı ağır?

 Evet, kalın notalar hep daha ağırdır.

 İsterseniz geçin bayım.

 Benim tarafım daha ağır.

 Tamam mı?

 Tuttun mu?

 Teşekkürler bayım.

 Mükemmel! O adam da kim?

 İyi misiniz?

 Bir yerinizi incittiniz mi?

 Şu yaptığınıza bakın! Bir de profesyonel olacaksınız! İnanmıyorum! – Şimdi acıyor mu?

 – Evet.

 Tamam, ya burası?

 Evet, biraz.

 Hayır, hiç yok Şansım pek mevcut değil.

 Ne?

 Şey Ben.

Fransızcam çok zayıf da.

 – İspanyol değilsin, değil mi?

 – Hayır.

 – Değil misin?

 – Ben Meksikalıyım.

 Ama babam Fransız’dır.

 Babam kanserden öldüğü için buraya geldim.

 Pekâlâ.

 Yaran iyi görünmüyor.

 Stephanie, kremi getirir misin?

 – Orada olması lâzım.

 – Ben alırım.

 Hastaneye mi gitsem acaba?

 Çünkü iyi görünmüyor.

 Delik için teşekkürler.

 Gıcık ev sahibim karşımda oturuyor.

 – Boşver onu! – Bu ne?

 Olamaz! – İyidir.

 – Çok komiksin! Sana iyi gelir.

 Tamam mı?

 – Güçlüdür.

 – Naneli.

 – Şimdiden işe yaradığını hissediyorum.

 – Öyle mi?

 Peki.

 İşte tamam.

 – Adın ne?

 – Stephane.

 Stephane mı?

 O da Stephanie.

 Stephane, Stephanie.

 Stephanie, Stephane.

 Kafiyeli oldu.

 Erkek arkadaşı da yok.

 Bu kadar yeter!

– Ya senin adın ne?

 – Zoe.

 Stephanie çok yetenekli bir bestecidir.

 – İşlerini dinlemelisin.

 – Saçmalama.

 O şeyi asla çalmam.

 Yetenekli güzel bir kız fark edilmeyi hak ediyordur.

 Tabii.

 Ne işle uğraşıyorsun?

 Promosyon takvim maketçisiyim.

 Yardım için sağ olun.

 En iyisi şöyle yerleştirelim.

 – İyi durumda mı?

 – Bakalım.

 Do majörü boşver.

 Mi bozulmuş.

 Do minörü deneyeceğim.

 Daha hüzünlüdür.

 Majör akorlar işe yaramaz.

 Tebrikler, harika! – Susun, elini yaralanmış.

 – Öyle mi?

 Sylvain’nın işleri böyle işte.

 Önce yardım edeyim der, sonra her şeyi size bırakır.

 Üzgünüm.

 – Gidelim.

 – Bir dahaki sefere fren kullan.

 Güle güle.

 Peki, promosyon takvim maketçisi tam olarak ne demek?

 Maketçi.

 Şey.

 Ben de bilmiyorum.

 – Çok açıklayıcı oldu.

 – Bilmiyorum.

 Ama çok sıkıcı bir iş.

 Ama peşinden koşmak istediğim tek şey mucitlik.

 – Ne icat edeceksin peki?

 – Şöyle gösterebilirim.

 Hayatı 3 boyutlu gösterebilen gözlüklerim var.

 Hayat zaten 3 boyutlu değil mi?

 Hayır Evet, ama Yani, demek istediğim.

 Denemek istemez misin?

 Mesela bu.

 Bak, bak.

 – İşe yarıyor, değil mi?

 – Evet.

 Bayağı eğlenceli.

 Pulfrich’i bilir misiniz?

 3-D efektleri icat eden adamı?

 Tek gözü varmış.

 Stereo’nun Beethoven’ı gibi adam yani.

 Siz neler yapıyorsunuz?

 Öğrenci misiniz yoksa çalışıyor musunuz?

 – Hayır biz – Yapımcıyız.

 Konserlere gider çalacak gruplar buluruz.

 Ne çalacak mesela?

 Yani müzik işindeyiz demek istiyor.

 Hangi şirket?

 Aristotle.

 Turta gibi mi?

 Hayır, filozof olan.

 Kes şunu! Hiç komik değil.

 Anlamıyor ki zaten.

 Evime gelen insanlarla dalga geçme.

 Ben gideyim.

 Ama sargı için teşekkürler.

 Piyano için de üzgünüm.

 Sylvain’ı nereden tanıyorsun?

 – Sylvain mı?

 – Evet.

 – Meksika’dan.

 – Meksika mı?

 Hiç bahsetmemişti.

 Öyle mi?

 Neden acaba?

 Hoşça kalın.

 – Eve bırakmamızı ister misin?

 – Hayır, ben giderim.

 O aptal yalanların yüzünden iki salak karı gibi görünüyoruz.

 Yapımcı olsak ne güzel olurdu.

 Konserlere beleş girer üzerine de para alırdık.

 Konserler sıkıcı olur.

 Sen beni de aştın.

 Ne?

 Düzüşmek.

 Belki evet, belki hayır.

 Belki yağmurdur, belki kar.

 Pekâlâ, bebek.

 Hadi her zamanki gibi Momo’nun barına gidelim.

 – Kaç kilosun?

 – 55.

 – Gel buraya.

 – Yine başlama, Guy.

 Adilik yapma be! Bu hafta üçüncü defadır kıçını çöp tenekesine sokuyor.

 – Hadi, içkiler benden.

 – Şu ibnelere bakın.

 – Onları beklemeyecek miyiz?

 – Hayır, hayır.

 – Elini de tut bari! – Sen de öyle bakıyorsun! Bir daha seni çöp tenekesinde bırakır giderim ona göre, sıska! – Momo’ya mı?

 – Hayır, yalnız yiyeceğim.

 Annemin beni getirmek için iş hakkında yalan söylediğine inanamıyorum.

 Kendi oğluna bunu yapmak hiç etik değil.

 Korkunç bir şey.

 Hayatımda çalıştığım en kötü iş bu.

 Senden önceki iki hafta önce intihar etti.

 Olamaz.

 Olamaz tabii.

 Şaka yapıyordum.

 İki hafta çalıştıktan sonra ayrıldı.

 Hadi ama oğlum, şu işi kabullen de biraz eğlenelim.

 Martine’i güzel buluyor musun?

 – Martine mi?

 İş yerindeki mi?

 – Hayır, Martin Scorsese.

 Tabii ki o.

 Bilmem.

 Hiç o şekilde düşünmedim.

 Peki, gelip karanlık odada sana sakso çekse nasıl olur?

 İstersen ayarlayabilirim.

 Yani tek derdi seks mi?

 Kiminle yaptığı önemli değil mi?

 Ben senin kadar yaratıcı biri değilim.

 Öldükten sonra arkamda izler bırakma ihtiyacı hissetmem ara sıra osurmak dışında.

 Affedersin.

 Kaçtı işte.

 Geçen gün o bankta yaşlı bir adam oturuyordu.

 Gülümsüyordu.

 Gerçekten mutluydu yani.

 – Ne düşünüyordu biliyor musun?

 – Torunlarını mı?

 Pek sayılmaz.

 Bilmiyorsan, kafadan sallamayacaksın.

 Hayır, pis ve edepsiz şeyler düşünüyordu.

 – Gençken kızlarla yaptıklarını.

 – Nereden biliyorsun?

 Sordun mu?

 Biliyorum çünkü o adam benim gelecekteki halimdi.

 Ve mutluydum.

 Kısaca yaşlandığımda öyle biri olmak isterim.

 Çok güzel bir arkadaşı olan bir komşum var.

 İşte sana kalmak için iyi bir neden.

 Yalnız şu komşu olayında dikkatli olmalısın.

 Sorun da o zaten.

 Komşum benden hoşlanıyor.

 Arkadaşı değil.

 – Evet.

 – Tehlike.

 Yine de hoşlandığım kişiyi elde edemeyeceğim.

 Belki iyi aşçıdır.

 – Stephane?

 Bir şey mi unuttun?

 – Merhaba.

 Hayır.

 Ben Ben sadece Elimi biliyorsun.

 Yani ben Zoe’yi mi arıyorsun?

 Burada değil.

 – Burada oturmuyor.

 – Peki.

 Baban nasıl?

 Yani elin nasıl?

 Babam mı?

 Hâlâ ölü.

 Affedersin.

 – Amma salağım.

 – Biliyorum, biliyorum.

 – Zoe’nin numarasını ister misin?

 – Hayır.

 Gerek yok.

 – O zaman ben gideyim.

 – Tamam.

 – Hoşça kal.

 – Görüşürüz.

 Çamaşırları sonra yıkarım.

 Elinin durumuna bakayım istersen.

 Olur.

 Tedbirli olmak iyidir.

 Tedbir tedaviden iyidir.

 Eldeki bir kuş çalıdaki iki kuştan daha iyidir!

Affedersin, o kadar da komik değildi.

 Bence komikti.

 Yani o kadar da değil belki ama bence komikti.

 Girsene.

 Hâlâ dağınık.

 Yatağımı yerden kazanmak için yukarı koyacağım.

 Nasıl deniyor?

 “Ranza” mı?

 Ranza, evet.

 Ranza.

 Sen mi yaptın?

 Bazılarını ben yaptım bazılarını ise satın aldım.

 Hangileri olduğunu sen bul.

 – Bunu sen yapmışsındır.

 – Hayır.

 Adı ne?

 Adı Altın Midilli.

 Onu bulduğumda çok hüzünlüydü ben de satın almak zorunda kaldım.

 – Artık benden ayrılmayacakmış.

 – Öyle mi?

 Annesi olmanı anlıyorum ama onun isteklerini de düşünmelisin.

 O da mümkün tabii.

 Ama zaten zarar görmüştü.

 İşi şansa bırakamazdım.

 Ver eline bakayım.

 Biliyor musun, ayak gibi kokmaya başladı.

 Bu iyiye işaret.

 Oynatabiliyor musun?

 Evet, biraz acıyor ama önemli değil.

 – Benim de ellerim büyüktür.

 – Öyle mi?

 O zaman penisin de büyüktür.

 Kusura bakma, biraz uygunsuz oldu sanırım.

 Sana bir numara göstereyim.

 Bu beyinsel bir tepkidir.

 Böyle yapacaksın.

 Peki.

 Çok acayip.

 Sanki kendi elim değil gibiydi.

 Bir tane de ben biliyorum.

 Parmaklarını böyle koyuyorsun.

 Sonra böyle uzak mesafeden bakınca – Arada küçük bir – Sosis varmış gibi oluyor.

 Evet, biliyorum.

 O da güzel numaradır.

 Biliyor muydun?

 Bu tekneyi kendim dokudum.

 Bunu küçük bir ormanın içine yerleştireceğim.

 Denizini arayan tekne misali Fransızcada “ana” ve “deniz” anlamlarına geliyor.

 Yani orman teknenin içinde mi olacak?

 Dâhiyane bir fikir.

 Nuh’un Gemisi’nin vejetaryen hâli gibi.

 Hayır.

 Tekne ormanın içinde duruyor, denizini arıyor.

 Ama ağaçları yapmam lazım.

 Ama teknenin içindeki orman fikri gerçekten harika.

 Belki öyle yapmak istersin.

 Olur.

 Peki.

 Öyle yapayım.

 Bence de iyi fikir.

 O zaman ben gidip babamın eski kamerasını alayım.

 Böylece içinde orman olan ve annesini arayan teknenin animasyon filmini çekebiliriz.

 Yapraklar büyür ve rüzgâr onlara vurur böylece tekne hareket eder.

 Denizi de sen yaparsın.

 Olur.

 Denizi kâğıtlarla yapabiliriz.

 Böyle zıt yönlere hareket ederler, anladın mı?

 Tamam.

 Ama daha özel bir şey bulmalıyız.

 Daha yavaş hareket eden bir şey.

 – Selofan.

 – Selofan.

 Rus animasyon filminde olduğu gibi.

 Annemde o şekerlemelerin ambalaj kâğıtlarından binlercesi vardı.

 Ayrıca o mukavvalardan.

 Evde kutular dolusu var.

 Neden ki?

 Annem hep öyle sanatsal projelerle uğraşır.

 Ama daha hiçbirini bitirmedi.

 Buna da uyuz oluyorum her şeyi yarım bırakıyor.

 – Bak, bunlar da bulutlar olsun.

 – Evet.

 Hayır, dur.

 Tekrar yap.

 Tekrar yap.

 Yanlış akor.

 Yine yanlış akor.

 Tekrar dene.

 Biliyordum! Her yapının kendi tınlama frekansı vardır.

 Tek yapman gereken doğru zamanda doğru akora basmak.

 Pekâlâ, ben kamerayı alayım, sen de ormana başla.

 Ama sen dönene kadar ben uyumuş olurum.

 Ve önce tekneyi bitirmem lâzım.

 Kamerayı bir daha geldiğinde getirirsin.

 Tamam.

 Kamerayı getirmemi istediğin zamanı söyle yeter.

 Neyse, ben gideyim.

 Ormana yarın başlarım.

 Tamam.

 Teşekkürler.

 Güle güle.

 – Pekâlâ, hoşça kal.

 – Güle güle.

 Hayır, Martine.

 Martine, yapma.

 Üzgünüm.

 Yapamam.

 Sorun sende değil, bende.

 Suçlu hissediyorum.

 Ne oldu, Stephanou?

 Bütün hayatımı kendi dairemde saklanarak geçiremem.

 – Temize çıkmam lâzım.

 – Zaten temizsin.

 Aristurta mı?

 Pekâlâ, tamam.

 Şunu yaz: Sevgili Stephanie – “Sevgili Steph ” O da kim?

 – Ben Neyse boşver.

 Fransızca yazmam lâzım zaten.

 Pekâlâ.

 Sevgili Stephanie Yda edemelydim Yda dmelydim ki Sevgili komşum .

 Evet, iyi okudun.

 Kapı komşun bayan Ayrıca piyano kazası kafamı karıştırdı.

 Ve yalan söyledim.

 Kendimi suçlu hissediyorum.

 İtiraf etmek istiyorum.

 Bu arada, Zoe’nin telefon numarası sende var mı?

 Teşekkürler, Stephane.

 Nereye gidiyorsun?

 Stephanou?

 Hayır, hayır.

 “Ayrıca piyano kazası kafamı karıştırdı.

 Bu arada Zoe’nin telefon numarası sende var mı?

” Hasiktir! Sevgili Stephanie, virgül.

 Ben senin kapı komşunum, fazla söze gerek yok.

 Mektubu da bu yüzden yazıyorum.

 Çünkü karnımda çok kötü bir ağrı hissediyorum.

 Bu ağrı şey gibi Hissettiğim şey nostalji mi yoksa banyoya gitme isteği mi bilmiyorum.

 Hayatına girmiş yeni bir yalancıyım.

 Yeni gelen ve piyanonu parçalayan biriyim.

 Bu yüzden büyük mirasını mahvetmiş bile olabilirim.

 Yeni bir başlangıç yapmak ve yeni arkadaşlığımıza beyaz bir sayfa açmak istiyorum.

 Ve şu anda kabul ettiğim gibi sen de hissettiklerimi şimdi kabul edersen.

 Hayatın karşımıza çıkardığı engelleri aştığımız andan itibaren.

 Aşılan sorunlar damla damla hayat denilen bu gölete dökülecek.

 Nokta.

 Son.

 Saat 2:37 oldu.

 Bu saatten sonra geç kalmak gelmemekle aynıdır.

 Poucht’e söylemek zorundayız.

 Değil mi Guy?

 Hatalar cezasız kalmamalı.

 Neden koltukaltım sperm gibi kokuyor.

 Çok garip.

 Sen ne düşünüyorsun?

 Ha?

 Guy bana zorla sperm koklatıyor! Affedersiniz.

 Guy Niye böyle yapıyorsun?

 Bu boktan makineyi başka kimse çalıştıramaz.

 Ya Stephane?

 Tamam.

 Kahretsin! Stephanie ile Zoe bana yalan söyledi.

 Yapımcı değillermiş.

 Hayır! Hayır! Aristotle, uydurmaymış.

 Beni salak sanıyorlar ama hayır.

 Onları bulmak için bana yardım edeceksiniz, tamam mı?

 – Martine – Evet?

 – Stephane’nın sana ihtiyacı var.

 – Tamam.

 – Onları bulmanın bir yolunu – Şimdi işine dön.

 Hayır.

 Çalışmak mı?

 Hayır, hayır.

 Bu sadece bir rüya.

 Rüyalarda çalışılmaz.

 – Hayır! Hiçbir şey gerçek değil.

 – Yaz bakalım, yaz.

 – Yaz bakalım!

– Siz sadece beynimdeki kimyasal akışın bir sonucusunuz.

 Gerçekten var olmadığımızı mı kastediyorsun?

 Akış mı?

 Baştan anlatsana.

 Kaçırdım.

 Şey, uyuyordum.

 Rüyamda kaplumbağa ile kavga eden .

 bir peygamberdevesi vardı.

 Ama kaplumbağanın gümüş bir kabuğu vardı.

 Ama kabuk, tümsek şeklindeki bir CD’ye benziyordu.

 Bir fil için kavga ediyorlardı O kadar da değil! Sonrasını anlat.

 Derken uyandım, çünkü ön kapıdan garip bir ses geldiğini duydum.

 Işığı açtım.

 İşte burası en güzel yeri.

 Piyanoyu taşırken elini kıstıran Stephane çırılçıplak holdeydi.

 Taşınmana yardım eden komşun Stephane mi?

 Evsahibemin oğlu.

 Peki Mektubu hatırla.

 Ne yazıyordu?

 Dediğim gibi, anlamsızdı.

 Şöyle yazıyordu.

 Senin komşunum, bir yalancıyım, vs.

 vs .

 Bu arada, Zoe’nun telefon numarası sende var mı?

 – Ne demek istedi acaba?

 – Ne diyecek?

 Komşu, çok güzelsin, ama aklım arkadaşında kaldı.

 Hayatta olmaz! Komşun olduğunu bildiğini niçin söylemiyorsun?

 Mektubu okuduğumu bilmiyor.

 Hemen ardından Kaptan Kanca mektubu geri aldı.

 Hatasını anladı yani.

Hasiktir! Neden adres hakkında yalan söyledi peki?

 Sen neden işin hakkında yalan söyledin?

 Ona numaranı vereyim.

 Kendin sorarsın artık.

 Benim sevgilim var, hatırladın mı?

 Git başkasını kandır.

 Bunu nasıl söylersin! Ben kandırıkçı değilim! Lafını geri al! Kavga etmeden duramıyorsanız, arkadaşlık etmeyin.

 Stephanie, sayıma devam et.

 Fikir alış verişi yapıyorduk.

 Kavga etmiyorduk.

 Arada büyük fark var.

 Bakalım.

 Miroux, Ornano, Miroux, Caulaincourt Miroux, Rue Labat.

 İşte bu! Çalıyor.

 Alsana şunu! Al hadi! Alo?

 Alo?

 Stephane Miroux mu?

 – Stephanie?

 – Evet.

 Merhaba.

 Tekneyi bitirdin mi?

 Hayır, tabii ki bitirmedim.

 Almam gereken malzemeler var.

 Fransızca konuş.

 Daha eğlenceli olur.

 Zoe ile birlikteyim de.

 Acaba dedik sen de başka optik illüzyonlar var mı?

 Optiksel illüzyonlar mı?

 Optik numaralar yani.

 Evet.

 Evet, bir tane gösterebilirim.

 Hem de güzel bir tane.

 Ne zaman?

 Şimdi, şimdi! Şimdi olur mu?

 Olur.

 Oraya ulaşmam yaklaşık 35 dakika sürer.

 Abarttı artık! Belki Yani belki 15 dakikada gelebilirim.

 – Peki, tamam.

 – Tamam mı?

 – Tamam.

 – Tamam, hoşça kal.

 – Yeşil gözlerine uyuyor.

 – Saçmalama! Yıllarca aynı pantolonu giyemezsin.

 – Komik görüneceğim.

 – Hayır! Aşağı iniyor.

 Ne salak herif ya! – Merhaba.

 – Merhaba.

 – Erken geldin.

 – Öyle oldu.

 Bunu sana getirdim.

 Temelde, bu kartlarla yaptığımız bir şey biraz zor.

 Kartlar orada.

 Kartlar yalan söylemez.

 Yani değişemez.

 Kartları alıyor ve onları açıyor ve bir kart seçiyorsun.

 Ben de uzaktan kartı gösteriyorum.

 Ama bana göndermeyi unutma, yani seçmeden önce.

 Bana gönder, kart seç, gönder, seç, gönder, seç, gönder.

 – Tamam.

 – Gönder.

 Kupa sekizli.

 Tamam.

 Evet, aldım.

 Şuradaki.

 Doğru.

 – Gördün mü?

 Gördün mü?

 – Çok şaşırtıcı.

 Başka bir tane dene.

 Maça ası.

 Maça ası, orada.

 Evet.

 Bir, iki, üç! Ne fondipti ama! Ne yapıyorsun?

 – Ne var?

 – Böyle giyinmiş ne yapıyorsun?

 Buna punk denir.

 Kim bu herif?

 – Zoe?

 – Hayır, yanlış adres.

 Yan kapıya gidin.

 – Güzel olduğunu söylemişlerdi.

 – Öyle mi?

 Bu Guy.

 Onunla çalışıyorum.

 – Birlikte çalışıyoruz.

 – Adı ne?

 – Guy.

 – Guy.

 Punkmış.

 E! Ne olmuş?

 Birilerini kandırmıyoruzdur umarım?

 Hayır, seviştik bile.

 Hep böyle mi dans eder?

 Evet.

 Her zaman.

 Öyle mi?

 Sarhoşken mi böyledir yoksa her zaman mı?

 – Sakıncası var mı?

 – Hayır, benim sorunum değil.

 Guy ile böyle yapan birinin sonunu tahmin bile edemiyorum.

 Piyanon için bu parçayı besteledim.

 Bütün gece çalabilirsin.

 Dene.

 – Adı “Sevgili Komşularım.

” – Teşekkür ederim.

 – Çok şirin.

 – Umarım beğenirsin.

 – Hey.

 – Hey.

 Ne yapıyorsun?

 Ne yapıyorsun?

 Ne mi yapıyorum?

 Kafamı karıştırıyorsun.

 Ondan mı yoksa Zoe’dan mı hoşlanıyorsun?

 Onunla sadece konuşuyorum.

 O benim komşum.

 Sadece arkadaşız.

 Karşı cinsle arkadaşlığa inanmıyor musun?

 Hayır.

 Senden hoşlanıyor, çok açık.

 Onunla oynama.

 Yani o harika biri.

 Gerçekten çok iyi biri ama bana babamı hatırlatıyor.

 – Ne?

 – Evet, öyle.

 Hey, biz gidiyoruz.

 Hoşça kalın.

 Hoşça kalın.

 Görüşürüz.

 Ormanla tekneyi unutma, tamam mı?

 Tamam, unutmam.

 – Peki.

 – Uslu bir çocuk ol.

 Peki, tamam.

 Güle güle.

 Kovuldun.

 Guy, kovuldun.

 Kovuldun.

 Duyuyor musun beni?

 Köpeksiniz siz.

 Yemek veren sahibini ısıran köpekler gibisiniz.

 Serge, bana ihanet ettin.

 Guy, bana ihanet mi ediyorsun?

 Televizyon Eğitimi bu akşam yeni bir bölümle karşınızda.

 50’sinden sonra aşk.

 Bugünkü gösterimizde çok özel iki konuğumuz var.

 Gerard ve annem.

 Gerard, sen profesyonel bir sihirbazsın.

 Yaşlı görünüyor ve banliyödeki küçük bir evde yaşıyorsun.

 Sence annem neden seni seçti?

 Ah, evet, çok komiksin.

 Hem de çok.

 – Masa örtüsü numarasını yapsana! – Bu gece olmaz.

 Devam et.

 Kahretsin! Sana demiştim.

 Hazırlanmak lazım.

 İkiye böldüğün kadın olmak istemezdim.

 – Hayal et.

 – Komik değil.

 Ama dur.

 Akşam yemeğim için teşekkürler.

 Tamam o zaman.

 Bugün niye işe gitmedin?

 – Gittim.

 – Pouchet aradı.

 Gittim anne! Bütün gün çalıştım.

 Ama rüyamda.

 Çok yorgunum.

 6 yaşından beri rüya ile gerçeği karıştırıyor.

 Yatağa girdiğinde her yere kusardı.

 Elleri kule gibiydi.

 Evler gibi anne.

 Kule değil.

 Rüyalar çok yorucudur.

 Periyotları vardır.

 Hafif uyku, derin uyku ve rüya uykusu vardır.

 Gerard, sen boktan bir gurusun.

 Anne, neden hep gurulara takılıyorsun?

 Kendin hakkındaki derin gerçeği öğreneceğini mi zannediyorsun?

 Babam bir guru değildi.

 Âşık olmalı.

 Âşık mı oldun Stephane?

 Biriyle mi tanıştın?

 Stephane?

 Stephane?

 Hayır, hayır.

 Aşk HGH’ni aşırı artırır.

 Aa, tamam HGH nedir biliyor musun?

 Hızlı Göz Hareketi.

 Gözlerin rüyadaki hareketleri takip eder.

 Diyelim ki merdivenlerden aşağı iniyorsun gözlerin de aşağı bakar.

 Sağa döndüğünde gözler de sağa döner.

 Rüyanda gözlerin yürüyor.

 Gözler.

 Uykumda gözlerimi kontrol edebiliyorum.

 Artık uyku köleliği yok.

 Bayanlar ve baylar, Ay’a yaklaşıyoruz.

 – Ne?

 – Evet, Ay’a.

 Korkunç, değil mi?

 Çok korkunç hem de.

 Yerçekimi yok.

 Deprem ve yangın! Tamam, bu kadar yeter.

 Bu kadar yeter.

 Lütfen bize geri Yani dünyanı geri ver.

 Ne yapacağımızı söyle.

 Her şeyi yapacağız.

 Sadece beni köle gibi çalıştırmayın.

 – Tamam.

 – Tamam mı?

 – Usta.

 – Tamam.

 – Barış.

 – Tamam.

 Tamam.

 – Tanrı’ya şükürler olsun!

– Tanrı’ya şükürler olsun!

– Sana ve yeni dünyana şükürler olsun.

 – Hayır, hayır, kesin şunu.

 Hayır.

 Yapmayın çocuklar.

 Şu saçmalığı kesin, tamam mı?

 Biraz ürkünç bir hal almaya başladı.

 Takvim yapmaya devam edecek miyiz?

 Sana hizmet etmek için buradayız.

 Stephanie’yi rüyalarımda görmek istiyorum.

 Biliyorum.

 “Sadece Komşunum” romanını en çok satanlardan biri yapacağım.

 – Bu kızın dikkatini çekecektir.

 – Sonra da büyük bir düğün organize edeceğiz.

 Madam Stephanie Stephane.

 Stephane Miroux, romanınız “Sadece Komşunum ve Bir Yalancıyım.” “Bu arada Zoe’nun numarası sende var mı?” gişe rekortmeni olacak.

 Yeteneklerinizin sonu var mı?

 Ressam, heykeltıraş, mimar ve yazarsınız.

 Bugün, Stephane Miroux Vakfı’nda inşaat başladı.

 Ayrıca işinize adanan bir de müze var.

 Peki, Stephane Miroux, başarının anahtarını buldunuz mu?

 Şey Sanırım insanlar yaptıklarımla empati kuruyorlar çünkü buradan geliyor.

 Stephanie’den mi bahsediyorsunuz?

 Özel hayatımdan bahsetmeyi sevmem.

 Pekâlâ, Stephane Miroux hazırlamanızı istediğimiz küçük bir sürpriz var.

 Olamaz.

 – Onun için bir şarkı.

 – Şarkı mı?

Eğer beni kurtarırsan

Sonsuza kadar dostun olurum

İzin ver de yatağına gireyim

Kışın seni sıcak tutarım

Tüm kedicikler oynuyorlar Ve çok eğleniyorlar

Keşke bana da olabilseydi

Ama beni kurtarırsan Bu ne ıstırap böyle!

Bütün arabalar çok hızlı gidiyorlar Stephane Miroux.

 Stephane Miroux.

 Stephane Miroux.

İzin ver de dünyana gireyim Git şimdi.

Seni sıcak ve neşeli tutarım

Yağmurda yaptığım bütün şeyler İşe yaramıyor çünkü kitabımın adını berbat ettiniz.

 Döndüğümde burada olsanız iyi edersiniz! Tamam, bitkin düştüm.

 Şimdi uyanacağım.

 Ne tesadüf ama.

 Seni göremeyeceğimi sanmıştım.

 Benimle evlenir misin?

 Gel.

 Sana arkadaşlarımı göstermek istiyorum.

 Arkadaşlar?

 Müsaadenizle sizlere gelecekteki karımı tanıştırayım.

 Birincisi, evliliğe inanmam.

 İkincisi, beni istemiyorsun.

 Ve üçüncüsü, aklını mı kaçırdın?

 Hayır, özür dilerim.

 Ben düşündüm de Ne düşündün?

 İçeride olduğumu zannettim.

 Burada çalışıyordum.

 Ofisimde de uyuyordum.

 Sonra buraya geldim.

 Bu kısmı çok iyi hatırlamıyorum.

 İki kişi daha vardı.

 Sonra seni gördüm Tam olarak nerede oturuyorsun?

 Ben Ben şu anda annemle birlikte kalıyorum.

 Yani sen evsahibimin oğlusun?

 Evet.

 İyi olduğundan emin misin, Stephane?

 Evet, neden?

 Öyleyse gerçekten evlenme teklif etmedin?

 Hayır.

 Seninle evlenmek mi, hayır.

 Ama Galiba senden hoşlanıyorum.

 Romantik olarak mı yani?

 Evet, sen öyle demek istiyorsan.

 Yapma, Stephane.

 Erkek arkadaş istemiyorum.

 Peki.

 Seni istemedim diye etrafımda dolanıp garip davranışlarda bulunma.

 Hayır.

 Sana karşı hislerim varsa bu benim suçum değil.

 Beni aşağılamak zorunda değilsin.

 Yapma Stephane.

 Çocuk gibi davranmayı bırak.

 Stephane?

 Bir sorun mu var?

 Bu kadar dosyanın hepsini düzenleyebilecek misin?

 “İç geçiren bir kalp arzuladığı şeye sahip değildir.

” Kesin âşık olmuş.

 Öyleyse çalışmak en iyi ilaçtır.

 Kafanı meşgul eder.

 Nasıl çalışabilirsin ki?

 Aşk çok güçlüdür.

 Konsantre olamazsın.

 Onu rahat bırakın.

 Konuşmak istemiyor.

 Dinle.

 Ona derhal söyle.

 Kalbinden geliyorsa, kız anlayacaktır.

 Belki de kız aynı duyguları beslemiyordur.

 Belki başka biriyledir.

 Kahretsin! Başka biriyle mi, Stephane?

 İkiniz de çok baskıcısınız! Stephane, iş arkadaşlarına çok baskıcı oldukları söyle.

 Ne?

 Seni anlamıyorum Guy.

 Özür dilerim, anlamıyorum.

 Seni de anlamıyorum.

 Farklı dillerde konuştuğunuzda sizleri anlayamıyorum.

 Kendimi şizometrik hissettiriyor.

 Şizo Şizo Şizofrenik.

 Aradığın kelime bu.

 – Evet.

 – İçerideki zavallılara aldırma sen.

 Sabahları geç kalmamaya çalış.

 Seninle uğraşmayacaklardır.

 Hayır, hayır.

 Filmler için NPC’ler.

 CPN, CPP’ye uyar.

 CPP.

 CPP, NPC, CP Kafam karıştı.

 Şeyi biliyor musun?

 Uçurumdaki keçiyi?

 – Uçurumdaki keçi mi?

 – Uçurumdaki keçi.

 Hayır mı?

 – Bir seks pozisyonu.

 – Senin için anlaması biraz zor ama her erkek seks manyağı değildir.

 – Öyle mi?

 – Evet.

 Her kadının romantik olması gibi mi?

 Bilmiyorum ama Çok güzel nesneler topluyorum.

 Bir çift ayakkabı.

 Gözlük.

 Telefon.

 Daktilo.

 Tahta ve keçeden yapılmışlar.

 Belirgin dikişlerle.

 Narin ve nihaî görüntüleri çok arkadaşça.

 Ve çok sessizler.

 Onları Stephanie yaptı ve ben de onları sergileyeceğim.

 Stephanie, kırmızı battaniyeyi de alabilir miyim?

 Elbette, Stephane.

 Şaka mı yapıyorsun?

 Bir de bu muhteşem battaniye var.

 Kalın, büyük beyaz dikişli kırmızı keçe.

 Vahşi hayvanlar üzerinde koşuyorlar.

 Gülümsüyor.

 Ona ulaşmak için kayanın üzerine uzanıyorum.

 Karnım, sıkışmış, ağrıyor.

 Stephanie?

 Elimi tutar mısın?

 Uyuyamıyorum.

 Elimi tutuyor.

 Uykuya dalıyorum.

 Deniz.

 Ve orman.

 İçine daha çok beyaz koymalısın.

 – Daha çok beyaz koymalısın.

 – Öyle mi?

 Hayır, biraz daha sola.

 Şu tarafa.

 – Tamam.

 – Rastgeleliği başarmak çok zordur.

 Dikkat etmezsen düzen kendini gösterir.

 Düzene ölüm.

 Hey, bu ne?

 – Şey – Annenin mi?

 Hayır.

 Sana bahsettiğim bir-saniyelik zaman makinesi.

 Bitirdim.

 Senin için.

 Denemek ister misin?

 Bir saniyeyle ne yapacaksın ki?

 Şey, bana makul geldi.

 Ve hayat çok değerlidir.

 Bunu şöyle koyuyorsun.

 – Beni duyabiliyor musun?

 – Evet.

 Duyuyor Tamam.

 Bir saniye.

 Bu geçmişe gider Bu da geleceğe, tamam mı?

 Haydi geçmişi deneyelim.

 Bu düğmeye basacaksın.

 Haydi geçmişi deneyelim.

 Haydi geçmişi deneyelim.

 Çalışıyor.

 İnanılmaz bilimsel bir buluş.

 bilimsel bir buluş.

 Evet.

 Hayır, dur.

 Biraz da geleceği deneyelim.

 Dur, dur.

 Sen ne ?

 Sadece Neden iki defa yaptın?

 Birincisi “gelecek”ti ve ikincisi ise “şimdiki zaman”.

 Belki de gelecekle ilgili farklı bakış açılarımız vardır.

 Hayır, hayır.

 Bu sadece bir makine.

 Objektiftir.

 Sadece bir makine.

 Peki, tamam.

 Bu hediyeyi kabul edip etmeyeceğimden emin değilim.

 Hem neden bir hediye hak ediyorum ki?

 Çok güzel olduğun için.

 Kapa çeneni.

 Çok şirinsin.

 Demek sadece güzel olduğumu düşünüyorsun.

 Yani güzel ve aptalım.

 – Neyse, belki de bunu almamalısın.

 – Hayır.

 O benim hediyem.

 Tamam, haydi işe dönelim o zaman.

 Okyanus kuruyor.

 – Ne ?

 – Sadece bakıyordum Sırtında şeyin var.

 – Söylemek istediğin bir şey mi var?

 – Yok.

 Odaklanma ve konsantrasyon.

 Dikkat dağınıklığı yapının önünde bir engeldir.

 Dikkat dağınıklığı yapının önünde bir engeldir.

 Dikkat dağınıklığı yapının önünde bir engeldir.

 – Baksana.

 – Ne var?

 Kayakçılar.

 Bak, bak! Donmuş bir göl.

 – Ne gölü?

 – Donmuş bir göl.

 – Garip.

 Gerçekten çok garip.

 – Stephane, bütün kalbinle konuş.

 – Evet, kibar ol.

 – Becer onu.

 Hayır, hayır.

 Acele etme.

 – Uçurumdaki keçi, hatırladın mı?

 – Ne?

 Uçurumdaki keçi ne demek?

 Çocuk masalı.

 Aptalca, boşver onları.

 Dinleme.

 Dinleme.

 Kızı arkadan tutup yatağın kenarına getiriyorsun.

 Bunu deneyeceğim.

 – Domuzlar herifler! Yapmayın! – Neredeki keçiydi?

 – Uçurumdaki.

 – Uçurumdaki keçi! Martine, uçurumdaki keçi.

 Serge.

 – İlk önce ben gideceğim.

 – Hayır.

 – Kaymasını bilmiyorum.

 – Haydi.

 – Gitmek istemiyorum.

 – Çok kolay.

 Cesur ol, yakışıklı çocuk.

 Dur.

 Hiç acımayacak.

 Tamam.

 Tamam, güzel.

 Sen lehim aletini al.

 Onu bana bırak.

 Hayır, hayır.

 Neden dairene girdiğin sahneyi yapmıyoruz?

 Midilliyi fark ettiğin anı mesela.

 – Peki.

 Tamam – Tamam mı?

 Tamam.

 Hadi, gel.

 Şurada dur.

 – Bekle.

 – Pekâlâ, tamam.

 Aslında daha yeni dairene giriyorsun ve midillinin koşabildiğini fark ediyorsun.

 Çok heyecanlanıyorsun ve Hazır?

 Ve motor! Kahretsin, Stephane, midillimi mahvetmişsin.

 – Bunu neden yaptın?

 – Kes.

 Ne yapıyorsun?

 Ne yapıyorsun?

 Ne yapıyorsun?

 Hayır, benim hakkında güzel konuşmalısın.

 Yeteneğimi ve mühendislik dehamı övmelisin.

 Elbette, yakışıklım.

 Hayır, benimle dalga geçme.

 Bu asla olmayacak.

 – Nereden biliyorsun?

 – Biliyorum işte.

 Neden bana ümit vermeye çalışıyorsun?

 Ümit mi?

 Belki de denemelisin.

 Denemek.

 Bir dahaki sefere seni gördüğümde öpeyim mi?

 – Bunu mu istiyorsun?

 – Evet.

 – Sahi mi?

 – Evet, denemelisin.

 Dışarı çıkıp seni öpmeliyim.

 Evet.

 Tamam.

 – Peki.

 – Devam et.

 Ne yapıyorsun?

 Özür dilerim.

 Özür dilerim.

 Özür dilerim.

 Beni görmemiş gibi davranabilir misin?

 – Ben de şimdi çıkmak üzereydim.

 – Çok aptalca.

 – Evime mi girdin?

 – Özür dilerim.

 – Ne arıyordun?

 – Özür dilerim.

 Çok acayipsin.

 Hayır, bu taraftan.

 – İyi geceler.

 – Anahtarlarımı unutmuşum.

 – Alo?

 – Stephane?

 İyi misin?

 Midilliye bayıldım.

 Bunu yaptığına inanamıyorum.

 Nasıl yaptın?

 Söylediklerim için özür dilerim.

 Tek kelimesi bile doğru değildi.

 Tamam mı?

 Hayır, ben acayip değilim.

 Bana öyle dedin.

 Dinle Stephane.

 Daha güçlü olmalısın.

 Ağlayan erkek bir kız için hiç de çekici değildir.

 Biliyorum, iğrencim.

 Seninle tanıştıktan sonra atıma “Altın Midilli” adını verdiğimi biliyor musun?

 – Yok canım! Doğru değil.

 Midillin, tanışmadan önce de vardı.

 Hayır, doğru.

 Sen ilk gördüğünde adını uydurdum.

 Önceden adı yoktu.

 Şimdi, bunu nasıl yaptığını bana anlat.

 “Altın” dörtnala koşuyor.

 İnanılmaz.

 Sadece kaos teorisinin bir uygulaması.

 Rasgele kontrol.

 Her ayağın bir motoru var .

ve bunlar diğer ayakların hareketine bağlı olarak ileri-geri hareket ediyor.

 Hayat gibi.

 Ama daha basite indirgenmiş versiyonu.

 Ve üremiyor.

 Kapı komşu olduğumuz için çok memnunum.

 Sen 70’li yaşlarımızdayken benimle evlenir misin?

 Kaybedecek hiç bir şeyin yok.

 Tamam.

 Bir süre daha konuşmaya devam etmenin sakıncası var mı?

 Çünkü her zaman uykumdan konuşmanın mümkün olduğunu düşünmüşümdür.

 Bir kara deliğe düşüyormuşum gibi hissediyorum.

 Kara deliğe düşen birini asla göremeyeceğini biliyorsun.

 Çünkü ufku geçen yolcunun görüntüsü aynı pozisyonda sabit kalana kadar yavaşlar.

 Öte tarafa geçtiğindeki gibi.

 Sadece daha kırmızılaşıyor.

 Yolcu spagettileri eziyor.

 Spagetti olmak istemiyorum.

 Hayır, spagetti olmayacaksın.

Spagetti olmak istemiyorum.

 Stephane?

 – Orada mısın?

 – Hayır, değilim! Değilim!

İşe yaradı! Spagetti değilim.

 Anlat bana.

 Görebildiğin her şeyi tarif et.

 Ayaklarımın altında çimenleri hissediyorum.

 Hava biraz rüzgârlı.

 Soğuk ve nemli.

 Dört bir yanımda orman var.

 Altın Midilli’yi de görebiliyorum.

 Dörtnala koşturuyor.

 Tam önümde.

 Ve su sesi duyuyorum.

 Ama göremiyorum.

 İşte burada.

 Dere.

 Su, milyonlarca küçük parça selofandan mı oluşuyor?

 Hayır, gerçek su.

 Bak.

 Zaman makinesini buldum.

 Zaman makinesi de buradaymış.

 Ve çalışıyor.

 Stephane, uyudun mu?

 – Annemi tanıyorsun, Christine.

 – Tabii ki.

 Çok utangaçtır.

 Sadece benimle Fransızca konuşur.

 Fransızca konuşamıyorum.

 Çünkü ne zaman konuşsam bıyıklarımın İspanyolca konuştuğum zamandan daha hızlı çıktığını hissediyorum.

 – Stephanie.

 İzin ver öpeyim seni.

 Sen iyi bir insansın.

 Emin misiniz Bayan Miroux?

 Hakkımda hiç kötü şey söyledi mi?

 Hayır, hiçbir şey.

 Kiracılarımı dikkatli seçerim.

 Ne düşünüyorsun?

 Çok beğendim.

 Sahi mi?

 Ben de her zaman biraz garip bulmuşumdur.

 Güzel olan da bu ya.

 – Renklerini seviyorum.

 – Sıradışı Çok da eğlenceli değilmiş! Altı ay önce bir yabancı korkunç bir aksan ve .

 aptal bir projeyle beni görmeye geldi.

 Dünya ve ben buna hazır değildik.

 Absürtlüğe doğru sıçradık.

 Yeni takvimimiz demeye utanıyorum.

 Bay Stephane Miroux’un Felaketolojisi çok büyük bir başarıdır.

 Fransızca konuş! Hayır, İngilizce.

 Bunu, bütün kazazedelere Tamam, teşekkür ederiz Bay Miroux.

 Onlar olmasaydı bu çalışma da olamazdı.

 Üzgünüm.

 Bana kızdın mı?

 Bu kız aynı zamanda kalbimi kıran tüm kadınları ifade ediyordu.

 Çok güzel ve iyi kalpli ama gitmemi istiyor.

 Çünkü beni istemiyor.

 Beni istemiyor çünkü ben adi bir uyuşturucu satıcısıyım.

 Ben de beni terk etmek istediği için uyuşturucu satıyorum.

 Polis birazdan beni götürecek.

 Hepsi benim hatam.

 Kahretsin! O benim zıddım.

 Onun yanındayken kendini güvende hissediyor.

 Ona âşık.

 Her şey istediğin gibi olacak.

 Seni sevdiğimden şüphe etmeyi bırakabilirsen.

 Beni evden ara.

 Karşı komşun.

 Açıklamak gerekecek.

 Bakın, kim kalkmış.

 Gel bir şey iç.

 Annen kendini iyi hissetmiyor.

 Rahat etmek istiyor.

 Tekrar buraya taşınacakmış.

 Buna içilir işte.

 Hadi, al! Pek başarılı olduğumuz söylenemez.

 Hiç adil değil.

 Tam da onu sevmeye başladığım anda değişmeye başladı.

 Büyük Patlama gibi.

 İlk önce çok küçüktür.

 Ama sonraki nano saniyede: Devasa ve sonsuz olur.

 Keşke onu çekici bulmadığım zamana geri dönebilseydim.

 Bana gönderecektin.

 Güzel kıçı var.

 Kapa çeneni! Yalnız olduğunu ve yardım edebileceğimi düşündüm.

 Ama hayır.

 Bana hiç ihtiyacı yok.

 Stephani’yi pek tanımam ama belki de tarzı vardır.

 İncinmek istemediğinden başkalarını incitiyor olabilir.

 İnsanları inciterek incinmeyeceğini düşünüyor ama o da inciniyor.

 Bilmiyorum.

 Onu seviyorum çünkü bazı şeyler yapıyor.

 Biliyor musun?

 Elleriyle yapıyor.

 Sanki sinapsları parmaklarıyla bütünleşmiş gibi.

 Bunun gibi.

 Bu şekilde.

 Keşke babamla konuşabilseydim.

 Babamı özlüyorum.

 Üzgünken annemle konuşamam.

Hastane personeline saldırmak çok çirkin.

 Dehşet verici! Islak tişört yarışmasındayken bile görevlerine koşarak giden çekici hemşirelerimiz için büyük moral bozukluğu.

 Salak herif! Gerizekâlı salak! – Hadi biraz kafamızı dağıtalım.

 – Televizyonla mı?

 Olayların, hayatın boyunca seni rahatsız etmesine izin veremezsin.

 Bir erkek dizginleri elinde tutmalıdır.

 Bu TV hafta sonları beynimi yıkıyor.

 Başka şeyler yapmak yerine sadece bunu izliyorum.

 Dayak mı istiyorsun?

 Özür dilerim, uyanık olduğundan emin değildim.

 Uyanık mı?

 Böyle devam edersen uyanmak neymiş görürsün.

 Tut! Ukalalık taslayana kadar bana yardım et.

 Şu tarafa! Daha çok su sıçratır.

 Bir, iki, üç! Deli misiniz?

 Orası çöplük değil! TV’ler çöp ama!

 Çöptür ama bunu yapmanıza neden yok.

 Yüzüyor!

– Yüzüyor, evet.

 – Belki balıkların hoşuna gider! – Öyle mi?

 – Evet.

 Stephane?

 Stephane.

 Bekle.

 Daha iyi misin?

 İşe gidiyorum.

 Sadece iyi olup olmadığını öğrenmek istiyorum.

 Evet, gayet iyiyim.

 Sağ ol.

 Anlıyorum.

 Artık arkadaşım olmak istemiyorsun.

 Hayır, arkadaşın olmak istemiyorum artık! Kapına çivilemek zorunda mıyım?

 Arkadaşın olmak istemiyorum.

 Hayır, sen Yapamazsın.

 Arkadaşım olmaktan vazgeçemezsin.

 – İnsanlar buna bir anda karar vermezler.

 – Evet, verirler.

 İnsanlar tartışırlar ve daha sonra da birbiriyle konuşmayı keserler.

 Öyleyse randevu filan ayarlayalım hem konuşmuş oluruz.

 – İstediğin buysa tabii.

 – Ne anlamı var ki?

 Arkadaş kalmak isteyeceksin.

 Sonra yakışıklı bir sevgilin olacak.

 O da beni bitirecek.

 Bu arada, tekne nerede?

 Diğer şeyler nerede?

 Haydi yüzleşelim.

 Hiçbir şeyi bitirmedin.

 Ranza ve diğer her şey gibi.

 Bu doğru değil.

 Bu kesinlikle doğru değil.

 Sana göstereceğim.

 Ya beni kullanıyorsun ya da Ben, ben anlamıyorum.

 Bak, işte burada.

 İşte, al.

 Zoe’nun numarası.

 Asıl istediğin buydu.

 Artık onu düzersin! “Sadece komşun ve bir yalancıyım. Bu arada Zoe’nin numarası sende var mı?” O geceki mektubu hatırlıyor musun?

 Bunu nasıl öğrendin?

 Bekle, bekle.

 Bekle, özür dilerim.

 Ağlama.

 Özür dilerim.

 Özür dilerim.

 – Guy, Guy.

 – Merhaba.

 Kırmızı ışığı görmedin mi?

 Senin işini yapıyorum.

 Özür dilerim.

 Stephanie ile aramızda şaşırtıcı bir şey oldu.

 – Kapa çeneni.

 – İnanılmaz bir şey! Saçmalamayı kes artık! Kıçını toplamaktan bıktım.

 – İşini yapıyorum, neden biliyor musun?

 – Neden?

 Çünkü neredeyse kovuluyordun uykucu dostum.

 Annen midir, her kimse artık?

 O bile kıçını kurtaramaz.

 Çünkü ofis çok can sıkıcı! Beni yalnız bırakamazsın.

 – Ama Stephanie – Bırak o aptal orospuyu! Orospu deme! Tamam mı?

 Aramızda geçenleri bilmiyorsun.

 Ne olduğunu kimse bilmiyor ama herkes bir fikir yürütüyor.

 Canları cehenneme.

 Rüyamda bir mektup yazdım ve ona hiç vermedim.

 Ama mektubu okumuş.

 Nasıl bilmiyorum ama okumuş işte.

 Ve az önce bana ezberden okudu.

 Kelimesi kelimesine.

 Mektubu biliyor.

 Neden biliyor musun?

 Çünkü sanırım beyinlerimiz inanılmaz karışık olan bu döngüyü yaratıyor.

 Beyinlerimizin iletişim kurması ya da telepati filan değil.

 Yani her adımda aynı yöne doğru yavaş yavaş ilerliyoruz.

 Buna PSR deniyor.

 Paralel Senkronize Rastgelelik.

 İnanılmaz nadir bir durumdur.

 Yapboz gibiyiz.

 – Ve birbirimize

– Stephane Onunla asla çıkmayacaksın, tamam mı?

 – Seni delirtecek, inan bana.

 – Hayır, benimle çıkmak istedi.

 20 dakika içinde Bar de I’Oreille’de.

 Gitmeliyim.

 Dakika içinde Bar de I’Oreille’de.

 Gitmeliyim.

 O da neydi?

 Makinem, zaman makinem.

 Hayır, dur! Daha yeni geldin, Pouchet seni görmedi bile.

 O yüzden gidemezsin.

 Haydi ama Guy! Yapma! Sadece bu defa.

 Tamam seni idare ederim.

 Ama onu düzmez ya da en azından öpmezsen.

 Dilinle, gerçek bir Fransız öpücüğü vermezsen.

 Bilir misin, dil öpücüğü denir.

 Seninle asla konuşmayacağım!

Hoşça kal! Güle güle.

 Devam ederse varmadan önce ayrılacak.

 – Belki geriye doğru işliyordur.

 – Takvimiyle övünüyor.

 Onu bir ayak işine gönderdim.

 Salak lezbiyenler! Yetti artık.

 İbne diye çağrılmak bir yana ama lezbiyen kabul edilemez.

 Onunla asla çıkmayacaksın, tamam mı?

 – Seni delirtecek.

 – Beni delirtecek.

 Stephanie’nin arkadaşlığına inanmayı kabul etmiyorum.

 Hatalı olması imkânsız işaretler var.

 Hatalı olması mümkün değil.

 Bakın, bakın.

 Beni dudaklarıma bir santimetreden daha az mesafeden öpüyor.

 Beni arzuladığının en belirgin işareti.

 Arkadaşça bir hoşça kal için nereyi öpmeli?

 Alnını mı?

 Hayır, kulak ile dudakların ortasını.

 Normal sayılan budur.

 Ayrıca, kafamı geri çekmesem tam dudaklarıma denk geliyordu.

 Öyleyse, neden kafanı geri çektin?

 Belki ben onu öpmeye çalıştım.

 Kimin umurunda?

 Anlatmak istediğim, hayatım boyunca bana işkence edecek olması.

 Tek kelimeyle beni umursamıyor.

 Hayır, bu doğru değil.

 Çok umursuyor.

 Varlığıma tapıyor.

 Benim için üzülüyor.

 Zavallı.

 En kötüsü de bu.

 Kesinlikle.

 Hislerim artık patoloji noktasına ulaştı ve patoloji olmadan kimseyi baştan çıkaramam.

 İğrenç patolojik hediyelerinle onu baştan çıkarabileceğine mi sanıyorsun?

 Hepsi çoktan çöpü boyladı bile.

 Barda bekleyen kimse yok.

 Stephanie hiç gelmedi.

 Sana olan ilgisini uzun süre önce kaybetti.

 – Çok geç.

 Stephanie gitti.

 – Hayır.

 Stephanie gitti.

 Gitti.

 Kararını asla değiştirmeyecek.

 Bittiğinde kızlar kararlarını asla değiştirmezler.

 Aç kapıyı.

 Orada olduğunu biliyorum.

 Aç kapıyı.

 Beni unuttun.

 Benimle oynamayı bırak.

 Bir daha asla seni görmek istemiyorum.

 Söyle.

 Söylesene! – Dinle beni.

 Söyle.

 – Kamera şuraya.

 – Söyle.

 – Tamam, her şey yolunda.

 – Olmayacak.

 Söylemelisin.

 – Tamam, bir saniye bekle.

 – Hadi, söyle.

 – Tamam.

 Mükemmel.

 Evet.

 Tamam.

 Tam şuraya.

 Tamam, şimdi kameraya bak.

 – Benimle evlenir misin?

 – Evet.

 Hâlâ acıyor mu?

 Dikkat et.

 Çok daha iyi.

 İş yerine hasta olduğunu söyleyeceğim.

 Güzel, sakin bir gün geçiririz.

 Tamam mı?

 Anne?

 Babam ayrıldığında onunla gittiğim için özür dilerim.

 Önemli değil.

 Teşekkürler.

 Havaalanına geleceğim.

 Gerek yok.

 Böyle gitmene izin veremem.

 Önemli değil, gerçekten.

 Meksika’dan seni ararım.

 Git, konuş onunla.

 Benim için.

 Olmaz.

 Şu anda istemiyorum.

 Fikrimi değiştirdim.

 Saçmalama! Veda etmeden gidemezsin.

 Kendimi aptal gibi hissediyorum.

 Ne olduğunu bilmiyorsun.

 Sürekli ısrar ediyorsun.

 Stephane bunu yap, Stephane şunu yap.

 Kapıyı kapat.

 – Merhaba, Stephane.

 – Merhaba.

 Neler oluyor?

 Hiçbir şey olmuyor.

 Sadece gidiyorum.

 Evet, biliyorum.

 Hâlâ bana kızgın mısın?

 Şöyle diyelim; çözülmeyen bazı konular var.

 Evet.

 İçeri davet etmeyecek misin?

 Tuvalet kâğıdı makinesi yerleştir çünkü insanlar kirli Sanchez’lerini kapında siliyorlar.

 Kapa çeneni.

 Kafan nasıl?

 İyi.

 Yine de normal değil.

 Tabii ki değil.

 – Asla olmayacak.

 – Evet, sana çekici gelmiyor.

 Kapın sayesinde olduğu için mutluyum yine de.

 Mutlu olma.

 Üzgün ol.

 İngilizcen çok iyi.

 Senin Fransızcan nasıl peki?

 Hayır, seninle Fransızca konuşamam.

 Çok utangacım.

 Söyleyebildiğim tek şey; Memelerini beğeniyorum.

 Pantolonumdaki kaldırıyor Kahretsin Stephane! Ya biri yanarsa?

 Ona yardım etmeliyiz.

 Çabuk.

 Koş, koş, koş! Selofanda anarşi! Ağlıyor muydun?

 Ağlaman hoşuma gidiyor çünkü gözlüklerini takmak zorunda kalıyorsun.

 Aslında ağlaman hoşuma gitmiyor.

 Ağlamanı korkunç buluyorum.

 Özellikle benim için değilse.

 Öldüğümde ağlayacak mısın?

 İnsanların, ölümlerinin kutlanmasını istiyor gibi davranmalarından nefret ediyorum.

 Partide herkes bir patlama yaşar ve ölü kimsenin umurunda olmaz.

 Bu korkunç bir şey.

 Saçmalık.

 “Ölüyü yakma töreninden sonra sevgilimle yatmak ister misin?” gibi sanki.

 Benim durumumda ise sorun şu: Bir kız arkadaşım yok.

 Ve ölü değilim.

 Bak.

 Parmağını buraya koy.

 Buraya dokun.

 Kulağının arkasına ve gözlüğüne.

 Gözlüğü, kulağının bir parçası gibi hissediyorsun.

 Doğru.

 Garip.

 – Benim hoşuma gidiyor.

 – Lenslerim beni öldürüyor.

 Sol elinle penisine dokunuyormuş gibi.

 Penisim yok.

 Ama sol elin var.

 Hep böyle pislik olmak zorunda mısın?

 Takılıyorum sana.

 Bir gün dişlerini yaptıracak mısın?

 – Zalimsin.

 – Hayır, söylüyorum çünkü evlenene kadar 40 yıl geçecek.

 Benim de kendi mallarıma iyi bakmam gerekebilir.

 Aslında biliyor musun?

 Hiçbir şey yapma.

 Belki diş olmaması sakso için iyidir.

 Tamam.

 Sanırım şimdi gitmelisin.

 Gecikeceksin.

 Bazen kot pantolonumu bir haftadan fazla giyerim.

 Şöyle iyice pislenene kadar.

 Böylece sana daha yakın hissediyorum.

 – Ne söylememi istiyorsun?

 – Hiç.

 Hiçbir şey.

 Sevgilin nasıl?

 Yeni sevgili yaptın mı?

 Uzun saçlı, sörf yapan.

 Bungee jumping’e giden bir sevgili mesela.

 Seni sörfe götürüyor mu?

 Beni de çağır, seninle gelirim.

 Nasıl olur bilmiyorum ama.

 Eğer istersen tabii.

 Sevgilim yok.

 Gerçekleri çarpıtmak gibi ciddi bir sorunun var.

 Bütün gezegenle yatsan bile kendini dışlanmış hissedersin sen.

 – Lütfen, git artık.

 – Memelerini beğeniyorum.

 Memelerini beğeniyorum.

 Bence cana yakın ve mütevazılar.

 Bir gün bana gösterirsen, memnun olurum.

 – Görecek fazla bir şey yok.

 Şimdi, git.

 – Ranza.

 Ranzayı bitirmişsin.

 Bitirebileceğini hiç sanmıyordum.

 Tekne ve diğer şeyler gibi.

 Sağlam mı bari?

 Bir çocuğu taşıyabilir mi?

 Ya bir çifti?

 Ne yapıyorsun?

 İn aşağı.

 – Defol buradan.

 – Hayır.

 – Defol yoksa anneni çağırırım.

 – Annem mi?

 Hayır, olmaz.

 Annemi çağırma.

 – Uçağını kaçıracaksın.

 – Umurumda değil.

 Umurumda değil.

 Bunu bana neden yapıyorsun?

 Sana ne yaptım ben?

 Söylesene, ne yapmamı istiyorsun?

 Bilmiyorum.

 Saçımı okşayabilirsin mesela.

 Yapamam.

 Neden ben?

 Çünkü herkes sıkıcı.

 Çünkü sen farklısın.

 Beni sevmiyorsun, Stephanie.

 Stephane?

 Çeviri: DeaDy & Navy Blue||